PHOTOSYNTHESIS DUO

Not: Bunu daha sonra düzenleyeceğim :P

Odaya giren Daun neşeyle konuştu. 

''Cahaya, biraz dolaşalım mı? "Hava çok güzel."

Cahaya sıkıntıyla ofladı ve ona döndü.

''Sence gelebilirmiş gibi mi gözüküyorum? Görmüyor musun, işim var.''

"Aah, senin her zaman işin var Cahaya. Biraz hava almana engel olacak kadar önemli iş ne olabilir ki?"

Daun merakla yaklaştı. Ne yazık ki masanın üzerindeki bardağı fark etmedi ve dirseği bardağa çarparak Cahaya'nın notlarının üzerine ''şlaap!'' diye döküldü.

Daun panikleyerek bir kaç adım geriledi.

''C-Cahaya... Cahaya özür dilerim, bilerek olmadı..."

Cahaya şok içerisinde yazıları karmakarışık olmuş, hatta silinmiş, ıslak kağıda baktı. Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştı ancak başaramadı. ''Sakin olmalıyım, sakin kalmalıyım... Nasıl sakin olabilirim ki?! Tüm notlarım sırılsıklam oldu!''

''Cahaya! Cahaya, lütfen, özür dilerim!''

''Git Daun, seni görmek bile kanın beynime sıçramasına neden oluyor.''

Daun duraksadı ve öfkeli kardeşinin gözlerine baktı. Haklıydı, gerçekten öfkeli gözüküyordu. Başını eğerken, gözlerinin yandığını hissetti. Onu böyle görünce zihninde bir hatıra canlanmıştı. ''Sen benim için çok değerlisin Daun. Sana bakmak beni hep sakinleştirir.'' demişti Cahaya. 

''Bana yalan mı söyledin yani?...''

Başını kaldırıp hayal kırıklığıyla ona baktı. 

''Bana hep yalan mı söyledin?''

Dudakları titremeye başlarken, hızlı hızlı soluyan Cahaya'ya son bir bakış attı.

"Benim olmam seni mutlu etmiyor muydu? Tamam!''

Cahaya onu duymamış, ya da duymazdan gelmişti. Kapıyı işaret etti.

''Git dedim Daun. Bir süre de yanıma gelme.''

''Pekala.''

Daun arkasını döndü.

''Beni istemiyorsan, pekala... Gideceğim Cahaya.''

Cahaya onu dinlerken, gözleri irileşti.

Gitmesini engellemeyi çok isterdi ama bedeni sözünü dinlemiyordu. Olduğu yere çakılıp kalmıştı.

Daun gittikten uzunca bir süre sonra hareket edebildi ve yağan yağmura rağmen, üstüne bir şey almadan evden çıktı. Daun'u bulmalıydı.

.

.

.

.

Daun, yağmurlu havada, koşarak evden uzaklaşırken ağlamaktaydı.

Duyguları tarif edilemez derecede incinmişti. Cahaya onu istemiyordu ve ona yalan söylemişti! Yıllarca ona inanmış olması daha da incitici bir gerçekti.

Hayal kırıklığının etkisiyle inanılmaz bir hızda koştu ve koştu... Ta ki... kendini bir anda kalabalık ve yabancı bir yerde bulana kadar.

Korkuya kapılarak durdu. Şehre gelmiş olmalıydı... Ve bu kaybolduğunu gösteriyordu!

Ne yapacağını bilemez bir halde etrafına baktı. Tüm tabelalar, simalar yabancıydı. Neden olmasındı ki? Daun'un şuana kadar gittiği en uzak yer Kokotiam'dı. Belki daha önce alışveriş için şehre gelmişti ama hep yanında biri olurdu. Ancak şuan yapayalnızdı ve kaybolduğu kesindi.

''Hey, küçük!''

Daun irkilerek sağından gelen nazik sesin sahibine baktı. Bir kadın gülümseyerek ona bakıyordu. 

"Kayıp mı oldun?''

Tanah'ın sözünü hatırladı, ''Kaybolursanız asla yabancılarla konuşmayın ve onları takip etmeyin, bir şey verirlerse yemeyin. Gidip bir polis bulun. Ya da... Kaybolmayın, evet, en iyisi kaybolmayın.'' 

Ama şuan kaybolmuştu.

Daun bunu baz alarak kadından kaçması gerektiğini düşündü.

Koşarak karşı kaldırıma geçmeye çalıştı ama şehirde olduğunu ve arabaların vızır vızır geçmekte olduğunu unutmuştu. Üzerine gelen arabayı görünce yolun ortasında kalakaldı.

Nefesini tuttu. Şimdi ne olacaktı?

Az önceki kadının çığlığıyla birlikte bir ses daha duydu.

''DİKKAT ET ÇOCUK!''

Daun yakalandığını ve sımsıkı tutulduğunu hissetti. Yabancı bir yüzle karşılaşmaktan o kadar korkuyordu ki, onu tutan kişi, kendisini bıraktığında bile, gözlerini açmaktan çekindi.

Korkarak gözlerini açtığındaysa, bir çift yakut kızılı gözle karşılaştı.

''İyi misin?'' 

Daun şaşkınlıkla ona baktı. Kırmızı gözlü bir kişi tanıyordu, ama o olamazdı değil mi?...

Onu kurtaran kişi de şaşkınlıkla kaşlarını çatmıştı.

''Sen... Daun?! Buraya nasıl geldin?! Bu yağmurda hem de?!''

Bu yeni yeni ikinci kademeyi kullanmaya başlayan Petir, ya da yeni adıyla Halilintar'dı. Tabii eski alışkanlar kolay bırakılmıyordu. Hala giysileri sarı giysiler, şapkası sarı şapkaydı. Tek bir fark vardı, gözleri kırmızıydı.

''Burada ne işin var Daun? Cahaya nerede?''

Bu da Tanah'tı. Endişeli kardeşi iyi olduğundan emin olduktan sonra ona baktı.

''İyi misin? Ağlamışsın gibi gözüküyor.''

''Az daha araba çarpacaktı.''

Angin kayıtsızca konuştu.

Halilintar homurdandı ve başına vurdu.

''Ah! Ne var? Bu yüzden ağlamış olamaz mı?''

''Seni şapşal hava kafalı, sence bir sorun olmasa burada yalnız ve gözyaşları içinde olur muydu? Yanında birinin olması gerekti...'' (Halilintar biri derken dişlerini gıcırdattı).

Daun olanları söylememesi gerektiğini hissetti. Kardeşlerine güveniyordu elbette ama tüm duygu ve düşüncelerini onlara anlatırsa üzülebilirlerdi. Bu yüzden burnunu çekti ve, ''Angin haklı.'' dedi. ''Çok korktum. Tam zamanında yetiştin Abang.''

Halilintar bir dizinin üstüne çöktü ve gözlerini kısarak Daun'un yüzünü inceledi. 

''Daun, yanlış anlama ama bize doğruyu söylemediğini düşünüyorum. Hayır, bundan eminim. Bu kadar kısa sürede gözlerin kıpkırmızı olamaz.''

Daun tekrar ağlamaya başlarken Tanah'a kaçtı ve yüzünü onun göğsüne sakladı. Bu konuyu konuşamazdı, bunu yapamazdı. Kardeşleri Cahaya'yı suçlayacak ve üzecekti. Halbuki başından beri suçlu olan, notlarının üzerine suyu deviren oydu.

Bu yüzden titrek bir sesle, ''Bunu anlatamam, yapamam.'' dedi.

''Tamam D, anlatmak zorunda değilsin.'' dedi Angin. Gözlerini silerek ayağa kalkan Daun'un elini tuttu ve diğerlerine baktı. ''Hadi eve dönelim. Daun yeterince üzgün ve üşümüş gözüküyor.'' Bu bir parolaydı. İkili anlayarak başlarını salladı ve hızlıca eve gittiler.

Ancak evde kimsecikler yoktu.

Tanah Cahaya'nın yağmurluk bile almadan dışarı çıktığını görünce, Daun'u aradığını anladı. Ancak onu şehirde, bu yağmurda ve endişeden düşünemez halde aramaya çalışırsa... O şekilde dışarıda olmaması gerekti.

Odasına çıktı ve Cahaya'yı aradı.

''Ah... Ne oldu Tah?''

Tannah endişeli bir sesle, ''Neredesin Cahaya?'' diye sordu. ''Bu yağmurda, üstüne bir şey almadan nereye gittin?''

''Ah... Bilemiyorum, sanırım şehre geldim.''

''Neden bize sormadan çıktın? Kaybolabilirdin!''

Cahaya üzgün bir ifadeyle gözlerini kaçırdı. ''Üzgünüm Tanah ama bunu açıklayamam.'' Böyle dedikten sonra aramayı sonlandırdı.

Tanah tekrar aramaya çalıştı ancak sinir bozucu dahi aramaları engellemişti.

İç çekti, belki de onu yalnız bırakmalıydı. Yıllardır kırılmayan inadı bugün kırılacak değildi ya...

.

.

.

.

.

Daun eve gelir gelmez kendini salondaki kanepelerden birine attı ve başını küçük yastığa gömdü. Hıçkırıklarını tutamıyordu, gözyaşlarını tutamıyordu. Tüm günü mahvolmuştu.

Cahaya'ya bunu bu kadar büyüttüğü için kızıyordu. bir kerecik olsun istediğini kabul etse, Daun hiçbir şey yapmayacaktı, sakarlığı tutmayacaktı.

Biri omzuna dokununca durdu ve baktı.

Halilintar hafifçe gülümsedi, ''Kurulansan iyi olur. Sırılsıklam olmuşsun.''

Daun kıyafetlerinin ıslak olduğunu o zaman fark etti. Yukarı çıkıp üstünü değiştirdi ve kenndini yatağına attı. Hala üzgündü, bir gram olsun azalmamıştı üzüntüsü.

Onu gören Halilintar üzüldüğünü hissetti. Yaklaştı ve onun yanına oturdu. ''Daun, sorun ne?''

Bu soru, üstelik soranın Halilintar olması Daun'u öyle memnun etti ki, tarif edilemez. Ona sıkıca sarılırken olanları anlattı. Anlattıktan sonra da olanların acılığıyla tekrar ağlamaya başladı. Sonra da başı Halilintar'ın koluna dayalı bir halde uyuyakaldı.

Halilintar -sanırım henüz tam soğuk biri olmamıştı- onun başını nazikçe yastığına bıraktı ve kendisi de yerinden kıpırdamadı. Bu pozisyondan ayrılmazsa Tanah onu rahat bırakacak olmalıydı.

.

.

.

.

.

Cahaya sağa sola koşmaktan nefes nefese kalmıştı. Tanah da Daun'u arıyor muydu acaba? Kendisi iki saattir yağmurun altında arıyordu.

Saatinden gelen mesaja baktı.

''Daun evde Cahaya. Eğer onu arıyorsan bil diye söylüyorum, o evde.''

Cahaya bu mesaja epey bozuldu, çünkü yeni gönderilmişti. Angin'dendi.

İç çekti ve etrafına baktı. ''Sanırım kayboldum...'' diye düşündü. Geçmekte olan bir adamı durdurdu. ''A-affedersiniz, Tok Aba Kokotiam'ın nerede olduğunu söyleyebilir misiniz?''

Adam bir saniyeliğine durup düşündükten sonra kolunu ilerideki sokağın girişine uzattı. ''Bu sokaktan girip dümdüz gittiğinde Kokotiam'ı görürsün.''

Cahaya teşekkür ederek o tarafa koştu. Gerçekten de Kokotiam'a gelmişti. Demek ki o kadar da uzaklaşmamıştı. Aslında amacı eve gidebilmekti, Kokotiam'a değil.

Koşarak eve giderken biriyle çarpıştı ve dengesini koruyamayarak yere düştü. ''Ah...'' Kafa kafaya tokuşmuşlardı.

''Hey! Havaya değil yere bakacaksın!''

Ama bu ses...

''A-Api?'

Api onu görünce kaşlarını çattı. Sonra gülmeye başladı, ''Ne oldu İnek? Başını fazla mı sert vurdun?''

Cahaya bunu neden söylediğini anlamadı, ''Ne demek istiyorsun?''

''Gözlerin, yüzün... Gözyaşları içinde.''

Cahaya durdu ve elinin tersiyle gözlerini sildi. ''Gerçekten ağlıyor muyum?...''

Api iç çekti, ''Off, Tanah 'değerli küçüğümüzü' ağlattığım için çok kızacak. Neyse, gel hadi.'' Cahaya'yı kolundan yakaladı ve tek seferde ayağa kaldırdı.

Cahaya onun kendisini eve sürüklemesine izin verirken zihni allak bullak olmuştu. Neredeydi? Niçin gelmişti? Bir şey düşünemiyordu. Başını vurmanın etkisi miydi, yoksa ağlamanın mı?

Eve girdiğinde Tanah ona hiçbir şey sormadı. Sadece, ''Duş alsan iyi olur.'' dedi. ''Kıyafetlerin çamur olmuş.''

Odasına girdiğinde gördüğü manzara onu iyice üzdü. Petir, pardon, Halilintar Daun'un yatağına oturmuştu. Ara sıra da uyuyan Daun'un başını okşuyordu.

Hemen arkasında beliren Api, ''Bu Pikachu'nun nesi var?'' diye sordu. ''İyi gününde falan mı? Baksana Daun'a nasıl ilgi gösteriyor? Angin acayip kıskanmıştır.'' O bu konu hakkında gevezelik etmeye devam ederken, Cahaya banyoya girdi ve Tanah'ın dediği gibi duş aldı. Ama sanki ruhen almıştı, tüm öfkesinin yerine büyük bir pişmanlık çökmüştü. Yeni fark ettiği ve devamlı sancıyan pişmanlık...

Neyse ki geldiğinde odası boştu. Ranzanın üst katına tırmandı ve başını yastığına gömdü. Pervasızca davranmıştı. Pervasız ve sorumsuz. Artık kardeşi onu bir yalancı olarak biliyordu. Sevgisinden şüphe ediyordu. Bu berbat, berbat bir şeydi! Böyle düşünürken, ve evet birazzzcık ağlarken uyuyakaldı.

Ona bir göz atan Tanah üzgün bir ifadeyle onun başın okşadı. ''Zavallı Cahaya... Pişmanlık onu yiyip bitirmiş olmalı... Sorunu da bu ya. Hemencecik pişman oluyor ve pişmanlıktan çıra gibi yanıyor.'' Yine de kardeşinin yanağına bir öpücük kondurdu ve üzerine ince bir örtü örttü. Biraz dinnlenmeliydi.

Demek istemiyorum ama, aramızda kalsın, gerçekten bir anne gibi davranıyordu.

.

.

.

.

.

.

Daun bahçede hava aldıktan sonra içeri girdi. Her şey hala aklındaydı ama unutmaya çalıştı. Sessizce yukarı çıktı ve aralık olan odasının kapısını ittirdi. ''Cahaya?''

Karanlık olan odada belli belirsiz bir nefes sesi duyuluyordu. Yatağın alt katına basarak yukarı baktı. Kardeşi uyuyordu. Yukarı tırmandı ve uyumasına aldırış etmeden sıkıca sarıldı.

''Ihh...'' Cahaya gözlerini ovuşturarak ona baktı. ''Daun? Saat kaç?''

''Yedi. Akşamüstü yedi.'' dedi Daun.

''Hmm...''

Bir süre konuşmadılar.

''Cahaya...''

''Efendim?''

''Notlarının üzerine su döktüğüm için özür dilerim.''

Cahaya iç çekti. ''Sorun değil Daun... Bilerek yapmadın... Suçlu olan ve aşırı öfkelenen bendim.''

Daun gülümsedi, ''Yani iyi miyiz?''

''İyiyiz.'' dedi Cahaya. ''Hadi yemeğe inelim. Tanah'ın sesini duyuyorum.''

Fotosentez ikilisi olanları anlattılar.

Tanah güldü, ''Yine maceralı bir gün oldu. Ama Daun'u bir daha incitme Cahaya. O naif biri.''

Cahaya derin bir iç çekti, ''Biliyorum ama elimde değil. Üzerinde saatler harcıyorum ve Daun'un bir kolu her şeyi mahvedince, yok, her şey mahvolunca kan beynime sıçrıyor, gözüm kimseyi görmüyor.''

''Herkesin bir kusuru vardır.'' dedi Air. Tüm gün olanlardan habersiz Kokotiam'da çalışmıştı. Tabii, buna çalışmak denilirse...

İkili gece olup yattıklarında hemen barışmanın huzurunu yaşadılar.

Son.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11