RÜZGARIN ARDINDAN SESSİZLİK

 Taufan, tek kardeşti. İkizi veya kardeşi yoktu. Arkadaşlarının kardeşi olduğunda, tek yapabildiği özentiyle onlara bakmaktı.

 

Bu durum sekiz yaşına kadar böyle devam etti.

 

"Taufan, buraya gelir misin canım?"

 

Taufan annesinin seslenişi üzerine bahçeden koşarak geldi. "Evet anne?"

 

Annesi neşeyle Taufan'a baktı. "Bir haberim var canım. Ama güzel bir haber..."

 

Taufan başını yana eğerek merakla annesine baktı. "Ne oldu anne?"

 

Annesinin gülümsemesi genişledi. "Ağabey olacaksın."

 

Taufan bir an durdu ve kelimeyi işledi. Kardeşi olanlara ağabey denirdi ama... Onun kardeşi yoktu ki? Öyleyse?

 

"Benim kardeşim yok anne. Nasıl ağabey olabilirim, meslek değil ki bu..." (bu kısımda gülüyorsun)

 

Taufan'ın annesi, oğlunun ilginç mantığına güldü. "Olacak."

 

Taufan daha açıklayıcı konuşmasını umarak babasına baktı.

 

Babası gülümseyerek iç çekti. "Yani demek istiyor ki, kısa süre içinde bir kardeşin olacak ve se de ağabey olacaksın."

 

Taufan'ın heyecanı ani bir şekilde geldi. "Ne zaman anne? Ne zaman? Erkek mi, yoksa kız mı?"

 

Taufan'ın annesi gülümsedi ve Taufan'ı evin salonuna götürdü. Duvardaki takvimi göstererek, "İki ay sonra, küçük bir erkek kardeşin olacak." dedi.

 

Taufa takvim yapraklarını çevirdi ve... Sevinçle çığlık attı. "O da Mart'ta doğacak!"

 

"Evet öyle..."

 

...

 

İki ay küçük Taufan'ın beklediğinden daha hızlı geçti ve küçük Taufan'ın kendisinden daha küçük kardeşi doğdu.

 

Taufan babasıyla hastaneye gidene kadar, bir çok soru sordu ve tüm hayallerini anlattı. İlk defa kardeşi olan birine göre, çok şey biliyordu (kardeşim olmadan önce ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu). Hastane odasının önünde beklerken, hayallerine öylesine dalmıştı ki, babası seslenene kadar içeri girmek aklına gelmedi.

 

"Taufan... Kardeşine bakmayacak mısın?"

 

"Elbette baba!" Taufan hastane odasına hızlı bir giriş yaptı ve hemen annesinin kucağındaki minik bebeğe uzandı. Dikkatle, ama beceriksizce tutarken, etkilenmiş gözüküyordu. "Ah, anne, o çok..."

 

"Küçük değil mi?" Anesibiraz yorgun bir gülümsemeyle, oğluna baktı. "Ona ne isim koyalım?"

 

Taufan heyecanla annesine baktı. "Ah, bir isim önerebilir miyim? Aslında hep bir şey düşünüyordum ama... Beğenmezsiniz diye söylemedim."

 

Babası gülümsedi. "Ne düşündün?"

 

Taufan kardeşine bakarken, çekingence ismi söyledi. "Ben... Halilintar diye bir isim görmüştüm. Bence ona yakışır... Değil mi?"

 

"Ah, bu çok güzel bir isim Taufan..." Annesi bebeği geri alırken yumuşak bir sesle kıkırdadı. "Aslında, ne koyacağımı bilmiyordum. Ama Halilintar, çok hoş bir isim... Dilimde yuvarlanıyor, üstelik kısaltması da kolay. Ayrıca yıldırım anlamına geliyor..."

 

Taufan parmağını düşünceli bir şekilde çenesine yasladı. "Hmm... Benim kardeşim çok hızlı ve korkunç sesli biri mi olacak?"

 

Annesiyle babası bu düşünce tarzına güldüler. "Elbette hayır, genellikle isim kişiye sirayet etmez."

 

...

 

Ve günler geçti. Taufan çok sevecen ve sabırlı bir ağabeydi. Anne ve babasının ilgilenemediği zamanlarda, Halilintar'la ilgileniyordu. Okula gidiyordu ama Halilintar'ı görmeden bir kez bile görmeden yatmıyordu.

 

Kardeşi emeklerken, yürümeye başlarken, ona başlıca destek olan kişi Taufan'dı. Onunla ilgilenirken hep sabırlıydı.

 

Her şey çok güzel gidiyordu, yani... Halilintar beş yaşına gelene kadar.

 

...

 

"Ağabey, annem iyi olacak mı?" Halilintar masum bir endişeyle Taufan'a baktı.

 

Taufan zar zor yutkundu ve başını salladı. "İ-inşallah kardeşim, inşallah..."

 

"O zaman neden ağlıyorsun ağabey?"

 

"..."

 

İkili ve ikilinin babası hasta koridorunda bekliyorlardı. Neyi mi? Üçüncü kardeşlerini ve annelerini...

 

 

 

"Ağabey..."

 

"Ne oldu kardeşim?"

 

Halilintar Taufan'a sıkıca sarıldı. "Annem geri gelsin..."

 

"Şuan gelemez ki kardeşim..." Taufan kardeşine bakarken, gözyaşlarını durdurmak için alt dudağını ısırdı. Ona nasıl anlatabilirdi? 

 

Annesinin kanser hastası olduğunu ve doğumun riskli geçeceğini... Nasıl anlatabilirdi ki?

 

Gözyaşlarını sildi ve Halilintar'ın siyah saçlarını okşadı (evet, bu sefer siyah, diğer Lin'in ne renk olduğu belli değil). "K-kardeşim... Şimdi ne yapalım biliyor musun? Beraber dua edelim, annemiz için..."

 

"Edelim ağabey..."

 

İkili dua ederlerken, uyuyakaldılar.

 

...

 

"Eşim iyi mi?"

 

"Üzgünüz... Bebeği kurtardık ama anne..."

 

Taufan uyku arası bu sesleri duymuştu ve ondan sonrası bulanıktı...

 

...

 

Uyandığında, bir an panikledi. Evdeydi, yatağındaydı. Hatta Halilintar da paralelindeki yatakta yatıyordu. Ama ev çok sessizdi, annesinin neşeli gülüşü, babasının ciddi ama şefkatli sesi neredeydi?

 

Taufan ne olduğunu hatırlayana kadar, kesik kesik nefesler alarak etrafa baktı. Akşam olanları hatırladığında ise, gevşedi. Babası onları eve bırakmış olmalıydı.

 

Yatağından kalkınca, Halilintar'ın aslında uyumadığını fark etti. Küçük kardeşi yatağında büzülmüş, ağlıyordu.

 

"Hali, iyi misin? Neden ağlıyorsun?" Taufan kardeşinin yatağına oturdu ve sabırla konuşmasını bekledi.

 

"A-annem evde değil... Lin onu görmek istiyordu..."

 

Halilintar'ın üzgün halini görmeye dayanamayan Taufan, kendince bir yöntem buldu ve kardeşini ikna etmeyi başardı (ipucu: çilek). 

 

Beraber kahvaltı ettiler ve gün o şekilde, sessiz ve kasvetli geçti. Akşam olduğundaysa...

 

"Baba! Geri döndün! Lin seni çok özledi!" Halilintar o gün ilk defa gülümserken, babaları ona buruk bir gülümsemeyle karşılık verebildi ve kucağındaki bebeği uzattı.

 

Küçük Halilintar ileri atıldı ve kardeşini kucakladı. "Ah... Adı ne baba?"

 

Babası ikisinin de başlarını okşarken, her şeyi çoktan anlayan Taufan'a bakıyordu. "Anneniz... Ona Gempa ismini koymak istiyordu..."

 

Taufan sessizce gözyaşlarının akmasına izin verirken, Halilintar masum bir yüzle babalarına bakıyordu. "Peki annem niye gelmedi baba?"

 

Taufan Halilintar'ın arkasına geçti ve başını iki yana salladı. Ona bu haberi söyleyemezlerdi.

 

Babası Halilintar'a hafifçe gülümsedi ve ellerini oğlunun omuzlarına koydu. "Annen gelemez Lin."

 

Halilintar bir babasına, bir de Taufan'a baktı. Başını yavaşça eğdi ve hıçkırdı. "Biliyorum... Bana söylemiyorsunuz değil mi? Annem gelmeyecek..."

 

Taufan Gempa'yı Halilintar'ın kucağından alırken, "Öyle deme kardeşim." dedi. "Annem senin üzülmeni istemezdi değil mi? Güçlü olmanı isterdi."

 

Halilintar kısık bir sesle, "Evet." dedi.

 

...

 

O olaydan sonra, günler monotonlaştı. Taufan Gempa'yla ilgilenirken, Halilintar da ona yardım ediyordu.

 

Ancak Taufan'ın okula da gitmesi gerekiyordu. Bu yüzden babaları, Halilintar ve Gempa'ya bakması için, komşulardan birine rica etmişti. Neyse ki kadın kabul etti.

 

Amaa...

 

Taufan okuldan döndüğünde, kadın hiçbir şey demeden evden hızla çıkıyordu. Taufan ilk başlarda buna aldırmadı, ama bir akşam, küçük Halilintar'ı gizlice ağlarken bulunca, işin içinde bir iş olduğunu sezdi.

 

Halilintar'a, sorunun ne oldugunu sorduğunda, cevap alamadı. Biraz koruma iç güdüsüyle, sesi sertleşti ve Halilintar'a anlatması için ısrar etti.

 

Halilintar, ellerini yüzünden çekti ve gözyaşlarından perişan olmuş yüzünü gösterdi.

 

Taufan dondu, çünkü Halilintar'ın sağ yanağı kızarmıştı ve şişmişti.

 

Biraz zorlamanın sonucunda, Halilintar direnemedi ve ağlayarak, onun hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığında, o kadının kendisine vurduğunu veya kızdığını söyledi.

 

Bunun üzerine Taufan, kesinlikle güvendiği başka birini buldu. (Aslında, o kadının huyunu biliyordu ama babası istediği için itiraz etmemişti)

 

 

 

Tüm bunların haricinde, Taufan ve babası, aile bağlarını korumak için var güçleriyle uğraşıyorlardı.

 

...

 

Annesinin ölümünden sonra, Halilintar çok, çok değişmişti.

 

Eskisi kadar konuşkan ya da neşeli değildi. Suskun ve duygusuz gözüküyordu. Ancak kırık bir kalbinin olduğu, gözlerinden okunuyordu.

 

Buna rağmen, hala rol modeli olan, ağabeyi Taufan'ı dikkatle gözlemliyor... Onu sürekli gözetliyordu.

 

Ulaştığı sonuçlar... Kötüydü. Ağabeyinin o rahat ve canlı kahkahasını duyamaz olmuştu. Taufan yine gülüyordu, ama bu zoraki bir gülümsemeydi- Halilintar bunu fark edebilecek kadar olgun bir çocuktu.

 

O güzel kahkahayı, hafta sonlarında duyuyordu. Taufan okul tatilken daha çok gülebiliyordu. Ancak bir zaman sonra, bunu da yapmaz oldu.

 

Halilintar aile bağlarına ne olduğunu bilmiyor...

 

Yaklaşık bir hafta önce, Taufan'la bahçede oturmuşlardı. Halilintar o günü ne zaman hatırlasa, kafası karışıyordu.

 

...

 

Bahçede otururlarken, aniden sert bir rüzgar esti ve bu, Halilintar'ın titremesine neden oldu. "Ah... Rüzgar serinletici bir şey, ama fazlası da üşütüyor, değil mi ağabey?"

 

Taufan çimlerin üzerine yatırdığı Gempa'yla ilgilenirken, aniden dondu ve gerildi. Sonra hafifçe kıkırdadı, ama bu Halilintar'ın da bildiği, kuru bir gülüştü. "Belki de... Hiç rüzgarın ne oldugunu düşündün mü Lin?"

 

Halilintar merakla başını yana eğdi.

 

Taufan, sessizliği hayır olarak algıladı -çünkü Halilintar düşünmüş olsaydı kesinlikle altta kalmazdı- ve devam etti. 

 

"Ben pek çok kez düşündüm. Rüzgar çok garip bir şeydi... Rüzgarı göremiyorsun ama hissedebiliyorsun. Bazen saçlarını dağıtıyor, bazen yaprakları uçuruyor. Ama aslında kimse rüzgarı yakalayamıyor. Sadece nereden geldiğini veya nereye gittiğini tahmin edebilirsin. Ama hiçbir zaman tamamen bilemezsin.

 

Rüzgar hep yalnızdır. Hiçbir yere ait değildir; bir yerlere uğrar, biraz oyalanır, sonra yine gider. Ama insanlar rüzgarı gerçekten önemsemezler. Sadece fırtınaya dönüştüğünde ya da bir şeyleri yıktığında fark ederler. Ama rüzgarın içi hep karmaşıktır. O kadar hızlıdır ki bazen kendi duygularını bile yakalayamaz. "

 

Halilintar'ın kafası karışmıştı. Ağabeyi çok garip konuşuyordu. Ne demeye çalışıyordu?

 

Taufan bir süre durup, bahçedeki temiz bahar havasını içine çektikten sonra devam etti. 

 

"Rüzgarın her şeyi gördüğünü biliyor musun? Gökyüzünü, dağları, denizleri… Ama kimse onun gördüklerini göremez. Rüzgar, herkese dokunur ama kimse rüzgara dokunamaz. İşte bu yüzden rüzgar bir gün yorulur, artık esmek istemez. Çünkü herkesin fark ettiği ama kimsenin anlamadığı bir şey olmak çok zordur."

 

Taufan'ın ifadesi kasvetli bir hal almıştı, neredeyse olmayan buruk bir gülümseme vardı dudaklarında. "Rüzgarın ne yaptığını insanlar genelde anlamaz. Ama rüzgar bir gün esmezse, herkes onun yokluğunu hisseder. Ve belki o zaman, rüzgarın ne kadar önemli olduğunu anlarlar."

 

...

 

Halilintar bu örneği hayatı boyunca unutmadı...

 

 ...

 

 

En küçük kardeşleri Gempa yedi yaşındayken, babaları da bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

 

Halilintar o günü çok net hatırlamıyordu ama yanlış hatırlamıyorsa, uykuya dalana kadar ağlamıştı.

 

Gempa ise, bu kadar acı ve eksikliğe rağmen, neşeli ve nazik bir çocuktu. Ayrıca eli becerikliydi. Halilintar, babaları öldüğü için ağladığında, ağabeyini teselli edebilecek kadar olgundu üstelik.

 

Ancak Halilintar tüm sorunlarına rağmen, Taufan'ın iyice belirginleşen kırılganlığını görebiliyordu.

 

(Üç yıl sonra...)

 

(Uyarı! İntihar düşünceleri)

 

Halilintar 15. yaş gününe kalan günleri içinden sayıyordu. Büyümüştü. O da, kardeşleri de...

 

Ağabeyi Taufan 23 yaşındaydı. Gempa ise 10 yaşındaydı (ama olgunluk yaşı muhtemelen Halilintar'dan büyüktü 🙂)

 

Halilintar Gempa'ya asla Taufan gibi büyük bir sevgi beslememişti. Aksine, kalbinin derinliklerinde, ona karşı gizli bir nefret duyuyordu. Annesinin ölüm sebebiydi, kalbini kırmıştı o. Ancak bu nefreti kendisi bile farkında değildi.

 

Doğum gününe bir gün kalmıştı ki, bir öğle vakti, öğle yemeği sırasında bir telefon aldı.

 

"Halilintar'la mı görüşüyorum? Üzgünüm... Ağabeyiniz Taufan..."

 

Halilintar bu habere ağlamadı. Neden ağlasındı ki?

 

Annesi öldüğünde kalbi kırılmıştı. Babası öldüğünde ise tamamen parçalanmıştı. Artık kalp mi kalmıştı? Hissiz, duygusuz, demir gibi soğuk bir kalbe kalp, denir miydi?

 

Bu yüzden, ağabeyinin cesedinin, kayalıklarla kaplı bir uçurumda bulunduğunu, yani kısaca intihar ettiğini duyunca, kalbi buna tepki vermedi.

 

Sadece, Taufan'ın çok acil durumlarda açmasını söylediği sandığı açtı. Sandığın içinden bir günlük, bir albüm ve bir mektup çıktı.

 

"Ah, merhaba Li. Bunu okuduğuna göre, yarın senin doğum günün! Ben de ölmüş olacağım pekala... Sana hediye veremediğim için üzgünüm kardeşim.

 

Eminim ki benim tatlı ve küçük kardeşim, bunu neden yaptığımı sorguluyor ve bana kızıyor. Bunu yaptım çünkü... Ben gerekli değilim, anlarsın ya... Sen benden daha güçlüsün, dirayetlisin. Ben senin kadar güçlü değilim Halilintar. Hayatın acıtıcı gerçeklerine dayanamıyorum.

 

Bunu sakladığım için muhtemelen bir kez daha kızacaksın ama... Ben zorbalığa uğradım. Hem de çok fazla. Bunu fark etmemen için elimden geleni yaptım ve şuana kadar fark etmediğine göre başarılı oldum.

 

Hayır hayır, sakın bana destek olamadığın için pişmanlık duyma. Ben her zaman senin desteğini hissettim, sadece... Annemle babama ihtiyacım vardı. Bir yetişkine ihtiyacım vardı.

 

Bunu 13 yaşımdan beri planlıyordum. İlk başta daha çabuk bir ölüm bulmuştum ama o zaman bunu görürdünüz ve bu yüzden travmanız oluşurdu.

 

Her neyse... Umarım beni affeder ve mezarıma gelirsin kardeşim.

 

Ağabeyinden sevgiler~

 

Halilintar gözyaşlarını durdurmaya çalışıyordu ama bu hiçbir işe yaramıyordu. Günlüğü de açtı ve okudu. 

 

Taufan'ın aslında yıllarca neler hissettiğini okudukça, gözyaşları hıçkırıklara dönüştü.

 

Ağabeyinin yıkıldığını nasıl anlamazdı?! Ne kadar aptaldı! Bu aptallığının bedelini onun yokluğuyla ödeyecekti şimdi...

 

 

 

Sonra albümü açtı ve aile fotoğraflarıyla karşılaştı. Ağlaması şiddetlendi ve eşyaları bırakarak odadan çıktı. Gempa'yı buldu ve haberi verdi.

 

Kendisinden daha dayanıklı olan Gempa, onu sakinleştirdi ve şu soruyu sordu. "Ağabey... Sen benden hiç, nefret ettin mi?"

 

"Hayır..." Halilintar doğruldu ve ailesinden kalan son kişiye sıkıca sarıldı- onu da kaybetmekten korkarcasına. "Senden asla nefret etmedim..."

 

"Ah, aslında biliyordum ama bana hep bir tık sert davranıyordun." Gempa hafifçe gülümsedi, neyse ki hiç kinci değildi. "Yarın abang Taufan'ı ziyaret edelim mi? Doğum gününü kutlarız."

 

"Olur..."

 

...

Halilintar mezara bakarken, gözlerinin yandığını hissetti. "Hediyelerin için teşekkürler ağabey..."

 

.

 

.

 

.

"Kestik!"

"Wuhuu! Harika oldu!" Taufan gözlerini hızla sildi ve hala gözyaşlarını durdurmaya çalışan Halilintar'ı dirseğiyle dürttü. "Harikaydın Hali! O sahnede ölü olmam gerekirken kamera arkasında seninle beraber ağlıyordum... Çok acıklıydı..."

"Kapa çeneni..." Halilintar ona karanlık bir bakış attı. "Senarist kim? Onunla konuşmayı talep ediyorum."

Gempa ise gülümsüyordu (!). "Ah, güzeldi... Ama bir dahakine mutlu bir şeyler yazmaya çalışın ve insanların aklına intihar gibi uygunsuz şeyler sokmayın."

Halilintar ve Taufan gözlerini devirirken, settekiler korkuyla başlarını salladılar.

Gempa'nın korkutucu gülümsemesini duymuş muydunuz?

 Son.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11