ELEMENTAL MASTERS/ELEMENTALS- 11. BÖLÜM
11: Benim Annem bir Canavar
(Zaman Atlaması: 6 yıl sonra...)
"Solar! Bana tornavidayı getir!"
"Şunu getir Solar, bunu getir Solar... Biraz da kendi işine bakamaz mısın sen?"
Bu iki ses, Solar ve Halilintar'a aitti. 11 yaşındaki Bay Huysuz Halilintar -bu lakap Solar'dandı- ve ona itaat etmekten nefret eden Solar.
Aile ilişkileri son altı yılda iyide çok kötüye gitmişti ve ebeveynlerinin kavgaları gerek fiziksel, gerek de duygusal açıdan etrafa zarar vermeye başlamıştı.
Eh, Halilintar da bu maddi ve manevi zararları tamir etmek çalışıyordu. Örneğin geçen gün kırılan cam yerine, pencereye şeffaf muşamba çivilemek. Ancak manevi zararları düzeltmek çok zordu... Genellikle üstesinden gelemediği bir şey...
Halilintar elindeki çekici tehditkâr bir şekilde salladı ve öfkeyle konuştu— yani, belki biraz da alaycılıkla.
"Seni hain. Bana yardım etmeyeceksin de ne yapacaksın mera ediyorum doğrusu, Solar."
"Öf, hiçbir şey."
Solar suratını astı ve ve alet çantasından aldığı tornavidayı ağabeyine fırlattı.
Halilintar hızlı bir refleksle, tornavidayı havada yakaladı. Ancak şaşkın ve... öfkeli görünüyordu.
"Bekle— ben sana tornavida ver mi dedim SOOOL?! Çivi kutusunu ver!" Halilintar tornavidayı kardeşine geri atarken, bezgin bir bakış attı.
Ancak Solar altta kalmaya niyetli değildi.
"Hiç de bile! Bal gibi de tornavida istedin! Unutkan eşek..."
"SOLAR, diline dikkat et... Tamam, yemedik hakkını, Allah Allah... Çivileri ver artık, hadii— ver diyorum veer. Sakın. Atayım. Deme."
Evde hala bağırışlar vardı ancak iki kardeşin umuru değildi. Halilintar 2 yaşından beri yaşadığı bu duruma artık alışmıştı; Solar'sa zaten bu hayata doğmuştu.
"Hmm, pekala. Bu da bitti."
Halilintar ellerinin tozunu silkeledi ve küçük tabureden atladı. "Artık içeri toz ve tabii kuş girmeyecek."
Solar koltuğa çöktü ve ilgisiz gözlerle ağabeyini izlemeye koyuldu.
"Hmm..." Halilintar salonda bir ileri bir geri yürürken düşünceli bir şekilde gözlerini kıstı. "Bugün bir şey vardı sanki... Ama ne?"
"Ah!" Solar aniden doğruldu ve elini alnına vurdu.
Aynı şekilde Halilintar da ona bakakalmıştı.
"Duri!"
"Taufan!"
"...Bugün buluşacaktık."
...
"Oof! Yine beni bekletiyor! Bu sefer gerçekten affetmeyeceğim!"
Burnundan soluyan Taufan, ayaklarının altında gürül gürül akan dereye bir taş daha atarken, öfkeyle söylendi.
"Eh, Solar'a kızgın olduğumu söyleyemem. Hali'nin unutkanlığı ona da bulaşmış olmalı."
Duri iyimser kalmaya çalışarak mırıldandı ancak Taufan onun kadar iyimser bakmıyordu.
"Hatırlatıcı falan ayarlasın! Her seferinde unutuyor! Bu taşları ona atmak çok güzel olurdu..."
Duri masum bir ifadeyle başını çevirdi ve kendi kendine mırıldandı. "Bu trip bana annemi anımsatıyor ama neden?..."
Taufann başını çevirdi ve boynunu ona uzatırken, şüpheyle gözlerini kıstı. "Bir şey mi dedin Ri?"
"Hm? Hava çok güzel değil mi?"
Eh, Duri bile Taufan'ın 'gerçek' öfkesinden çekiniyordu demek ki.
"Bir gün bile beni söylenmeden beklesen şaşıracağım."
"Ne alakası var? Ben söylenmiyorum, sadece sen hep—" Taufan yanında beliren kişiye ifadesizce baktı ama sonra gözleri kocaman açıldı ve çığlık attı.
"Ah, seni küçük korkak kedi."
Halilintar onun kolunu yakalayarak dereye düşmesini -en azından ihtimalini- engellerken, dilini şaklattı.
"Ben—" Taufan bir an konuşamadı. Konuşma kabiliyetini geri kazanır kazanmaz, derin bir nefes aldı ve—
"HALİ. SENİ. BİTİRECEĞİM."
"Ooupsie~ yok olma zamanı! Duri, Sol sana emanet!"
Halilintar, ciddi ciddi kendisine atmak için taş toplamış olan Taufan'dan kaçarken, Taufan da son derece karanlık bir ifadeyle onu kovalıyordu.
Duri kahkahalarla gülerken, Solar bile elleriyle ağzını kapatmış, omuzları titreye titreye kıkırdıyordu.
"Halilintar'ın başı ciddi manada dertte."
...
"Tamam, yeter! Dur artık Halii!"
Taufan yere çökerken, hala koşan arkadaşına bağırdı. Nefes nefese kalmış, ağzı kurumuştu.
"Katiyen olmaz." Halilintar güvenlik mesafesini koruduğundan emin olunca, Taufan'a dikkatle—ama gözlerinde alaycı bir parıltıyla baktı.
"Yalnızca bana bir şey yapmayacağına söz verirsen."
"Söz... vermiyorum. Ama zaten seni daha fazla kovalayabileceğimi sanmıyorum."
Halilintar rahatlasa da, temkinli adımlarla Taufan'a yaklaştı.
Taufan pusuya yatmış bir kedi misali, dikkatle doğru anı kolladı ve sırıtarak ileri atıldı.
"Uff..."
Halilintar onun ağırlığı altında inlerken, Taufan Halilintar'ın yanağını dürttü.
"Sence seni bu kadar kolay bırakır mıyım?"
"Elbette hayır..." Halilintar gözlerini devirdi ve arkadaşına bitkin bir bakış attı. "Eee... Neden ormana geldik peki?"
"Bir; bu senin sayende oldu, ormana koşan sendin. İki, diğer ikisi rahatça takılacaklar. Bizim de biraz mahremiyete ihtiyacımız yok mu?"
"Evet, evet..." Halilintar tekrar gözlerini ve üstünü silkeleyerek yerden kalktı.
Bir süre sessizce ağaç yapraklarının rüzgar sayesinde çıkardığı hışırtıyı dinlediler.
Taufan çevik hareketlerle altına oturdukları ağaca tırmandı ve dallardan birine bacaklarıyla tutunarak baş aşağı sarktı.
"Eee? Bu haftayı anlatsana. Nasıl geçti?"
Halilintar iç çekti ve elindeki çubukla toprağı eşelemeye başladı.
"Kötü. Yine aynısı... aynısı oldu."
"Sana zarar verdi yani?"
"Evet."
"Bakmama izin verir misin? En azından tedavi edebilirim, ya da öyle bir şey."
"Hayır, bu öyle bir şey değil..." Halilintar hüzünle gülümsedi.
...
(Dün)
"Yeter artık! Sürekli evden dışarı çıkıyorsunuz! Hiç derdim yokmuş gibi bir de sizi mi düşüneceğim?!"
Ratna iki çocuğuna da biraz fazla yüksek sesle bağırdı ancak Halilintar aldırmamış gibi gözüküyordu. Solar'ı arkasına alırken, başını dik tuttu ve annesine bakarken, yavaş ama karanlık bir tonda konuştu.
"Seni neden dinleyelim anne? Asla bize sahip çıkmıyorsunuz ve babamla sadece sürekli kavga ediyorsunuz. Sonra bizim için endişelendiğini söylediğinde ne düşünüyorum biliyor musun? Tam bir saçmalık."
Ratna gözlerini kıstı ve dilini şaklatarak Halilintar'a gerçek bir öfkeyle baktı.
"Dilin gittikçe sivrileşiyor... Babana çok benziyorsun, o küstah konuşma biçimini benden almış olamazsın... Zaten hiçbir zaman bana benzemedin."
"Benim seninle, ya da babamla bir sorunum yok! Sadece Sol'u korumaya çalışıyorum. O da zarar görüyor. Kendimi umursamıyorum, bana istediğini yap ama Sol daha narin ve kırılgan bir yapıya sahip."
"Ne zamandan beri çocuklar ebeveynlerine ahlak dersi veriyor?!" Ratna öfkeyle bağırdı ancak Halilintar da misliyle karşılık verdi: "Ebeveynler kötüleştiğinden beri!"
Ratna'nın gözleri bir an şokla açıldı ancak sonrasında elini kaldırdı ve... Halilintar'a vurdu.
"Madem sen değişmemekte ısrarcısın, öyleyse ben yöntemlerimi değiştiririm! Şimdi hemen odana!"
Halilintar ağlamamak için dişlerini sıkarak, odasına gitti. Henüz 9 yaşında olan Solar'sa, dehşet içinde annesine baktıktan sonra, ağabeyinin peşinden gitti.
Halilintar odasına girdi ve kapıyı arkasından çarparak kapattı— sonra da kilitledi.
"Ağabey..."
Soalr kapının kilitli olduğunu fark ettiğinde, titrek bir sesle anahtar deliğine fısıldadı. "Lütfen, kapıyı aç... Korkuyorum."
"Solar, başka bir yere git ve bana tek kelime bir şey daha söyleme." Halilintar sesinin titrediğini belli etmeyerek konuştu ve pencereden dışarı izlemeye devam etti.
Solar hıçkırdı ve kapıya yaslandı.
"Burası gidebileceğim tek yer ağabey..."
Ancak Halilintar cevap vermedi.
Solar az önce yaşadığı -ilk kez şahit olduğu olayın dehşeti yüzünden ağlamayı sürdürdü. Sessizdi ama Halilintar'ın fark edebileceği kadar sesliydi.
Halilintar iç çekti ve elini hala alev alev yanan yanağına koydu. Kendisi de ağlıyordu aslında.
"Ağabey... orada olduğunu biliyorum... Bana kapıyı açabileceğini biliyorum..."
Solar son kez fısıldadı ve bu, Halilintar'ın için kırılma noktası oldu.
Kapı yavaşça açıldı ve Halilintar ona küçük bir bakış attıktan sonra, yere çöktü.
Solar tereddüt etmeden, ağabeyinin kollarına sığınırken, hafifçe gülümsedi. Bu çocukluk parolalarıydı. Eğer biri sarılmak isterse, diğerinin önünde çökecekti ve o kardeş de hemen anlayarak diğerine ihtiyacı olan anlayışı verecekti.
Halilintar kardeşinin sırtını ovuştururken, gözlerini kapattı. "Bunu görmek zorunda kaldığın için özür dilerim..."
"Korkunçtu," diye itiraf etti Solar boğuk bir sesle ve ağabeyine daha sıkı sarıldı. "Annem bir canavar."
"Hayır, öyle söyleme." dedi Halilintar kardeşinin başını okşarken, ama zihninde onun haklı olduğunu bağırıyordu. "Sadece... Biliyorsun, onun hayatı da gerçekten zor."
"Yine de kötüydü."
Halilintar iç çekti ve yüzünü kardeşinin saçlarına gömdü.
"Biliyorum..."
...
Taufan kederli bir iç çekti.
"Oh, bu üzücü. Keşke Gempa burada olsaydı. Tam bir anne gibi değil mi? Bay terapist."
İkisi de bir an Gempa'nın tepkisini hayal ettiler.
"Ugh, siz ikiniz! Gidip kendi annelerinizi bulun, ben sizin anneniz değilim!"
"Ah... Gerçekten de aynısını yaptın. Bir an Gemma'nın burada olduğunu sandım." Halilinttar hafifçe kıkırdadı— büyük bir şey değildi; yorgun, küçük bir gülüş. Ama Taufan onun yavaşça iyileşeceğini tahmin ediyordu— ta ki tekrar yaralanana kadar...
"Gerçekten de, ben bile şaşırdım. Üzülme, birazdan gerçeği gelecek ve taklite ihtiyacımız olmayacak. Ama şey, korkutucu olacak tabii... Bunu bilmese daha iyi."
"Ben başından beri buradaydım aslında... Ve ikinizin de hemen bir açıklama yapması gerekiyor. HEMEN."
İki arkadaş da şaşırdılar ve korkuyla yutkunarak arkalarına döndüler.
"Ehehe... Gempa?"
"İkiniz de komiksiniz. Cidden, sadece şaka yapıyordum."
Gempa Halilintar'ın yanına otururken kıkırdadı.
"Tipik Gemma." Taufan suratını astı ve baş aşağı durduğu daldan aşağı atlayarak Gempa'nın diğer yanına oturdu.
"Bunu saygısızlık olarak kabul etmediğim için mutlu olmalısın, çünkü hatırlarsan ben senden dört yaş büyüğüm."
"Evet, tabii..." diye homurdandı Taufan ama Gempa'ya daha da sokulurken bundan rahatsızmış gibi gözükmüyordu.
"Tch, bir de anne olmadığını iddia ediyorsun..." diye mırıldandı Halilintar ve karşılığında Gempa onun yanağını çimdikledi. "Bunu duymazdan geliyorum Halilintar."
Ancak Halilintar donmuştu. Eliyle yavaşça yanağına dokundu ve sonra bakışlarını kaçırdı.
"Oh." Gempa endişeli gözüktü; Taufan'a döndü ve endişeli bir tavırla fısıldadı. "Hali'nin nesi var?"
"O... Şey, Ratna teyze işte... Biliyorsun."
"Yine mi?" Gempa anlayışla Halilintar'ın omzunu okşarken, üzgün gözüküyordu. "Hali... Bunu bilmiyordum. Bana da anlat lütfen."
Ancak Halilintar, alnını karnına çekmiş olduğu dizlerine yasladı ve başını kaldırmadı.
"Oh, Hali..."
Gempa dışarıdan sert gözüken ama kozasından yeni çıkmış bir kelebek kadar hassas olan çocuğu kendine çekerken, gülümsedi.
"Hey, seni zorlamayacağımı biliyorsun. Seni çok iyi tanıyorum, zorlamam gerektiğini de iyi biliyorum."
"Ama bu çok acıttı..."
"Ne?"
Gempa Halilintar'ın neredeyse fısıltı gibi çıkan sesini duymak için eğildi.
"Çok acıttı..."
Halilintar bu sefer daha net bir sesle söyledi ve heme ardından hıçkırdı.
"Hali... Konuyla alakası yok gibi geliyor ama... Dün hiç ağladın mı peki?"
Halilintar gözlerini silmeye çalışırken, başını iki yana salladı. "Yap... yapamadım. Sol vardı, ona yardımcı olmam gerekiyordu..."
Gempa kolunu Taufan'ın omzuna attı ve ikisi de Halilintar'a teşvik edici bir bakış attı.
Halilintar gülmekle hıçkırmak arası bir ses çıkardı ve arkadaşlarının onu sarmalamasına izin verdi.
"Halilintar'ın bana sarılırken ağlamasına bayılıyorum..." diye mırıldandı Taufan ve karşılığında Halilintar omzuna bir yumruk attı. Gempa'ysa gülümsedi ve Halilintar'ın saçlarını karıştırdı.
"Oh küçük Halilintar~"
"Ugh, işte bu yüzden sarılmayı sevmiyorum."
"Yanlış anlaşılmalar silsilesi. Hali, sarılmak bu değil. Taufan zorbalık yapıyor."
"Ne zamandan beri—"
"Şşş."
Halilintar onları dinlerken, yumuşak bir sesle kıkırdadı. Böyle arkadaşlara sahip olduğu için gerçekten şanslıydı.
Devam edecek...
Uzun zaman oldu değil mi?
Yorumlar
Yorum Gönder