LİES- BÖLÜM 10

  /Taraf: Erin'in Gülü\ Bölüm 10: Üvey Kardeş

Halilintar yeni evini sevmişti. Yeni evini, üvey kardeşlerini, annesini ve babasını.. Önünde daha önce hiç ebeveyn figürü bulunmamıştı.

Yani, tabii süt annesi Erin vardı ama bağları çok zayıflamıştı ve anıları eskisi gibi sıcak hissettirmiyordu. Ayrıca hiçbir zaman bir baba figürü de olmamıştı.

Bir babanın her zaman sırtını yaslayabileceği bir direk olduğunu yeni öğrenmişti.

Ve kendi ebeveynleri...

Halilintar'ın her akşam gizlice üzüldüğü şey buydu. Sevgi ihtiyacını giderebilmiş olmasına rağmen, kendi annesinin sevgisini, kendi babasının şefkatini istiyordu—haklı olarak.

"Belki hala hayattalardır..." diye düşünürdü umutlu olduğu zaman. Ancak eğer öyle olsalar, onu arayacaklarını düşünür, üzülür ve umudu kırılırdı.

Koruyucu ailesiyle yaşamaya başlayalı 2 veya 3 hafta olmuştu ki, Halilintar'a bir kargo geldi.

"Hali, annem seni çağırıyor. Postadan senin için bir şey gelmiş." dedi odaya giren Gempa; her ne kadar sakince konuşmuş olsa da, gözlerindeki parıltı merak ettiğini gösteriyordu.

"Hm?" Halilintar şaşkınlıkla kaşlarını çattı ancak yine de kalktı ve aşağı indi.

"Al bakalım tatlım... İstersen kendi odanda aç, sonuçta senin adına gelmiş bir kargo." dedi annesi nazikçe.

Halilintar başını kaldırdı ve kadına minnettar bir bakış attı. Yıllar sonra bile Halilintar kadını nazik ve şefkatli biri olarak hatırlayacaktı.

Dediğini yaptı ve koşarak odasına çıktı. Yatağının üzerine bağdaş kurdu ve kargo paketini yırttı.

İçinden çıkan şey... şeye benziyordu... Şeye...

"Bir ninni kutusu?" Halilintar şaşkınlıkla ve biraz da merakla alıp kutuyu inceledi. Sonra da anahtarını çevirdi. Çevirmeyi bıraktığı anda, sakinleştirici bir şey çalmaya başladı ve bu onu gülümsetti. Bu çok hoştu.

"Pekala... Bu hoş hediyeyi kim göndermiş bakalım?" Merakla elini yırttığı pakete soktu ve eli bir kağıda değdi.

İçinde bir de mektup vardı.

Halilintar Bayan Erin'in imzasını tanıdı ve kaşları çatıldı—ama yüreğinin derinliklerinde bir sızı hissederek açmıştı mektubu.

"Halilintar, canım oğlum,

Bu kutu elime yeni geçti. Bulur bulmaz sana göndermek istedim. Yıllar önce seni içinde bulduğumuz pusetin bir kısmına gizlenmiş. Üzerinde 'Halilintar'ım' yazıyor, eğer dikkatli bakarsan göreceksin. Muhtemelen annenin el yazısı.

Umarım iyisindir canım. Artık çok uzaklardayım ama sana olan sevgim hala aynı. Lütfen bana kızgın kalma, olur mu?"

Halilintar mektubu okuduktan sonra, gözlerinden gizlice akan yaşlara aldırmadan, mektubu paramparça etti ve çöpe attı. O mektup orada durursa, her zaman acı çekerdi.

"Hali, iyi misin?"

Halilintar arkasını döndü ve gelene baktı.

Bu Duri'ydi.

"İyiyim. Neden?"

"Aa, ama Hali'nin sesi hiç öyle demiyor." Duri yaklaştı ve onunla birlikte pencereden dışarıyı seyretmeye başladı.

Halilintar batan güneşe bakarken, "Ri... Biliyor musun, benim hiçbir zaman gerçek bir ailem olmadı." dedi ansızın.

Duri şaşkınlıkla ona baktı. Üzgün görünüyordu. "Ah... Bu yüzden mi üzgünsün?" diye sordu, elini tutarken.

Halilintar onun bu hareketinden dolayı irkildi ancak başını salladı. "Evet... Hep merak ediyorum, eğer gerçek bir ailem olsaydı... Nasıl olurdu? Bir kardeşim olur muydu mesela?..."

"..." Duri sessiz kaldı ama Halilintar'ın elini okşamayı sürdürdü.

"Neyse, sana neden anlatıyorum ki?" diye iç geçirdi Halilintar, acı acı gülümsedi ve omuz silkti. "Önemli değil. Hadi aşağı inelim."

Duri onun arkasından bakarken, kalbinin acıdığını hissetti.

Halilintar ne kadar... Sevgiden yoksundu?

...

Ertesi gün, günlerden cumartesiydi. Anne ve babaları evde olmayacaktı.

Beşizler için bu alışıldık bir durumdu ama Halilintar için yeni bir şeydi.

Yeni kardeşleriyle yalnız bir gün geçirmek.

İlk geldiği zamanlarda onlardan çekiniyordu ama şuan onları seviyordu. Yani... Öyle olduğunu düşünüyordu.

...Peki kardeşleri onu seviyor muydu?

...

Her şey öğleden sonra başladı.

Halilintar salondaki kanepeye uzanmış, annesine ait olduğu söylenen ninni kutusunu da göz hizasına koymuş, öylece duruyor, kim bilir ne düşünüyordu.

Birinin varlığını hissetmişti. Kardeşlerinden biri uzandığı kanepenin ayak ucuna oturmuştu. Ancak o kadar derin düşüncelere dalmıştı ki, umursamadı.

Ve sonra birini daha hissetti. O da karşısındaki kanepeye oturmuştu.

Halilintar iç geçirdi ve gözlerini ovuştururken esnedi. Normalde erkenden uykusu gelmezdi— hele öğlen hiç gelmezdi ama üzerine bir ağırlık çökmüştü.

Yavaşça uykuya daldı.

...

"A-ah..." Başında hissettiği ağrıyla kendine geldi. Gözlerini ovuşturmak istediğinde, ellerini—hayır, kollarını hareket ettiremediğini fark etti ve nefesi kesildi. "Ha?! Ne oluyor?!"

"Oh Halilintar, kendine geldin demek..."

Halilintar hızla başını kaldırdı ve etrafına baktı. Tamam, sorun yoktu, burası salondu... Hala evdeydi... Ama neden ayak bilekleri ve kolları sıkıca bağlanmıştı?!

"Bırakın beni! Benden ne istiyorsunuz?!" diye bağırdı ancak sesi öfkeli olmaktan çok, kafese kapatılmış çaresiz bir bülbülün çığlıklarına benziyordu.

"Kıskançlığımızı fark etmemen şaşırtıcı." dedi üvey kardeşlerinden Blaze gözlerini kısarak. "Anne ve babamızın ilgisini çektin, ailemize yok yerden karıştın. Hesap vermeyeceğini mi sanıyordun?"

"Gempa... Bana yardım edemez misin?..." Halilintar çaresiz ve yalvaran gözlerle diğerlerinin arkasında duran Gempa'ya baktı, ancak kardeşi başını çevirdi ve sessizliğini sürdürdü.

"O sana yardım etmeyecek!" dedi Blaze öfkeyle. "Kimse sana yardım etmeyecek. Çünkü hepimiz senden nefret ediyoruz!"

"Hah?..." Halilintar'ın nefesi kesilirken, gözleri büyüdü. Bu... Gerçekten acıtmıştı.

"Blaze, bu kadar da değil." diye araya girdi Ice sert ama sakin bir ifadeyle, ancak Blaze kardeşini ittirdi. "Hayır, öyle! Onun için burada yer yok! Gitmek zorunda!"

Halilintar başını eğdi ve gözyaşlarını gizlemek istedi ancak kardeşler arasında ona asla gülümsememiş olan Blaze, bunu fark etmişti.

Yaklaştı ve çenesini kavrayarak başını kaldırdı. Kehribar gözleri gerçek bir öfkeyle yüzünü inceledi. "Ağlıyor musun? Neden ağlıyorsun? Bunların hepsi gerçek. Seni burada istemiyoruz. İs-te-mi-yo-ruuz."

"B-biliyorum..." dedi Halilintar zar zor ancak gözyaşları akmayı sürdürürken, kederli bir ifadeyle devam etti. "S-sadece... Yetimhanede hiçbir zaman istenmedim... Ve şimdi siz de... Beni istemiyorsunuz..."

"A-aa, bu çok üzücü." Blaze alaycı bir şekilde gözlerini devirdi—hemen ardından yüzünü Halilintar'a eğdi ve gözlerini kısarak onun gözlerinin içine baktı. "Hmm... Geçmişinden bahset biraz. Eminim kayda değer bir şeyler vardır."

"Ha-hayır... Hayır, bunu yapamam!" diye bağırdı Halilintar öfkelenerek ancak Blaze ona aynı öfkeyle baktı. "Öyleyse ben seni konuştururum."

Cebinden çıkardığı şeyi gören Halilintar'ın gözleri kocaman açıldı. "Yo hayır... yapmazsın değil mi?!..."

"Öyle bir yaparım ki şaşar kalırsın." dedi Blaze soğukça.

"Anneme her zaman Blaze'e çakı alarak hata ettiğini söylemişimdir..." diye mırıldandı Ice.



"A-aaah!" Halilintar acıyla bağırırken, Blaze gözünü bile kırpmadı ve kollarını kavuşturarak ona baktı. "Geçmişinden bahsedene kadar bunu sürdürebilirim. Bilmiyor olabilirsin ama buradaki en acımasız kardeş benim."

Halilintar Arish ve çetesiyle olan anılarını hatırladığından, paniğinin yükseldiğini hissetti ve nefes almaya çalıştı. Blaze'i, onun yaptığı kesiğin acısını görmezden gelmeye çalışıyordu. 

"Hmm... Demek konuşmayacaksın." Blaze gözlerini kısarak ona baktı. Ama çok geçmeden yüzüne sinsi bir gülümseme yerleşti. "Aa... Neden biraz da yüzünü çizmeyelim? Zaten gereksiz derecede güzel bir yüzün var, biraz kusurlu olmasında bir sakınca görmüyorum."

Halilintar gözlerine tehlikeli derecede yakın çakının sivri ucunu daha çok düşünüyordu aslında. Aniden bağırması da bu yüzdendi.

"Tamam! Tamam, anlatacağım! Çek şu şeyi! Anlatacağım!"

Blaze memnuniyetle gülümseyerek geri çekildi. "Güzel. Hatırladığın her şeyi anlat."

Halilintar da çaresiz, anlattı. Bazı kısımları anlatmak istemediğinde, duraksıyordu ve onun keskin şeylere karşı hassasiyetini fark eden Blaze de, çakısını ona, özellikle de yüzüne yaklaştırıyordu.

"İ-işte bu kadar..." Sonunda anlatmayı bitirdiğinde, Halilintar'ın bedeni titriyordu—tıpkı Arish ve çetesi onu balonlarla korkuttukları zaman olduğu gibi.

"Ha?... Aze, sen... Sen ne yaptın?" diye fısıldadı Gempa şok içerisinde. "Onun acısını... Onun acısını tazelemekle kalmadın... bir de..."

"Ne var?! Sanki sadece benim suçumdu! Karşı çıkmadınız ama?!"

Ancak fark etmedikleri şey, Halilintar'ın panikli ve düzensiz nefesleri, acı çekiyormuş gibi görünen ifadesiydi.

Onun bu halini, o ana kadar sadece izleyebilen Duri fark etti ve gidip hızlıca çocuğun bağlarını çözdü. "Hali? İyi misin?"

O ana kadar Halilintar'ın durumunu fark etmeyen diğerleri, onun telaşlı bağırışı üzerine Halilintar'a döndüler.

Halilintar bir yandan fiziksel ve duygusal acıları yüzünden sessizce ağlarken, diğer yandan nefesini düzene sokmaya çalışıyordu ancak başarılı olduğu söylenemezdi.

Ne olduğunu anlamadığı boğuk gürültüler duydu ve sıcak bir elin yanağına dokunduğunu hissetti.

"İyi misin? Halilintar, beni duyuyor musun tatlım?"

Oh, bu koruyucu annesiydi. Rahatlamaya çalışırken, başını salladı.

"Tamam, şimdi benimle birlikte nefes alır mısın? Her şey yolunda, korkma..."

Halilintar dediğini yaparken, annesinin eline ağır, metal bir şeyi bıraktığını hissetti.

Annesinin ninni kutusu. Gerçek annesine ait olan.

Halilintar hafifçe gülümsedi— annesi kutunun anahtarını çevirerek çalıştırmıştı.

Sakinleşti ve ninninin melodisini dinlerken, yavaşça uykuya daldı.

Buna ihtiyacı vardı ve olacaktı.

Devam edecek...

Hığğ duygusallık.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11