OVERLAPPİNG STORMS- 3

 3: Beni Bırakma

"Abang... Lütfen, özür dilerim... Gitme..." diye yalvardı Taufan ellerini uzatırken.

Beliung, neon mavisi gözlerinde korkunç derecede soğuk bir parıltıyla Taufan'a baktı ve ellerini ittirirken, arkasını döndü. Gidiyordu.

"Sana demiştim... Zayıflığını belli edersen kaybedersin," dedi soğuk bir tonda.

"Gitme, söz veriyorum, güçlü olacağım..." Taufan Beliung'un arkasından koştu ancak ağabeyi durdu ve arkasına bile bakmadan onu sertçe ittirdi. "Beni bırak artık Taufan. Yapacağını yaptın."

"Abang... Lütfen." Taufan yere çökerken, gözyaşları içerisinde Beliung'un uzaklaşan figürüne baktı.

...

"Hah?!" Taufan nefes nefese doğruldu. Kıyafetleri terden sırılsıklam olmuştu— gerçi, hasta olduğundan ve kalın bir battaniyenin altında uyuduğundan da olabilirdi.

Nefes alıp verişi bir türlü düzene girmeyince, birisini bulması gerektiğini hissetti.

Daha önce birkaç kez panik atak geçirdiğinde, Halilintar'dan yardım istemişti. Belki bu sefer de isteyebilirdi.

Ancak ranzaya tırmandığında, odadaki soluk kırmızı gece lambasının ışığında, Halilintar'ın huzurlu ifadesini, ancak aynı zamanda tüm yorgunluğunu belli eden gözlerinin altındaki koyuluğu fark edince, duraksadı.

"Hayır, onu uyandırmamalıyım..." diye düşündü suçlulukla. "Benim için yeterince yoruldu... En iyisi, en iyisi abang Bel'i bulmak..."

Ama o kadar korkuyordu ki... Beliung onu görünce ne diyecekti? Kızacak mıydı? Yoksa sadece soğukça bakacak mıydı?

Tüm bu tereddütlerle, odalarına gitti.

Yavaşça kapıyı araladı ve başını uzattı. "A-abang?..."

Şaşırtıcı bir şekilde, Beliung uyanıktı ve pencereden dışarı bakıyordu.

"Ne var?" Beliung'un sesi soğuktu. Ancak bir... kırılganlık da vardı. Ağlamış mıydı?

"Ben..." Taufan ne diyeceğini bilemediğinden, sustu ve kapıyı arkasından kapatırken başını eğdi. Panik atağı neredeyse atlatmıştı ancak bu yalnızca tüm suçluluğunun canlanmasına neden olmuştu.

"Sen ne? Ya konuş, ya da git." dedi Beliung sertçe. Ancak sesini yükselttiğinde, titreklik daha da belli oldu.

"Ben, ben özür dilerim! A-aslında hiçbir şey demedim ama abang Voltra şüphelendi ve abang Gamma da iyi olmadığımı söyledi. Sonra, sonra—" Taufan, Beliung ona döndüğünde, hemen sustu ve başını eğdi.

Beliung yavaşça yaklaştı ve çenesini kavrayarak ona bakmasını sağladı. "Ve?"

".." Taufan çekinerek Beliung'un gözlerine baktığında, sarsıldı. Beliung'un kısılmış neon mavisi gözleri, kabusunda olduğu gibi soğuk ya da öfkeli değildi. Ama boştu. Bomboş. Duygusuz, parıltısız. O kadar cansız görünüyordu ki, Taufan'ın yüreği sızladı.

"Ne önemi var ki?" dedi Beliung belki öfkeli, belki acı bir tonda. "Voltra artık bana güvenmiyor. Crystal çok öfkeli. Nova ve Blizzard... Yüzüme bile bakmadılar. Gamma soğuktu. Rimba bile tereddütlüydü. Artık özür dilemenin ne anlamı var?"

"..." Taufan başını tekrar eğdi. Duygularına hakim olması gerekiyordu. Beliung'un karşısında güçlü görünmesi gerekiyordu... Ancak gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu.

"Ve şimdi... Vicdanını sustur ve gelişinin gerçek nedenini söyle." dedi Beliung, sesi eski soğukluğunu tekrar kazanmıştı.

"Ben... Kabus gördüm... Korkuyorum..." dedi Taufan kısık bir sesle. Bunu ağabeyine itiraf etmekte zorlanıyordu, çünkü o her zaman güçlü olmasını söylerdi ve güçlü olmadığında onu azarlardı.

"Kabus gördün ve şimdi korkuyorsun, öyle mi?" dedi Beliung, belki de küçümser bir tonda. Duygusuz bir ifadeyle iç geçirdi. "Gel. Hasta olduğun içindir muhtemelen."

Kolunu tuttu ve onu ranzalarına sürükledi. Her ne kadar sürüklemiş olsa da ve yatağına (Beliung'un yatağı!) yatmasına yardım ederken nazik olmasa da, üstünü örterken bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorması merhametine dair ufak kırıntılardı. Ve bu Taufan'ı duygulandırıyordu.

Soğuk bir ifadeyle olsa da, ona baktı ve elini kısaca alnına koydu—sonra çekti. "Uyu şimdi. Burada oturuyor olacağım." Yatağın yanına bir sandalye çekti ve bakışlarını karşıdaki, perdeleri rüzgarla uçuşan pencereye dikti.

Taufan onun ellerinin bandajlı olduğunu fark etmişti ancak umursamadı. Şuan inanılmaz derecede mutlu hissediyordu. Yatağa Beliung'un kokusu sinmişti—her şeye rağmen Taufan'ın önündeki tek ebeveyn figürü oydu. Elbette ki onun yanında olmaktan hoşlanıyordu.

...

Beliung onun uykuya daldığını hissedince, rahat bir nefes aldı. Taufan'ı sevdiğini inkar etmiyordu; sadece bunu kendine bile itiraf etmemişti ve sevgi, öfkesi, küçümserliği, kısaca kötü duyguları kadar yoğun hissettiği bir duygu değildi. Ona zarar verdiğinde bir şey hissetmiyordu mesela.

Ama dün... Hasta olduğunu duyduğunda...

Beklenmedik bir şekilde içindeki merhamet tohumu sonuna çatlamıştı. Eve geldiğindeyse, Voltra'nın ona karşı tavrı, merhamet tohumunun üzerine kaynar su dökmüş ve kullanılamaz hale getirmişti.

Ve bu gece... Taufan korktuğunu söylediğinde, ağladığında içinden onunla alay etmek gelmemişti. Sadece korkusunu gidermek ve uyumasını, iyileşmesini sağlamak istemişti.

"Ah." İrkildi ve yatağında uyumakta olan çocuğa döndü. Tekrar huzursuzlanmış ve hıçkırmaya başlamıştı.

Beliung kaygıyı ilk kez bu kadar yoğun hissediyordu—tek umduğu şey panik atağını tetiklememesiydi.

Tereddütle ellerinden birini uzattı. Başını okşaması gerektiğini hissediyordu, ancak bu onun için o kadar alışılmadık bir şeydi ki, nasıl yapacağını bile bilmiyordu.

Yavaşça elini alnına koydu. Sonra aynı tereddütlü hareketle, parmaklarını saçlarının arasından geçirdi ve öylece durdu.

Taufan'ın ifadesi yavaşça rahatladı ve nefes alıp verişi düzene girerken, yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Beliung'un yüzünde de, kullanılmamaktan paslanmış bir gülücük belirdi. Bunu fark ettiğinde, yanakları kızardı ve başını çevirirken, boğazını temizledi. "Ne yapıyorum ben?" diye düşündü, ateş parçasına dokunmuşçasına elini çekerken. "Duygusallaşmamam gerek, Taufan'a karşı bir şey hissetmemem gerek... Kardeşim gibi davranırsam olmasını istediğim kişi olmayacak..."

Ancak aniden buz parçası bastırdığı o sıcak duyguyu arıyordu. Kalbinin sevgiye olan açlığını farkında değildi... Sevgi ve merhamete olan ihtiyacını...

Beliung yorgun bir iç geçirdi ve bu iç çekiş, yavaşça bir esnemeye dönüştü. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, yani zaten uyuması gerekiyordu.

Gözlerini ovuşturdu ve Taufan'ın minik bedenini kenara çekerken, yatağa girdi. Çocuğu nazik olmaya çalışarak kenara itekledi ve başını yastığa koydu—hemen uykuya dalmıştı.

...

Halilintar ertesi sabah uyandığında, sebepsiz bir şekilde, mutlu ve dinlenmiş hissediyordu—geç yatmış olmasına rağmen.

Nedenini bilmese de, mutlu hissetmek onu rahatsız hissettirmiyordu. Bu yüzden hiç şikayet etmeden yatağını topladı (Voltra ona bunu yapmasını söylemeden önce hem de!).

Ancak bu anlık huzur, Taufan'ın ranzanın altındaki yatakta olmadığını fark ettiğinde, yok oldu.

Nefesi kesilirken, bir anda aklına korkunç bir sürü senaryo geldi (ailece bir kaygı bozukluğu var gibi).

Odadan dışarı fırladı ve eğitim için hazırlanan ağabeylerinin fırlattığı şaşkın bakışlara aldırmadan, Beliung ve Taufan'ın odasına girdi.

Odanın halini fark ettiğinde, şaşırdı. Normalde titiz biri olan Beliung, nasıl olmuştu da bu odanın bu derece karışmasına izin vermişti?

Dolabın önünde kıyafetler, pek düzenli görünmeyen çalışma masası, Taufan'ın toplanmadığı belli olan ranzanın üstündeki yatağı... Ah, ve Beliung.

Halilintar daha da şaşırdı. Beliung neden böyle uyuyordu? Kendini bildi bileli Beliung her zaman sırt üstü uyurdu. Şimdiyse yatağın en kenarına kadar çekilmişti ve kabarık battaniyenin arasından küçük bir baş göründüğüne göre, yalnız değildi.

Halilintar'ın yüzüne küçük bir gülümseme yayıldı—hatta kıkırdadı.

Taufan güvendeydi. Beliung'un yanında yatıyordu ve anlaşılan o ki, adı geçen kişi de bu durumdan rahatsız değildi. Bir kolu Taufan'a sarılıydı—açıkçası, neredeyse çocuğu boğacakmış gibi görünüyordu ama elbette böyle bir durum yoktu. Diğer koluna ise Taufan başını koymuştu.

"Sonunda Bel biraz yumuşamaya başlıyor."

Halilintar irkildi ve arkasına baktı.

Voltra hemen arkasında, belli belirsiz bir ifadeyle Beliung'a bakıyordu.

"Eskiden nasıldı abang?" diye sordu Halilintar, ikilinin sakin ifadelerini incelerken. "Yani... Böyle dediğine göre, eskiden daha yumuşak biri miydi?"

Voltra derin bir iç çekti ve onun bu hareketine surat asan Halilintar'ın saçlarını karıştırdı. "...Boş ver. Gerçekten önemsiz. Hem, Beliung bu konu hakkında konuşulmasından hoşlanmıyor."

Halilintar hayal kırıklığına uğramış hissetti ancak anlayışla başını salladı.

"Onları bırak dinlensinler. Bugün eğitim yapmalarına imkan yok, Taufan tüm geceyi ateşli ve yarı uykusuz geçirdi zaten. Bel onu bugün daha fazla yoramaz."

"Abang Bel'in bu kadar yumuşayacağını hiç düşünmezdim." diye fısıldadı Halilintar, bir kez daha kıkırdarken.

Voltra'ysa kaşlarını çattı. "Ah... Anlatmayacağım dedim ancak şunu bil Halilintar: aslında o da Taufan'ın bebeklik-çocukluk yaşlarındaki gibi neşeli ve umutlu bir çocuktu."

Halilintar inanamayarak ona baktı. "Ne? Bel? Abang Bel? Abang—sen ciddi misin? Peki sonra—sonra ne oldu?..."

Voltra'nın kaşları daha da çatıldı ve ağır bir iç çekti. "Bundan sonrasını anlatamam. Beliung bizden söz aldı. Asla anlatmayacağız—ta ki, o size açıklamak isteyene kadar."

Halilintar başını sallarken, düşünceliydi.

Beliung'un kesin bir söz almasına neden olacak kadar önemli olan bu olay neydi?

Devam edecek...

Heh heh, biraz teorileri alalım. Ao3'te biri yorum yapmış—ben de eanomalie'den öğreniyorum tabii XD. Neyse, İn White hakkında ne teoriler oluşturmuş füüü. İnanılmazdı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11