KAYIP FIRTINA GÜNLÜKLERİ- 2
Bu bölümde ise, Szcéi gezegeninde neler yaşandığını göreceksiniz.
Yazarınız tembellik etmezse bugün Overlapping Storms- 16'yı da yazacak :)).
2: Halilintar'ın Günlüğü
"Halilintar~ Uyan artık tatlım~"
Onun bu ses tonundan gerçekten nefret ediyorum. Gerçekten. Mide bulandırıcı derecede tatlı ve bu ses tonuyla bana istediğini yaptırabiliyor. Bundan daha da nefret ediyorum.
Szcéi'deki ilk ayımı tamamladım. Yoksa... hapishanemdeki ilk ayımı mı demeliydim? Her neyse. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Szcéi korkunç bir gezegen. Dışarıdan güzel ve ormanlık bir gezegen gibi görünüyor ama ne zaman eseceği bilinmeyen korkunç hızda kasırgalar ve güneşi doğru düzgün göremememe neden olan, koyu renk bulutlarla kaplı bir atmosferi var.
Eskiden havanın kapalı olması hoşuma giderdi. Şimdiyse kasırgalar bana hatırlamamam gereken birini hatırlatıyor, bulutlarsa eski, silik hatıralardan birer parça taşıyor.
Onun benden ne istediğini bilmiyorum. Zaten pençesinde olduğum için, benden bir şey istemesi nadirdir.
"Oh, sonunda geldin canım." Elini yanağıma koydu ve hafifçe okşadı.
Eldiveninin tenimde bıraktığı histen rahatsız olarak, bir adım geri çekildim. Gözlerimdeki bakış çok keskin olmalı, kaşını kaldırarak bana baktı. Fakat hemen ardından zehirli gülümsemesi tekrar dudaklarında belirdi. "Bana meydan okuma Thunder. Kafesin içine tıkılmış bir aslandan farkın yok, bana hiçbir şey yapamayacağını benden daha iyi biliyor olmalısın."
Dudaklarım ona en azından sövebilmek umuduyla aralandı fakat hiçbir şey söyleyemeden, o korkunç baş ağrısının tekrar başladığını hissettim.
Dizlerimin üzerine çökerken, parmaklarımı saçlarıma geçirdim ve dişlerimi sıkmama rağmen, ağzımdan zayıf, boğuk bir inilti kaçtı.
Zar zor, cüretkar bir şekilde ona baktığımda, yüzündeki tatmin ve zevki gördüm. Beni nasıl hizaya getireceğini biliyordu, muzaffer gülümsemesi bundan kaynaklanıyordu.
Sonunda bunu durdurdu, fakat ben başımı tutarak inlemeye devam ettim. Hayır, hassas biri değildim fakat bu eziyet, beni zayıf düşürecek kadar büyüktü.
"Hm. Bundan sonra yerini iyi bil tatlım." dedi kıkırdayarak ve yüzümdeki bir anlığına tekrar parlayan desenleri okşadı. Bense, onu dinleyebilecek halde değildim, acilen lavaboya gitmem gerekiyordu.
Koşarak ağacın kovuğundan içeri, o küçük ama eziyet gibi bir yer olabilecek kadar büyük eve girdim ve banyoya koştum. Kusacaktım, korkarım kusmak üzereydim ve banyoya yetişmem gerekiyordu.
Kahvaltı diye bir şey zaten yemiyordum ama en son ne yediysem ve midemde ne kaldıysa hepsini kuzdum. Bir yandan rahatlamıştım, kusmak benim için gerginliğimi atman bir yoluydu.
Diğer yandansa... Sağlıksız bir sıcaklığın ve titremenin vücudumu sardığını hissediyordum. İşte, tekrar başlıyordu. Kusmam tamamen benimle alakalıydı, ama ateş ve titreme her zaman kendiliğinden gelirdi.
Banyodan çıktım ve sendeleyerek, benim için ayırdığı o küçük ve rahatlıktan uzak yatağa yürüdüm. Titreyerek uzandım ve kollarımı karnıma doladım. Yine başlamıştı; berbat hissediyordum, yardıma ihtiyacım vardı fakat ondan yardım isteyemeyecek kadar gururluydum. Hem ne tür bir insan, düşmanından yardım dilenir ki?
Ne var ki o, benim bu halimi fark etmişti. Yaklaştı ve sahte bir acımayla, yine yanağımı okşadı. "Aaa, kıyamam sana. Benim oğlum iyileşemiyor muymuş?"
"Ka-ka-kapa çe-çe-çeneni..." diye kekeledim, titremelerin arasında. Bu kadar şiddetli titrediğimi, konuşana kadar fark etmemiştim. Dişlerim takırdıyordu.
Ne var ki bana yardım etmeyi seçecek kadar kibirliydi—sonradan kullanabileceği bir koz olacaktı şüphesiz. Hem hasta olursam benimle uğraşamazdı.
"Aç ağzını." diye emretti fakat ona güvenmiyordum. İnatla ağzımı kapalı tuttum ve ona dik dik bakmayı sürdürdüm.
Bir anlığına elinde tuttuğu beyaz hapa baktı ve sonra burnumu sıktı. Ne yapmaya çalıştığını anlayarak iç çektim ve ağzımı açtım—çok ilkel ve komik bir yöntemdi.
"Bu senin iyiliğin için."
Gözlerimi devirdim ve ona sırtımı döndüm. Uyumak istiyordum.
Uykuya dalmak üzereyken, üzerime bir şey örttüğünü hissettim. Bir düşman esirine neden böyle davranırdı ki?!
...
Uyandığımda çok daha kötüydüm. Ateşim o kadar yükselmişti ki, gözlerim ve boğazım alev alev yanıyordu. Nefesim genzimi yakıyordu ve suya ihtiyacım olmasına rağmen, canım bir damla olsun su istemiyordu.
Bu sırada benimle nasıl şefkatle ilgilendiğini anlatmayacağım ama onun sayesinde kısa süre içerisinde toparlamıştım.
Günlerim az çok böyle geçiyordu.
Ve bir de ayna vardı tabii. Bu ayna belli zamanlarda, geçmişteki kişilerle konuşabilmeyi sağlıyordu.
Ben kendi geçmiş benliğimi görmüştüm. Gururlu, kararlı, inatçı ama pervasız. Ona, yani aslında kendime öylesine acıdım ki, doğru düzgün bir şey söyleyemedim bile.
Gelecekteki halimi görmeyi de deniyordum ama... Göremiyordum. Ayna yalnızca geçmiştekileri görebilmeyi sağlıyordu. Onun da bir kuralı vardı: aynayı kullanan kişi, ne olursa olsun geçmiştekilere olacakları söyleyemezdi.
Diğer taraftan birilerini özlüyordum. Bana onları bir daha asla göremeyeceğimi, onları unutmamı söylemişti fakat ben yine de gerçekleşmesi imkansız görünen hayallere kapılmıştı. Her gün gözyaşı döküyor, acı çekiyordum ama yine de umutlarıma sıkı sıkıya sarılmıştım.
Bir de o iğrenç, kırmızı haplar vardı tabii. Zehrin beni öldürmesini engelliyordu ama ben onların tadından öylesine nefret ediyordum ki, ölmeyi bile tercih ederdim.
Eskiden olsa asla böyle bir şey yemezdim ama elimde değildi. Hayatıma önem vermeye başlamıştım—özellikle de yüreğimin derinliklerine gömdüğüm 6 kişi yüzünden.
Onun benim için ne amaçladığını bilmiyordum. Bildiğim ve emin olduğum tek şey vardı: Noir'den nefret ediyordum. Beni zorla alıkoyduğu için, bana acı çektirdiği için ama aynı zamanda utanmaz bir ikiyüzlülükle bana acıma ve şefkat gösterdiği için ondan nefret ediyordum.
Bu sayfaları rüzgara bırakacağım. Dünya buradan milyarlarca ışık yılı uzakta ama umurumda değil. Her umudun bir gün yeşereceğini biliyorum.
Halilintar, 13 Ocak 2025.
Son.
Evetttt, el yazısı tipinde bir şey yaptım. Sayfa rengini de sanki böyle parşömen kağıdı gibi yapmayı isterdim ama yapamıyorum :)).
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com.
Yorumlar
Yorum Gönder