OVERLAPPİNG STORMS- 16

 16: Birlikteyiz, Bir Arada

"Abang Voltra'nın böyle bir kararı nasıl verebildiğini anlayabilmiş değilim." dedi Angin, kampta gerekecek kıyafet vs. ihtiyaçlarını çantasına doldururken. "Onun bu kadar hızlı karar alması çok nadirdir, değil mi?"

"Halilintar'ın söylediğini biliyorsun, Voltra bazen 1 volt, bazen 1000 volttur." diye homurdandı Beliung, gözlerini devirerek ve ekledi. "Sanırım şuan 1000 voltta."

"Haha, gerçekten de öyle—eh?" Angin Beliung'un hızla çantasına tıkıştırdığı poşeti görünce, şaşkınlıkla başını yana eğdi. "O nedir, abang?"

"Bir şey değil, bir şey değil..." diye geçiştirdi Beliung ama bir süre sonra bir sebepten dolayı odadan çıktığında, Angin gizlice çantasını açık baktı. "Oohh... Gizli atıştırmalıklarmış demek ki..." diye mırıldandı kıkırdayarak ve çantanın fermuarını çekti.

İki çantayı da alarak aşağı götürdü, Beliung çantaya başka bir şey ekleyecek olamazdı. Başka ne ekleyebilirdi ki zaten?

"Beliung ve sen, fevkalade hızlısınız." dedi Voltra, merdivenlerden inen Angin'i görünce şaşkın ama etkilenmiş halde. "Bu kadar kısa sürede hazırlanmayı nasıl başardınız?"

"Başardık mı, başardık." dedi Angin sırıtarak, fakat hemen ardından gülümseyerek. "Abang Beliung'u biliyorsun, titiz ve dakik." diye ekledi.

"Açıkçası bir Rüzgar Taşıyıcısı veya en azından eğitmeni olarak ona bu yakışır." dedi Voltra, kaşlarını kaldırarak. "Ondaki ciddiyet ve zarafetin kendimde olmasını isterdim."

Angin Voltra'nın bir anlık arzularını dinlerken kıkırdadı.

"Biz geldik!" Nova'nın canlı sesi ikisini de merdivenlere dönmesine neden oldu. Nova, Blaze, Blizzard, Ice, Rimba, Thorn, Gamma ve Solar çantalarıyla beraber aşağıya indiler.

Blaze Nova'yı ittirerek en önce aşağıya indi ve Angin'e doğru atıldı. "Kardeşim, n'aber?"

"Hehe, iyiyim Aze. Senden n'aber?"

"İyi değil! Abang Nova çok can sıkıcı bir huysuz. Bana dedi ki—"

Onların bu sıcak etkileşimini izleyen Voltra'nın gözleri memnuniyetle parlıyordu. "Sonunda Angin tamamen toparlamış gibi görünüyor."

"Beliung~! Neredesin? Hepimiz hazırız!"

"Geliyorum!"

Normalde gözü saatinde, dakik biri olan Beliung bu sefer geciken kişi olmuştu. Koşarak merdivenleri indi ve nefes nefese dururken, Voltra'ya baktı. "Geldim, ah... Geldim."

Voltra dahil herkes kahkahalarla gülerken, Beliung bıkkın bir ifadeyle gözlerini devirmesine rağmen, kızardı. "Ne? Beklemek mi istiyordunuz?"

Voltra o kadar çok gülüyordu ki, cevap veremedi ve yalnızca saçlarını karıştırmakla yetindi.

Sonunda eşyaları alarak yola koyulmayı başarabildiler. Elbette kampı da, evlerinin dibindeki kocaman ormanda, kampa elverişli bir yerde yapacaklardı.

"Abang, biliyor musun, bu beyaz kapüşonlun çok rahat görünüyor." dedi Angin, yürüdükleri sırada.

"Hmm... Giymesi de bir o kadar rahat." dedi Beliung, dalgınca ileri bakarak. Zihnini ona yöneltmediği her halinden belliydi.

"Peki neden üstüne giymek yerine beline bağladın?" diye sordu Angin ve o gözlerini kısarak bakınca, "Sadece meraktan soruyorum." diye ekledi.

"Hava sıcak, güneşe karşı yürüyorum ve sen bana neden kapüşonlumu giymediğimi mi soruyorsun?" Beliung iç çekti.

"Peki peki, sustum."

Çok geçmeden Nova, "İşte geldik~" diye tezahürat etti.

Angin çevreyi dikkatle incelediğinde, burasının Beliung'la eğitim yaptıkları yer olduğunu fark etti. Aynı anda birden fazla duyguyla ürperdi ve Beliung'a baktı. Ağabeyi de bunun farkındaydı, değil mi?

"Beliung, Angin, hadi. Çadırlarınızı kurun."

Voltra'nın sesi onu tamamen gerçekliğe çekti ve Beliung'u bileğinden çekerek sürükledi. "Şuraya kuralım. Orası çok güzel."

"Erik ağacının altı... Yapış yapış, ezik eriklerle dolu ve üstüne üstlük ağacın yapraklarından damlayan sakız da var." diye mırıldandı Beliung, hoşnutsuz bir ifadeyle.

"Hadi canım, ne olacak sanki? Gel!"

Nitekim çadırı oraya kurdular.

"Şimdi görev dağılımı yapmak zorundayım, yoksa kampın olmazsa olmazı olan bu işlerin hiçbiri bitmez." dedi Crystal, herkes çadırını kurduktan sonra. "Voltra; sen kuru dallar, fazla büyük olmayan kütükler toplamakla sorumlusun. Nova; Voltra'nın getirdikleriyle ateş yakacaksın. Beliung; yemek konusunda bana yardım olacaksın—ki Blizzard da doğru tat konusunda ikimize yardımcı olacaktır. Geri kalanlar, küçüklerin başında durun. Bir de onları aramakla uğraşmayalım."

"Anlaşıldı."

Diğer kardeşlerin aksine, Angin oyunlara katılmadı. Beliung'un yanında oturup sohbet etmeyi tercih etti. Tabii, yemek yapmakla meşgul olan ağabeyine o kadar çok şey anlattı ki, Beliung'un birçok kez dikkati dağıldı. Bunun sonucunda birkaç ufak çaplı hata yaptı ve sinirlenerek, dikkatini dağıttığı gerekçesiyle onu diğerlerinin yanına gönderdi.

Bir buçuk-iki saat sonra lezzetli yemekler hazırdı. Yorgun olmalarına rağmen, yüzleri neşeyle parıldayan küçük kardeşler¹, tabaklarını doldurdular. Voltra'nın getirdiği ve ateşin etrafına koyduğu kütüklerin üstüne oturdular ve konuşa gülüşe, neşeyle yemeklerini yediler.

Ağabeyler ise, onların yalnız takılmasına izin vererek, daha uzak bir köşeye çekildiler ve beraber yemek yediler. Küçüklerin aksine onlar biraz daha sakin ve sessizdiler ama ara sıra küçük kahkaha tufanları kopmuyor değildi.

Tüm bu kahkahalara, kıkırdayarak katılan ama pek fazla konuşmayan Voltra'nın ise, akşam yemeği sonrası için başka bir şey planlıyordu.

Yemek faslı sona erdikten sonra, herkesi ateşin etrafına topladı ve boğazını temizleyerek, "Bugün yeni bir şey denemeye ne dersiniz?" diye söze girdi. Diğerlerinin bakışlarına aldırmadan, neşeli ve hevesli bir ses tonuyla devam etti. "Biraz geçmişin derinliklerine inmek gibi bir şey mesela..."

Ağabeylerin hepsi donakalmışlardı, kardeşler ise şaşkındı. Aynı zamanda, Halilintar ve Ais hariç hepsi oldukça meraklı görünüyordu.

Nova Blizzard'a eğilip, biraz gergin bir şekilde, "Voltra ne planlıyor acaba?..." diye fısıldadı. O ise yalnızca omuz silkti.

"Gerilmenize gerek yok. Ben başlayacağım." dedi Voltra sessizce kıkırdayarak—ama hemen ciddileşmişti. "Dünya'ya gelmeden önce, ciddiyet, biraz gerilim ve asaleti temsil eden Gur'latan gezegeninde yaşıyorduk—Halilintar da orada doğdu, evet. Ailemiz vardı; annem, babam ağabeyim... Yani evet, ben aslında en büyük değilim."

"Bekle!" Halilintar şok olmuş ve dehşete düşmüş görünüyordu. "Bizim bir ağabeyimiz daha mı var?!"

Herkesin bakışları Voltra'ya döndü—birkaç tanesi, örneğin Beliung ve Crystal anlayışla bakıyorlardı.

"Evet... Vardı." dedi Voltra hüzünle, gülümsemesi yavaşça solarken. "Savaş sırasında on yaşındaydım. Halilintar dört-beş yaşlarındaydı. Ağabeyim -o zamanlar Voltra adı ona aitti- Yıldırım elementinin kesin varisiydi. Fakat tamamıyla Gur'latan'a ait bu gücün düşman eline geçmesi ihtimalinden korkarak, gücünü bana teslim etti ve beni... Dünya'ya gönderdi. Seninle birlikte. Ben... Yıllarca beklememe rağmen onlardan hiçbir haber alamadım."

Herkes sessizleşmişti. Voltra'nın böylesine bir olay yaşadığını kim bilebilirdi ki?...

"Tamam, şimdi ben anlatabilir miyim?"

Kimse geçmişini anlatmaya hevesli olmadığı için, Rimba'nın bu isteği hemen kabul edildi.

"Thornie ve ben, ormanlardan oluşan, neşe ve barışı temsil eden Rimbara gezegeninden geliyoruz." dedi Rimba, anıları gözünde canlanmış olmalıydı ki, bakışları uzak bir noktaya takılıp kalmıştı. "Kral Balakung'un öğrencileri, hatta manevi çocuklarıydık. Kendimizi kanıtladığımızda, bize doğa gücünün inceliklerini öğretmeye başladı."

"Bizim de üçüncü bir kardeşimiz var mı?" diye araya girdi Thorn, meraklı bir tonda.

"Ah..." Rimba kardeşinin masum yüzüne bakarken, neşesi bir anda silindi. Yüreği burkularak, başını salladı. "Gitmeden önce bir tane daha kardeşimiz doğmak üzereydi. Savaş bize gelmeden hemen önce. Balakung gücünü bana teslim etti ve ne olursa olsun, doğa gücünü asla bir zalimin eline teslim etmememi söyledi. Ben de ailemden sadece Thorn'ü yanıma alarak, Dünya'ya kaçtım."

Thorn şaşkınlık ve kederle donakalmıştı. Havadaki atmosfer biraz daha ağırlamış, hemen herkes sanki o acıyı yaşamışçasına yüzünü buruşturmuştu.

"O zaman sıra bizde!" Nova enerjik sesiyle atmosferi neşelendirdi, tüm bu üzücü olaylar onu etkilememiş gibi görünüyordu. "Blizzard ve ben aynı gezegenden, Baraju'dan geliyoruz."

"Baraju'nun yarısı buzlarla, diğer yarısı ise lavlarla kaplı." diye açıklamaya girişti Blizzard, yolundan asla şaşmayan bir akarsuyu andıran sakin bir ses tonuyla. "İki bölgenin tam ortasında ekvator bölgesi dediğimiz, ormanların ve derelerin bulunduğu bir yer var."

"Savaş bize asla gelmeyecekti." diye devam etti Nova sırıtarak—diğerleri onun övünmesinden rahatsız olmamışlardı, Nova sadece gerçeği söylüyordu. "Bunun nedeni, Baraju'nun dışarıdan ayak basılacak bir yere benzemiyor olması. Savaşın gelmeyeceğinden o kadar emindik ki, bir sabah saldırıya uğrayana kadar böyle bir ihtimali düşünmedik bile."

"Bunun üzerine Nova'nın ağabeyi ve benim ağabeyim, ekvator bölgesinde buluştular." diye devam etti Blizzard, ikiz olmamalarına rağmen birbirlerinin sözünü kusursuz bir şekilde tamamlıyorlardı. "Birinin elleri lavdan yapılmışçasına sıcak, diğerinin elleri ise buzdan yapılmışçasına soğuktu, bu yüzden asla birbirlerine temas etmezlerdi. Arkadaşlıklarını sarılmadan, beşlik çakmadan sürdürürlerdi."

"Bu kötü." diye homurdandı Blaze, Ice'la kendisinin de öyle olacağını düşünmüş ve bunu sevmemişti. "Bırak onlar gibi olmayı, onlara acıyorum doğrusu."

"Bunu duysalardı eminim ikisi de sana gülerdi. Ve tabii arkadaşlıklarının fiziksel temas olmasa bile gayet iyi ilerlediğini söylerlerdi." diye kıkırdadı Nova, kolunu Blaze'in omzuna atarken. Sonra anlatmaya devam etti. "Ağabeylerimiz, gezegeni savunacaklarına söz verdiler ve Blizzard ile beni, yeni doğmuş kardeşlerimizle beraber Dünya'ya gönderdiler. O gezegenin havası ikimizin alışkın olduğu iklime uygundu."

"Yakın zamanda onlardan haber almayı başardık." dedi Blizzard, konuşmaya başladığından beri ilk defa biraz sıcak bir sesle. "Hala hayattalar. Ateş ve su elementini, tabii Baraju'yu da korumayı başarmışlar."

Nova yüzünde yaramaz bir sırıtışla, "Not: bu haber gelene kadar Blizzard çok, çok nadir konuşurdu ve hiç gülümsemezdi." diye herkesin duyabileceği bir sesle fısıldadı. Blaze'le Ice'a göz kırptı ve kıkırdadı.

"Not 2: bu haber gelene kadar Nova huysuz, hırçın ve sürekli kavga eden asık suratlının tekiydi." diye ekledi Blizzard kayıtsız bir tonda ve bu herkesin gülerek somurtan Nova'ya bakmasına neden oldu.

"Sırada tabii ki en mükemmel ve en parlak kişiniz var." dedi Gamma, biraz kibirli ama şaka yaptığı anlaşılan bir sesle. "Kim mi? Ben tabii ki."

Crystal onun bu haline gülerken, gözü bir anlığına Beliung'a takıldı. Ateşe yakın oturmuş, dizlerini karnına çekmiş, tortop olmuştu. Sürekli kapanan gözlerine bakılırsa, yakında oturduğu yerde uyuyakalacaktı.

Gülümseyerek kalktı ve Beliung'un daha önce çadıra bıraktığı beyaz kapüşonlusunu, bir de ince battaniyeyi alarak yanına gitti.

"Bel, üşüyor gibi görünüyorsun." dedi, nazikçe omzuna dokunurken. Onun kendisine acınmasından nefret ettiğini biliyordu fakat tekrar hastalanmasına izin veremezdi. "İstersen şunu giy."

Beliung uykulu, biraz da endişe verici bir ifadeyle ona baktıktan sonra kapüşonluyu aldı ve fermuarını boğazına kadar çekip, kapüşonunu da başına geçirdi.

Crystal onu daha önce söylemediği için azarlamak istese de, sadece, "Üşürsen bak, battaniyeyi de yanına bırakıyorum." demekle yetindi. Diğerlerinin yanına dönmeden önceyse, daha fazla dayanamayarak alnına dokundu.

Fazla sıcak değil. İç çekti. Bu iyi.

"Hep gizemli bir geçmişim varmış gibi davranıyorsunuz ama değil." diye homurdandı Gamma—anlaşılan birileri yine böyle bir imada bulunmuştu. "Sadece hangi gezegenin vatandaşı olduğumu bilmiyorum, hepsi bu."

"Şöyle açıklayayım." diye araya girdi Crystal, gülümseyerek. "Nesillerdir Dünya'da yaşadığım ve ailemi hangi gezegenden geldiği belli olmadığı için, aranızda Dünyalı sayılan tek kişi Gempa ve benim. Herkesten önce Gamma'yı tanıdım; savaştan önce Gamma'nın velisi sandığım ama sadece ağabeyi olan bir genç adam onu ve Solar'ı buraya bıraktı. Yani sonuç olarak sen de bir Dünyalı sayılırsın Gamma."

"Tabii tabii..." diye gözlerini devirdi Gamma—söylemese de, herkes onun anlatacak bir şeyi olmadığı için üzüldüğünü farkındaydı.

Ah Gamma.

"Ve benim ağabeyim de, gönüllü olarak savaşan gezegenlere yardım etmeye gitti." dedi Crystal, sanki ağabeyi yıldızların arasından düşecekmiş gibi, özlemle göğe bakarak. "Benim babam ve dedem, ve dedemin dedesi... Yeddi ceddim toprak elementi kullanıcısı. Uzun yıllardır Dünya'da yaşıyoruz fakat babam bir keresinde... Bizim başka bir gezegene ait olduğumuzu ama o gezegenin hangi gezegen olduğunu kimsenin bilmediğini söylemişti. Ve tabii, toprak elementi en güçlü element olduğu için, şuana kadar Dünya'ya herhangi bir saldırı girişiminde bulunulmadı."

"Zaten tüm element kullanıcıları bu yüzden Dünya'ya sığındı ve bu yüzden tüm kullanıcıların burada olduğu bilgisi gizli tutuluyor." dedi Blizzard, sakince.

"Durun durun! Beliung henüz anlatmadı!" diye bir anda araya girdi Nova. Tekrar dudaklarında oluşan yaramazca sırıtış, Beliung'un bu sefer hiçbir kaçışı olmadığının bir işaretiydi.

"Şşşşt!" Tüm kardeşler, ama özellikle de Voltra ona uyarıcı bir bakış fırlatırken, Crystal gerçekten susmasını işaret etti ve mantıklı bir gerekçe de sundu. "Beliung uyuyor. Onu uyandırırsak uykulu olacaktır veya huysuzlanıp, asla anlatmayacaktır. Bu konuda ne kadar ketum davrandığını biliyorsun."

"Ah dostum, bu sefer gerçeğe çok yakındım... Uyuduğundan emin miyiz?" diye homurdandı Nova, surat asarak.

"Uyanık olsa sanki anlatacaktı, seni aptal."

"Bel, Beliung... Hadi gel, çadıra geç."

Beliung Crystal'in tüm seslenişlerine rağmen, hala sessiz, hala hareketsizdi.

"Voltra, uyanmıyor. Onu nasıl çadıra götüreceğim?"

"Bekle, sana yardım edeyim."

Voltra'nın yardım yöntemi, Beliung'u kolundan tutarak ayağa kaldırmaktı.

"Hey, ne yapıyorsun—eh? Ayakta durabiliyor mu?"

"Bildiğim kadarıyla Beliung uyusa bile, hala dikkatli ve refleksleri açık biri. Bu yüzden şaşırmamıza gerek olduğunu sanmıyorum."

İkisi onu çadıra götürüp, yattığından emin olduktan sonra, ateşle ve eşyalarla ilgilenmeye gittiler.

Angin sessizce çadıra girdi ve karanlıkta dikkatle ağabeyinin yüzünü inceledi. Evet, uyuyor gibi görünüyordu ama tuhaf bir şekilde, yanaklarına hafif bir kızıllık yayılmıştı.

Belki de ateşi tekrar yükseldiği içindir, diye düşündü, geri çekilerek. Tabii, çantasında çıkarıp pijamalarını giydiği sırada, Beliung'un rahat bir nefes aldığından habersizdi.

Beliung'un başından beri uyanık olduğu doğruydu, ama bunu itiraf etmektense ölmeyi yeğleneceği kesindi.

Angin'se, onun uyanık olduğundan habersiz, ağabeyinin yanındaki uyku tulumuna girdi. Onun duymadığını düşündüğü için, kederli bir şekilde, "Abang... Benden ne saklıyorsun?..." diye fısıldadı. "Belki bunu kastetmiyorsun ama benden bir şey saklayarak beni daha çok incitiyorsun..."

Angin o saatte, onca duygusal geçmişin üzerine biraz daha sesli düşünseydi, Beliung fevri bir kararla kalkar ve ona her şeyi anlatırdı.

Ne var ki çocuk uyumaya karar verdi ve Beliung da, herkese, devamlı yalan söylediği veya en azından kandırdığı için suçluluk duyarak, zar zor uykuya daldı.

Devam edecek...

¹: Halilintar hariç hepsi 8 buçuk yaşındalar. Yani az çok hepsi aynı zamana doğdu, bu yüzden onlar küçük kardeşler olarak anılıyor.

Ahhh, canım çok ramen çekiyor ve çok açım. Amaaaa söz verdiğim gibi 16'yı da bitirdim değil mi? Heheeee

İletişim için: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11