ROMANTİK OLMAYA ÇALIŞAN (VE BAŞARAMAYAN) HİKAYE
Romantik Olmaya Çalışan (Ve Başaramayan) Hikaye:
"Zrr..."
Homurdanarak elini uzattı ve eliyle yatağın dibindeki komodinin üzerini yokladı. Ah, neredeydi bu telefon? Çalmayı da bırakmıyordu.
"Kalkmak zorundasın, Hali~"
Halilinntar uykulu bir şekilde başını yastığına bıraktı ve yüksek sesle iç çekti. Yine yorucu geçen bir geceden sonra canı ne okula gitmeyi, ne de yataktan kalkmayı istemiyordu.
Oh... Ama kalkması gerekti. Emily onu bekliyor olmalıydı— yutkundu. Umarım beklemiyordur ya da...
Pes etmiş bir şekilde, bir jöle yığını gibi yataktan aşağı süzüldü. Sonra da kalktı ve pis pis sırıtan Taufan'a bir tane çakmamak için içinden sabır çekerek, banyoya yürüdü.
"Böyle yapmamalısın Taufan... Kötü bir gece geçirdiğini biliyorsun."
"Ama... Okula geç kalacaktı ve onu uyandırmadığım için yine ben suçlu olacaktım?"
"Haih, sen de haklısın ama—"
Halilintar soğuk suyu yüzüne çarparak uyanmaya çalışırken, ikisinin konuşmalarını oldukça net bir şekilde duyabiliyordu. İçten içe Taufan'ın haklı olduğunu da biliyordu—eğer onu uyandırmasaydı çocuğun üzerine yürür ya da... sadece bakardı ki, bu bile onu korkutmaya yeterdi.
Elini yüzünü yıkadıktan sonra banyodan çıktı ve hala yarı uyur vaziyette, kıyafetlerini değiştirdi. Aynı ezberden hareketlerle şapkasını başına geçirdi, telefonunu cebine attı ve—son anda hatırlayıp yatağına baktı. Toplamalı mıydı?... Yo hayır, eve dönünce zaten tekrar oraya yığılacaktı, toplamaya ne gerek vardı?
Sürekli uykulu hissetmeye o kadar alışmıştı ki, merdivenleri inerken, Gempa'nın kendisi için masaya bıraktığı kahveyi içerken (sorgulama yok!), hatta caddeye yürürken bile gözleri yarı kapalı oluyor, dinlenebiliyordu. Refleksleri de buna göre gelişmişti tabii.
O gün ise, Emily'nin evinde onu büyük bir sürpriz bekliyordu.
Halilintar kafa karışıklığı içerisinde gözlerini ovuşturdu. "Vay canına, kesinlikle halüsinasyon görmeye başladım... Emily kapının önünde değil."
En iyisi zili çalıp beklemekti.
"Zrr..."
Bu sefer kesinlikle halüsinasyon görmüş olmalıydı. Tüm ziller aynı mıydı ki, alarmının sesiyle evin zili aynıydı?!
Umursayacak hali yoktu; uykulu bir şekilde bahçe duvarının dibine çöktü ve dinlenmeye devam etti.
Bir dakika, iki dakika, üç dakika...
Emily bir türlü gelmiyordu.
Halilintar ister istemez kaygılandı, birinci olarak Emily neden gelmemişti? İkinci olarak... Okula geç kalacaklardı!
Neyse ki Emily daha fazla gecikmeden, kapıda göründü. Fakat ona doğru yürürken o kadar sendeledi ki, Halilintar hızlı refleksleriyle ileri atılıp kolunu yakalamasaydı, yere düşecek gibiydi.
"Ah, teşekkür ederim." Emily gözlerini ovuşturdu ve ona her zamanki gibi gülümsedi fakat Halilintar kaşlarını çattı.
Gözleri kızarmış, diye düşündü kuşkuyla.
"Hastaysan evde kal." dedi neredeyse azarlayan bir tonda fakat Emily kolunu çekip, başını çevirdi. "Hayır, iyiyim. Sadece çok uykum var."
"İnatçılığı kes... Hasta olduğunu sesinden bile anlayabiliyorum. Kaldı ki içgüdülerim—"
"Tabii tabii... Ben gidiyorum, okula geç kalacağım." Emily onu dikkate almadan yürümeye başlayınca, Halilintar sinirle bir şeyler mırıldandı ve peşine takıldı.
Okula geç kalmayı kim isterdi ki?
Beraber yürümelerine rağmen, tuhaf bir şekilde hiç konuşmuyorlardı. Aslında bu gayet normaldi. Halilintar hala ara sıra nükseden uyku apnesi yüzünden uyku eksikliği yaşıyordu, Emily ise kim bilir neden yorgundu. Halilintar'a göre hastaydı ama kız bunu bir türlü kabul etmiyordu.
Kız işte, diye düşündü gözlerini devirerek. Saçma derecede inatçı ve bir şeyi görmezden gelince yok olacağını düşünüyor. Aynı Taufan gibi.
Belki de onu sevmekle beraber sinir bozucu bulmasının nedeni de, ikiz kardeşine çok benziyor olmasıydı.
Tabii Emily'e karşı çok daha farklı bir sevgi beslediği söylenebilirdi -yani ona sevgi denebilirse- ve Emily Taufan'dan bin kat daha sinir bozucu ve bin kat daha gevezeydi!
O bu düşünceler içerisinde yürürken, okula varmışlardı bile.
Emily okulun kapısında omzundan destek almayı bıraktı ve içeri girdi. Daha öncesinde dikkat çekmek istemediği için okulda kendisine yakın durmak istemediğini söylediğinden, Halilintar onun bu hareketini garipsememişti.
İlk dersin başladığını gösteren zil çalınca, sıçradı ve koşarak sınıfına gitti.
Bereket versin öğretmen gelmemişti; nefes nefese Taufan'ın yanına çöktü ve onun sırıtmasına aldırmadan, ağırlığını Taufan'a verdi. Sert sıralara oturduğunuzda ikizinizin omzundan daha rahat bir dayanak yoktur.
"Hadi ama~ Çok cansız görünüyorsun Hali. Derste de uyuyamazsın!" diye fısıldadı Taufan canlı bir neşeyle fakat kardeşi yalnızca homurdandı.
"Eh? Bana kızmanı sağlamaya çalışıyordum—bekle, gerçekten kızmadın mı????" diye sordu Taufan omzuna dokunarak, gerçekten de şaşırmış görünüyordu.
"Öfkemi başkası için saklıyorum..." diye mırıldandı Halilintar ve sorularından kaçınabilmek için, çantasından ders için gerekli olan şeyleri çıkarttı.
"Dur tahmin edeyim... Emily'le yine kavga ettik?" diye sordu Taufan, sesi ve gözleri anlayışla yumuşamıştı.
Bir süredir Taufan böyleydi; her olaya salt neşeyle ve çocuksu bir bakış açısıyla bakmak yerine, anlayış gösteriyor, insanları dinliyor, teselli ediyordu. Bu değişim o kadar belirgindi ki ve artık öylesine güvenilirdi ki, Halilintar onunla gizli bir şeyi konuşurken eskisi gibi tehdit etme ihtiyacı duymuyordu.
"Hayır... Ama bir bakıma da evet..." diye iç çekti Halilintar ve başını salladı. "Önemli bir şey değil, boş ver gitsin..."
Taufan olayı daha fazla kurcalamadı fakat ders sırasında bile, onun iyice yılgınlaştığını hissettiğinde, eliyle hafifçe omzuna dokundu. Bu karşılık beklemeden ikizini teselli etme yöntemiydi. Onun ne yaşayıp ne hissettiğini bilmiyordu ama ıstırabını hissedebiliyordu.
Zaten tam da bu yüzden, son zamanlarda geceleri uyku problemi yaşıyordu.
Taufan çenesine avucuna yaslayıp dersi dinlerken, göz ucuyla ona baktı. Aslında zihinleri çok yakındı, sadece kişilikleri o kadar zıttı ki, genellikle anlaşamıyorlardı.
...
Öğle arasında hep beraber yemekhaneye inerken, her zaman yaptıkları gibi Emily'nin sınıfının önünden geçtiler. Ne var ki kız orada değildi.
Halilintar çaktırmadan içeri göz attığında, içeride de olmadığını fark etti ve bu, kaşlarının çatılmasına neden oldu. Bu kız onu uğraştırmaktan vazgeçmeyecek gibiydi.
Yemekhanede her zamanki gibi büyük masalardan birine oturdular ve yemeye başladılar.
Halilintar'ın başını tuttuğunu fark eden Taufan, bir süre gözlerini kısarak onu izledi.
"Ne?" Halilintar başını kaldırıp yorgunca ona baktı. Kızıl gözlerindeki ifade, 'bıktım bu hayattan da, insanlardan da' diye bağırıyor gibiydi. "Ne bakıyorsun öyle sinsi sinsi?"
"Beni fark ettiğini bilmiyordum." Taufan kıkırdadı, ama hemen ardından nazikçe gülümsedi. "Başın mı ağrıyor?"
"Hayır..." diye geçiştirdi Halilintar ve yemeğe devam etti. Kardeşinin ısrarcı bakışlarını üzerinde hissetmeye devam edince, "Sadece iyi hissetmiyorum!" diye patladı.
Tüm kardeşlerin kendisine dönmesine aldırmadan, yemeye devam ederken, Taufan gülümseyerek, "Bir şey yok millet~ Yemeye devam edin." dedi ve konuyu kapattı.
Yemeklerinin yarısını bitirdikleri sırada, Emily yemekhane kapısında belirdi ve yanlarına koştu. Iman ve Duri'nin ortasına otururken, nefes nefeseydi ve yüzü kireç gibi bembeyazdı. "Üzgünüm, geciktim."
"Niye yemek almadın Emily?" diye sordu Iman endişeyle ve bu Halilintar sinirli bir şekilde, hızla nefesini burnundan vermesine neden oldu.
"Aç değilim, hepsi bu." dedi kız gülümseyerek fakat rengi öylesine soluktu ki, yemekhaneden çıktıkları sırada Taufan yaklaştı ve dirseğiyle Halilintar'ı dürttü. "Em'in nesi var? Her an bayılacakmış gibi görünüyor."
"Tch... Kendisi itiraf edene kadar hiçbir şey demeyeceğim..." diye homurdandı Halilintar ve onu geride bırakarak, merdivenleri hızla çıktı.
Kardeşi ise büyük bir aydınlanma yaşamaktaydı. "Ah anladım... Sabahtan beri Emily'e kızgındı... Emily onun endişesini görmezden geldi ve tabii bu onu incitti...",
...
Okul çıkışında, Halilintar Emily'nin sınıfına gitti—her zamanki gibi.
Diğerleri onların gelmesini beklediler, beklediler, beklediler... Ne gelen vardı ne giden.
Sonunda şüphelenip oraya gittiler ve beklenmedik bir manzarayla karşı karşıya kaldılar.
"Anlamıyor musun?! Yıkılmak üzeresin ve hala—!"
"Sen benim aptal olduğumu mu zannediyorsun?! Dünyalıların hasta olduğuna bin kez şahit oldum ve şu anki halime benzemediklerine yemin edebilirim!"
"Öğle arasına kustuğunu biliyorum!"
"Yaa, kanıtın nerede? Bak, kanıtın yok değil mi? Kusmadım işte!"
Taufan bir an gözlerini kırpıştırdı ve kendisi gibi şaşkınlıkla izleyen Gempa'ya baktı. "Uuh... Ne yapmalıyız Gem? Aralarına girmeli miyiz?"
"Yani... Bence girmeliyiz." dedi Gempa, ama o kadar tereddütlüydü ki, ikisi de ileri bir adım atamadı.
"Neyi bekliyorsunuz?" diye sordu Solar, kaşını kaldırarak ikisine bakarken. "Belli ki Emily zaten kötü durumda, tartışmaya devam ederse şuracığa yığılıp kalacak. Onları durdurmalıyız."
"Ah, doğru, doğru..." diye başını salladı Taufan ve daha fazla tereddüt atmadan, ileri atılıp Halilintar'ın omzunu tuttu. "Hali, ne yapıyorsun?"
"Hasta olduğunu bile bile bana yalan söylüyor—ayrıca sen ne karışıyorsun?! Bırak da—"
Taufan iç çekti ve nezaketi tamamen elden bırakarak, hafif bir rüzgarla Halilintar'ı duvara yasladı. Omuzlarını tutarken, ciddiyetle gözlerinin içine baktı. "Sakin ol Hali. O hastaysa bile, sen de onunla tartışarak aslında onu yoruyorsun. Baksana, ayakta çok zor duruyor."
"..." Halilintar susarken, suçluluk ve öfke karışımı bir ifadeyle başını eğdi.
"Emily, sen de bize gel. Ablam seninle ilgilenebilir, akşam yemeğini de bizde yersin." dedi Gempa yumuşak ve davetkar bir sesle.
Emily kabul ederken, aynı Halilintar gibi başını eğdi, ifadesi pişmanlıkla yorgunluk arasında gidip geliyordu.
"Hadi." diye yineledi Gempa ve bunun üzerine Halilintar da, Emily de yürümeye başladı.
Eve yürürken, yedizlerin çoğu neşeyle sohbet ederken, Halilintar ve Taufan biraz geriden yürümekteydi.
Taufan bakışlarını hiç yoldan ayırmadığı halde, sakince, "İyi olduğundan emin misin?" diye sordu.
"Hayır."
"Anlatmak istersen buradayım." dedi Taufan kısaca, hafifçe gülümseyerek.
"Yorgunum." Halilintar Taufan'ı kendinden uzaklaştırmak için ittirirken, daha da sert bir tonda, "Uzak dur benden." diye ekledi.
"Gitmemi istiyor olsaydın giderdim ama şuan sana daha çok yapışmamı istiyor gibisin." dedi Taufan, onaylamayarak başını sallarken—ses tonunda hafif bir alay seziliyordu. "Yalan kötüdür Hali."
"Yalan değil. Yalnızlığa ihtiyacım var." diye karşı çıktı Halilintar, öfkesi tekrar yükselmeye başlamıştı.
"Peki peki, ben gidiyorum o zaman." dedi Taufan umursamaz bir tavırla. Halilintar'ın arkasından tereddütle elini uzatıp, sonra geri çektiğinden haberi yoktu ama zaten bilmesine de gerek yoktu.
Eve geldiklerinde, herkes duş için sıra kapmaya koştu. Duş alıp üstünü değiştiren, bir yerlere yayılıyordu.
Halilintar, zavallı Halilintar'sa yatağına yığıldı, başını yastığına gömdü ve ne kadar öfkesi varsa hepsini yastığa kustu.
Tüm öfkesini boşaltıp rahatladıktan sonra, sırt üstü dönüp bir derin iç çekti.
Ranzanın üstündeki yatakta, aslında Halilintar'a ait olan telefonda takılan Taufan, başını aşağı sarkıtıp ona göz kırptı. "Daha iyi misin?"
"Sadece bağırıyordum." diye cevapladı Halilintar, ifadesiz gözlerle ve bu Taufan'ın kıkırdamasına neden oldu. "Biliyorum, duydum. Ama ben daha iyi hissediyor musun demek istemiştim."
"Öfkenin yerini endişe doldurduğu için, bin kat daha endişeli hissediyorum." diye cevapladı Halilintar aynı kayıtsızlıkla ve bu kardeşinin tekrar gülmesine neden oldu. "Anlıyorum... Aşağı gidip bir göz atmaya ne dersin? Eminim ablam Emily'e rahat bir yatak oluşturmuştur bile—inanmazsan git bak."
"Peki..." Halilintar mırıldanarak yatağından kalktı ve odadan çıkmadan önce, duraksadı. "Ben... Teşekkür ederim."
"Tabii tabii, ne zaman yapmazsın ki?..." Taufan gözlerini devirerek güldü ve Halilintar'ın telefonuyla oynamaya devam etti—o bunu fark edene kadar da oynamaya devam edeceğe benziyordu.
...
"Halilintar'ı dinlemeliydin Em..." dedi Iman kaygıyla, Emily'nin hasta olduğunu tek bakışta anlamıştı ve gerçekten de, onu odasındaki yatağa yatırmış, epey rahat ettirmişti. "Gün boyu kendi kendini uğraştırdın, ayrıca Hali'yi inanılmaz derecede endişelendirmiş olmalısın. Ve tabii endişesini fark etmediğin için incindi de."
"O... İncinebiliyor mu?" diye sordu Emily inanamayarak fakat Iman cevap veremeden, Halilintar içeri girdi.
"Hali! Sana defalarca kez odama girerken kapıyı tıklatmanı söyledim!" diye azarladı Iman fakat Halilintar sadece omuz silkti. Bir şey söylemeden Emily'e baktıktan sonra, Iman'a döndü.
Iman gözlerini kapatarak hafifçe başını salladı ve kardeşinin saçlarını karıştırdı. O odadan çıkarken, Emily daha da şaşırmış görünüyordu. "Bir şeyler dönüyor... Ne dedi o?"
"Hiçbir şey. Sadece senin iyi olup olmadığını sordu." diye açıkladı Iman gülümseyerek. "Onu anlamak için konuşmasına ihtiyacım yok. Halilintar'ın duygu ve düşüncelerini gözlerinden anlayabiliyorum. Ona yeteri kadar iyi olduğunu işaret ettim, o da gitti. Ah—ve evet, hala sana kızgın."
"Ona kendimi nasıl affettireceğim?" diye sordu Emily kaygılı bir şekilde ve bu Iman'ın biraz düşünmesine neden oldu. "Hmm... Sanırım şöyle..."
...
"İki saattir sadece bakıyorsun."
"Konuşmanı bekliyorum."
Emily iç geçirdi. "Ne demeliyim? Özür dilerim vb. kuru laflar mı?"
Halilintar ellerini iki yana açtı. "Bilmem. Nasıl olsa her şeyi biliyorsun ya, bunu da biliyor olmalısın."
Emily arkasına yaslanıp kollarını kavuştururken, "Nereden bileyim senin bu kadar hassas olduğunu..." diye söylendi ve bu Halilintar'ın delici, keskin bakışlarının ona dönmesine neden oldu.
"Ne? O kadar kayıtsızsın ki, bazen duygusuz olduğunu düşünüyorum." diye omuz silkti Emily, bıkkınca. "Sadece öfkeye ve umursamazlığa sahip gibisin."
"Ben asla—" diye başladı Halilintar fakat hemen ağzını kapattı. Düşününce, kız haklıydı...
Kollarını kavuşturdu ve başını çevirirken, "Elimde değil..." diye zayıf bir itiraz girişiminde bulundu.
"Gördün mü? Yani haklıyım." dedi Emily, biraz küçümseyerek.
"Tamam, haklısın..."
"Bu beni affettiğin anlamına mı geliyor?" diye sordu Emily canlı bir gülümsemeyle—Halilintar'ın bir an, çok kısa bir an gözleri parladı. İşte şimdi normale dönmüştü.
"Pek sayılmaz..." diye mırıldandı fakat bu, Emily'nin hasta haliyle bile, ona sıkıca sarılmasına engel eğildi.
Halilintar iç çekti—ama bıkkınlığının altında bir mutluluk yatıyor olabilir miydi?
Şüpheli.
...
*Bonus bonus*
"Çok tatlılar... Hadisene, çek şu fotoğrafı."
"Daha sonra bununla ne şantajlar yaparız, hehehehe..."
"Şantaj tam olarak ne oluyordu?"
"Errr, Duri..."
"Hey, siz üçünüz orada ne yapıyorsunuz?"
"E-eeeh, cabuuuut¹!"
*Üç Gün Sonra...*
"Eh?... Ne zamandan beri telefonumda Emily'le olan fotoğraflarım var?... BU FOTOĞRAFLARI KİM ÇEKTİ?!?!?"
Son.
Embéria Aéris.
¹: 'ruuuuun'ın Malaycası diyebilirsiniz.
Hehe, uzun zamandır HaLy yazmamıştım. Gerçekten özlemişim.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder