OVERLAPPİNG STORMS- 36

(Başlık değişti, hehe. Böyle daha şiirsel oldu. Ve... Umarım yanınızda mendil vardır. Demedi demeyin.)

 36: Keder ve Gözyaşı İkizdir

Taufan nefes nefeseydi ancak hala koşuyordu. Gittiği yer odalarına kıyasla biraz uzakta kalıyordu ve genellikle yürüyerek gidilirdi ama şuan o kadar öfkeliydi ki, yorgunluğunu, boynundaki ince kesiğin sızlamasını ve hatta sağ bileğindeki ağrıyı bile umursamıyordu.

Gördükleri halüsinasyon olamazdı, değildi. Halüsinasyonları bile, odadan dışarı fırlamadan önce kaptığı kağıtta yazanları uyduramazdı. Halüsinasyonlarında o kadar... beklenmedik şeyler görmezdi.

3 numaralı eğitim odasını görünce, durdu ve bir an olsun tereddüt etmeden, odaya girdi. İşte oradaydılar.

Angin ve Luís.

"Harika gidiyorsun Angin. Duruşu tamamen çözdün sayılır." dedi Luís çocuğa gülümseyerek, odaya giren ziyaretçiyi henüz fark etmemişti. "Bir gün Windara'ya geri döndüğünde gezegenini oldukça iyi temsil edeceğini düşünüyorum."

"Teşekkür ederim Kaptan." Angin aldığı övgü karşısında umutla Luís'e baktı, genç adam da karşılık olarak şapkasını çıkardı ve şefkatle saçlarını karıştırdı.

Ancak tam bu sırada, bir el Luís'in bileğini tuttu.

Angin şaşkınlık ve neşe karışımı bir ifadeyle, "Ah, abang, sen de mi—" diye başladı ancak sözünün devamını getiremedi. Çünkü Taufan ona gözlerini kısarak baktıktan sonra, onu görmezden geldi, evet! 

Ama bunun için oldukça iyi bir sebebi vardı.

"Uzak dur ondan." diye fısıldadı Taufan, kardeşini arkasına alarak.

Luís bir şey söylemeden, dikkatle gencin gözlerinin içine baktı. Ne olduğunu anlamakta gecikmemişti, Taufan'ın davranışlarını 180 derece değiştirebilecek tek şey bu olabilirdi. "Sanırım... Öğrendin."

"..." Taufan başını eğdi, ne diyeceğini düşünüyor gibiydi. Ama sonra kaşlarını çatarak, tekrar ona baktı. "Neden?... Bunu neden yaptın?"

"Ah, öğle yemeğini yememden bahsediyorsan, üzgünüm. Onu geri veremem." dedi Luís gülümseyerek ancak bu seferki gülümsemesi gergindi. "Ama yarın benimkini yiyebilirsin, eğer istiyorsan..."

"Rol yapmayı bırak artık! Bilmediğimi mi sanıyorsun?!" diye bağırdı Taufan öfkeyle ve bilinçsizce elindeki kağıda baktı. Anlık bir şeydi, sonra tekrar Luís'e baktı fakat genç adam onun neye baktığını anlamıştı.

"O kağıdı bana ver..." dedi Luís alçak sesle, sesi kızgın veya otoriter değildi. Sadece istiyordu. "O kağıt bana ait, bu yüzden vermen gerekir."

Taufan başını eğdi ve öfkeyle burnundan soludu, ancak yine de kağıdı ona uzattı. Luís hem rütbe olarak, hem de başka bir sebepten dolayı onun üstüydü, bu yüzden sözünü dinlemek zorundaydı.

"Bunu okudun... Ve şimdi benimle konuşmak istiyorsun." dedi Luís yavaşça, bu bir soru değildi ancak Taufan başını salladı. "Evet. Nedenini sormak istiyorum ve soracağım da."

"Sana verecek bir cevabım yok... Kızgın olduğunu biliyorum ve anlıyorum da. İstediğini yap. Beni öldür, ya da bana bağır... Ama..." Luís duraksadı, yüzünde üzgün bir gülümseme belirdi. "Ne işe yarayacak?"

"Hah, üzülüyor musun? Bu kadar zayıf olduğunu bilmiyordum." Taufan öfkeli olmasına karşın, gülmeye başladı. Sinirleri iyiden iyiye bozulmuştu.

"Şey... Biri bana ne olduğunu söyleyebilir mi?" diye sordu Taufan'ın arkasında duran Angin, kaygıdan dolayı sesi titreyerek. Ne olduğunu anlayabilmiş değildi ama kötü bir şeyler olduğunu seziyordu.

"Seni ilgilendirmez Angin—" diye başladı Taufan sertçe ancak Luís elini kaldırınca şaşkınlıkla durdu. İfadesi daha da karanlıklaşırken, sustu.

"Lütfen şunu oku Angin. Artık gizli bir kağıt olmasının bir anlamı kalmadı." dedi Luís sakince ve elindeki kağıdı çocuğa verdi. Çok heyecanlanma ihtimaline karşın onu sakinleştirebilmek için, çocuğun önünde bir dizinin üstüne çöktü ve sabırla bitirmesini bekledi.

Angin'in gözleri satırlar üzerinde hızlıca dolaşıyordu. Sayfanın bitmesini beklemeden, "Bu mümkün değil!" diye bağırdı. Başını kaldırdı ve nazik bir ifadeyle kendisini izleyen Luís'e inanamayarak baktı. "Sen... Şimdi sen... Bu inanılmaz!"

"Değil mi? Senin yerinde olsam ben de aynısını düşünürdüm." Luís içtenlikle gülümsedi ve ayağa kalktı. Ancak gittikçe artan bir öfkeyle kendisine dik dik bakan Taufan'a döndüğünde, ifadesi tekrar hüzne boğuldu. "Asıl ben sormak istiyorum Taufan... Angin durumdan memnunken, sen neden beni dışlıyorsun?... Ama ısrarcı olmayacağım. Bu gerçeği bilmiyormuş gibi davranabilirsin, buna aldırmam."

"Angin bu durumda masum ve saf kişi, onu dahil edemezsin." dedi Taufan ağır bir sesle. Kollarını kavuşturdu ve iç çekti, aşırı öfkeli olmasına rağmen bir anlığına nötr görünmeyi başarmıştı.

Ancak hemen ardından ayağını sertçe yere vurdu -bu diğer ikisinin irkilmesine neden oldu- ve kararlı bir ifadeyle Luís'e baktı. "Ve seni görmezden gelmeden önce... Bundan önce konuşacaklarımızı konuşacağız."

"Taufan, yanlış yapıyorsun... Konuşmanın zamanı değil—" dedi Luís ilk defa sesi sertleşerek fakat Taufan ona doğru eğildi ve, "Şimdi değilse ne zaman Beliung?" diye fısıldadı.

(Yazar: Şey... Evet, ağabey demiyor.)

Uzun bir sessizlik oluştu; Taufan aşırı öfke, heyecan ve gerginlikten dolayı kesik nefesler alıyordu, Angin saygı duyduğu iki kişinin arasında kaldığı için çaresiz ve tedirgindi, Luís ise, aniden yorgun ve perişan görünmeye başlamıştı.

Nitekim derin bir nefes aldı ve sakinliğini korumaya çalışan birinin ifadesiyle Taufan'a baktı. "Ne konuşmak istiyorsun?"

Elbette iyi bir başlangıç değildi ve konuyla alakası bile yoktu ancak Taufan gözlerini işaret ederek, "Gözlerine ne yaptın?" diye sordu. Hala öfkeliydi ama bu sefer Luís'le dalga geçmenin tadını çıkarıyor gibiydi.

"Lens kullanıyorum." diye açıkladı Luís, yorgun bir şekilde ve kanıtlamak istercesine, lenslerini çıkardı (ki bildiğim kadarıyla lensleri gerekli olmadıkça tak çıkar yapmamak gerekiyor, gözlerin mikrop kapma ihtimali varmış sanırım). Ne kızgın ne de hayal kırıklığına uğramış görünüyordu, sadece ama sadece yorgundu.

Taufan onun neon mavisi gözlerine baktı ve bir an duraksadı. Déja vu hissi onu tekrar, kuvvetli bir biçimde vurdu. Yıllar önce, onu yine karşısına aldığı zamana gitti...

Ancak Taufan duygusal anları sevmezdi, bu yüzden anıyı zihninden kovalayarak, Luís'e... Yani Beliung'a odaklandı. Güçlü görünmeli ve onun zayıflığını görmesine izin vermemeliydi, sorgulayacak kişi oydu. "Neden bunu yaptın? Neden bizden saklandın?"

"Bunun cevabını biliyorsun." dedi Beliung alçak sesle. Her ne kadar akıcı konuşuyor olsa da, kenardan izleyen Angin onun güçlükle konuştuğunu düşündü. "Eğer gelseydim... beni istemeyecektin. Boşuna öyle bakma, seni çok iyi tanıyorum. Kulağa komik geliyor ama beni eline geçirdiğin birkaç yastıkla kovalardın."

Angin en büyük ağabeyinin mizahi bakış açısı yüzünden, istemsizce kıkırdadı. Neyse ki iki ağabeyi de onu duymamıştı, böyle bir ortamda güldüğü için onu yanlış anlama ihtimalleri çok yüksekti.

"Ben... Neler yaşadığımı bilmiyorsun! Çok fazla sorun, çok fazla sorumluluğum vardı... Bana yardım etmen gerekirdi!" diye bağırdı Taufan bu sefer biraz da hayal kırıklığıyla ancak Luís (bazen Beliung, bazen Luís yazacağım) sakince kağıdı tekrar uzattı. "Kağıdın hepsini okumamışsın... Şu alttaki satırı görsen belki de beni suçlamazdın..."

"Şartlı tahliye..." diye mırıldandı Taufan, gözlerini kısarak. Geri çekildi ve onu baştan aşağı süzdü. Şüpheci görünse de, az önceki öfkesi biraz yatışmış gibiydi. "Şartlı tahliyedeydin..."

"Hayır, burada tutuluyordum." diye düzeltti Luís, başını eğerek. Anlaşılan bununla ilgili anlatılabilecek anıları pek de hoş değildi. "Şartlı tahliye yeni bir şey... Bir veya iki yıldır... Hiç saymadım..."

"Ama geçen gün bizimle beraber Dünya'ya geldin." dedi Taufan şaşkın ve kuşkulu bir şekilde kaşını kaldırarak. Beliung'un hikayesinde bir tutarsızlık bulduğu anda onu suçlamaya devam edecekti.

"Şartlı tahliye kararı tahminen iki veya üç yıl önce çıktı. Geçen yıl ise artık cezamın sona erdiğini söylediler." dedi Luís, suçsuzluğu o an duyurulmuş gibi bir iç çekti. "Ancak hala gezegenler arası seyahat etmem yasak. Eğer bir gezegene gideceksem önce Amiral veya Komutandan izin almam, sonra da gezegenlerin yöneticilerine isteğimi iletmem gerek. Eğer beni gezegenlerine kabul ederlerse gidebilirim."

"Öyleyse senden sonraki Windara prensi olarak seni Windara'ya almayabilirim." dedi Taufan sinsi bir gülümsemeyle ancak anlık gülümsemeden sonra, ifadesi hemen sertleşti ve öfkeyle omzunu ittirdi. "Sonuç olarak ben seni affetmedim!"

"Abang! Abang Taufan, dur!" Angin sonunda araya girecek cesareti kendinde bularak, ağabeyinin kolunu tuttu ve kendisine keskin bir bakış fırlatan ağabeyine aldırmadan başını iki yana salladı. "Dur abang, onu incitiyorsun." dedi Luís'i işaret ederek.

"Onu incitiyor muyum?" Taufan kaşlarını kaldırarak ona baktı, kardeşi tereddütle başını sallayınca alaycı ve sinirli bir kahkaha attı. "Hiçbir şey bilmiyorsun Angin. Eğer bilseydin onu korumazdın."

"Ama sonuç olarak... O ağabeyimiz." dedi Angin üzgünce, başını eğerek. Ağabeyinin sert tavrı karşısında cesareti kırılmıştı. "Yıllarca bizden uzakta, yalnız başına yaşadıktan sonra... Böyle davranılmayı hak etmiyor."

"Onun ne yaptığını biliyor musun?! Bilmiyorsun değil mi?! O zaman karışma Angin!"

Ancak bir saniye sonra ikisi de durdu, Luís elini kaldırmıştı. İki kardeşin ona bakakalmasının nedeniyse başkaydı.

"Lütfen durun." dedi Beliung zayıf bir sesle, sinirli değildi, hayal kırıklığına uğramış değildi... Ama büyük bir gözyaşı yanağından aşağı yuvarlanmıştı.

"Ağlıyor musun? Ne için?" diye sordu Taufan savunmacı bir tonda, artık iyice çileden çıkmıştı. "Haklı değil miyim? Yaşadıklarının her birini hak etmiyor muydun? Bana katılıyorsun, değil mi?"

"Ben... Emin değilim... Belki de..." Beliung devam etmek için ağzını açtı fakat hemen ardından sustu. İki büyük gözyaşı yanaklarından aşağı süzülürken, başını eğdi. "Elimde değildi..."

"Hangisi?" diye sordu Taufan sertçe, Angin ilk defa bu kadar acımasız ve belki de zalim davranırken gördüğü için dehşete düşmüştü.

"Hepsi." dedi Beliung hızlıca, gözyaşları akmaya devam ediyordu ancak en azından ifadesini nötr tutmayı başarmıştı. Derin bir nefes aldı ve sesi hafifçe titreyerek, "Düşüncelerin hala değişmedi mi?..." diye sordu. "Aradan onca yıl geçti ama sen hala... Aynısını mı düşünüyorsun?"

"Annemin ölümünden seni sorumlu tutmuyorum..." diye homurdandı Taufan, hala sert konuşmasına rağmen annesinden bahsettiği için sesi biraz yumuşamıştı. "Ama ondan öncesi için... Evet düşüncelerim hiç değişmedi ve bence sen de hiç değişmemişsin."

Beliung hem duygusal, hem de fiziksel yorgunluğuna yenik düşerek yere çökünce, Angin panikledi ve korumacı bir tavırla büyük ağabeyinin önüne geçti. "Abang, dur artık! Ona ne yaptığını görmüyor musun?"

"Her şeyin gayet farkındayım Angin, çekil önümden. Onu korumaya çalışman bile aptalca." dedi Taufan sertçe -buna pişman olacağı halde kardeşine incitici sözler söylemeye devam ediyordu- ve bitkince kendisine bakan Beliung'a gözlerini kısarak baktı. "Sanırım yanılmışım, değişmişsin... Bu kadar kolay pes etmezdin."

Beliung yavaşça ayağa kalktı ve elini Taufan'ın omzuna koyarak, gözlerinin içine baktı. "Ve sen de değişmişsin." diye fısıldadı. "Halüsinasyonlarının seni bu kadar değiştirmesini beklemiyordum..."

"Dokunma bana!" diye tısladı Taufan eline vurarak ve birkaç adım geri çekildi. Aşırı hızlı nefes aldığı için, göğsü inip kalkıyordu. Savunmacı bir tavırla, "Ben değişmedim!" diye karşı çıktı. "Değiştiysem de bu kendimi korumak içindi! Senin gibi zayıf birine dönüşmedim!"

"Aksine duygularıyla hareket eden biri olmuşsun ve bu sana daha çok zarar veriyor." dedi Beliung yorgunca ve bu sefer kontrollü bir şekilde yere çöktü.

"Bana ne olduğunu anlatmayacak mısınız?" diye sordu Angin, bir kez daha araya girerek ve bu soru, iki ağabeyinin de sessizleşmesine neden oldu.

Taufan tekrar araya girdiği için kardeşine çıkışacakken, Beliung ona uyarıcı bir bakış fırlattı. "Yeter, Taufan." dedi sakince ancak ifadesiyle birleşince, neredeyse korkutucu bir cümleydi.

Fakat Angin'e döndüğünde, o ifade yok olmuştu. Olabildiğince nazik tutmaya çalıştığı ifadesine bakılırsa, yeterince korkmuş olan çocuğu daha fazla korkutmak istemiyor gibiydi. "Bu... Çok karmaşık bir mesele Angin. Tarafsız bir şekilde anlatacak olursam, Taufan'la aramızda bir sorun var ve bu sorun baş gösterdiğinde ben çözmek için gerekli adımları atmadım, Taufan da bu sorunu fazlasıyla büyüttü. Böyle olunca da kavga ettik. Ben onu affettim ama o beni affetmedi."

Bunları anlatırken gülümsüyordu ama aynı zamanda, yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu.

"Peki ya annemin öldürülme meselesi?" diye sordu Angin, biraz kaygılı bir şekilde.

"Bunu şimdi açıklamasam daha iyi olur, epey uzun bir hikaye." dedi Beliung, şefkatle saçlarını okşayarak, çocukluğunun tüm travma ve trajedilerini kardeşine aktarmak istemiyordu. "Ve Angin, rica etsem... Bizi biraz yalnız bırakır mısın?"

"A-ama siz ikiniz—eğer sizi yalnız bırakırsam birbirinize zarar vereceksiniz!" diye bağırdı Angin çaresizce, çocuk aklıyla bile bunu anlamakta zorlanmamıştı.

İkisi de sessizleşti; Taufan öfkeyle başını dik tutuyordu, ifadesine bakılırsa Beliung'a zarar vermek onu üzecek bir şey değildi, Beliung ise başını eğmişti, en küçük kardeşini korkuttuğu ve Taufan'ı daha fazla incitmiş olabileceği için suçluluk içerisindeydi.

Angin ise, bunu hiç beklemeyen Beliung'a sıkıca sarıldı. Tüm gerginliğin etkisiyle ağlamaya başlamıştı. Yaşadıkları, dokuz yaşındaki bir çocuk için çok fazlaydı.

Neden sonra Taufan, neredeyse küçümser bir şekilde, "Kesinlikle çok safsın Angin." dedi. "Yeni tanıdığın bir yabancıya bu kadar sıkı bağlanman aptalca. Sana dost gibi görünen bir düşman da olabilirdi—ve zaten öyle."

"Bunlar doğru değil!" diye karşı çıktı Angin, gözyaşları içerisinde. "Onu tanıyordum, rüzgarını hissetmiştim¹!... Ve o düşman değil, o ağabeyimiz!"

"Tabii tabii..."

"Kavga etmeyi kesin artık." diye devam etti çocuk gözlerini silerek. "Windara'da neler olduğunu beraber gördük! Geri dönmemiz gerek! Geri dönmek zorundayız..."

Beliung hıçkırmaya devam eden Angin'i kendisine çekti ve bir eliyle yüzünü örttü. Sorunlar ve sorumluluklar... En büyük olmak güzel olabilirdi ama getirdiği birçok yükümlülük vardı ve Beliung şuan hepsini hatırlamıştı. Kardeşlerini korumak, gezegenini korumak, rüzgar elementini korumak...

Neredeyse hepsinde başarısız olmuştu.

Taufan bir hıçkıran Angin'e baktı, bir de onu sıkıca tutan bitkin, perişan ve biraz ürkmüş görünen Beliung'a baktı. Sonra da döndü ve, "Bugün odaya gelme Angin." dedi. "Yalnız kalmak istiyorum."

O, olabildiğince hızlı bir şekilde eğitim odasını terk ederken, Beliung ve Angin birbirlerinden ayrılmadan uzun sayılabilecek bir süre, aynı pozisyonda durdular.

Neden sonra Beliung yavaşça geri çekildi ve gülümseyerek ona baktı. "Bugünlük bu kadar eğitim yeterli sanırım, değil mi?"

"A-abang Bel... Sen, sen iyi değilsin." dedi Angin üzgünce, ağabeyinin elini tutarak.

"Endişelenme, iyi olacağım." dedi Beliung, gülümsemeyi sürdürürken ama yüzündeki gözyaşı izleri Angin'in haklı olduğunu gösteriyordu. "Ama sen... Hmm... En iyisi benim odama gel. Taufan'a bugün yaklaşmasan iyi olur, çünkü öfkesi hala çok taze."

"Barışacak mısınız?" diye sordu Angin aniden, umutlu bir ifadeyle fakat Beliung'un ifadesi pek umut vadetmiyordu. Yine de elini tuttu ve onu iyice kedere boğmamak için, "Belki bir gün..." dedi.

Onun odasına varana kadar konuşmadılar.

Odaya girdiklerinde, Beliung Angin'e istediği gibi duş alıp, rahatlayabileceğini söyledi, kendisi ise yalnızca kıyafetlerini değiştirip yattı.

"Abang..."

Henüz uyumamış olan Beliung, yıllardan sonra bu unvanı tekrar duyunca, bir an duraksadı. Sonra kibarca, "Efendim?" diye karşılık verdi.

Angin tavana bakarken, "Senin Beliung olduğunu diğerlerine söyleyecek miyiz?..." diye sordu.

Beliung bir an sessiz kaldı. Düşünceli bir sesle, "Hayır." dedi. "Şimdilik saklamamız daha iyi olur Angin, önce... Ah... Biliyor musun, boş ver, beni hala Luís olarak düşün... Şimdi uyumaya çalış, tamam mı? Bugün yorucu bir gündü."

"Peki..." Angin yastığa ve battaniyeye gömülürken, onu daha iyi hissettirmek için, "Seni seviyorum abang..." diye fısıldadı. Az sonra da, günün yorgunluğu yüzünden uykuya daldı.

Beliung ise, alttaki yatakta, ellerini başının altında birleştirmiş, sırt üstü uzanıyordu. Kardeşinin içten ifadesi yüzünden şaşkın ve kederli bir ifade vardı yüzünde.

Devam Edecek...

¹: Angin Beliung'un enerjisini hissettiğinden bahsediyordu. Üçünün de rüzgar güçleri var, bu yüzden birbirlerini görmeseler bile (34. bölümü hatırlayın, Taufan Beliung'u hissetmediğini söylüyordu, o kişinin yalan söylediğini anlayabilmişti), bilinçaltında birbirlerini tanıyabilirler.

Ağağağağaaa, ağlıcammm... Komik bilgi: deftere yazarken gözlerim yaşardı. Sori 13. bölümdeki gibi gözyaşlarım akmadı ama evet, gözlerim doldu. Yazması çok zor bir bölümdü, okuyucular olarak ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama.

Bu arada sadece duygusal kardeşlik anlarında veya önemli gördüğüm bazı anlarda Luís değil Beliung yazacağım. Kafanız karışmasın, gayet basit. Luís= Beliung, Beliung=Luís.

Hayal kırıklığına uğradıysan hiç üzgün değilim Hacebar. Ben sana değil dedim.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11