PERDENİN ARKASINDAKİ IŞIK- 1
Bu hikayenin iki bölümlük olmasını planlıyorum. İkinci bölümü de haftaya yayınlanacak inşAllah.
1: Karanlık Bir Oda (Hayat)
Ais on yaşında, yalnız bir çocuktu. Yalnızdı ama gerçekten yalnızdı. Kendini bildi bileli annesiyle babası yoktu—bu hayattan göçmüşlerdi. Bir tek ağabeyi Halilintar vardı ama tabii buna 'var' denebilirse.
Yirmi yaşındaki ağabeyi üniversite ve bunun dışında uğraştığı işi yüzünden çok meşguldü. Kaldı ki, meşgul olmasa bile içine kapanık ve sessiz biriydi. Elbette bu, onu sevmediği anlamına gelmiyordu. Aksine Ais'la olabildiğince, elinden geldiğince konuşmaya çalışır, bir ihtiyacı olup olmadığını sık sık sorardı.
Gelin görün ki, Ais da en az onun kadar sessiz ve içe dönüktü. Genellikle verdiği tek cevap, "İyiyim, teşekkür ederim ağabey..." olurdu. Bir ihtiyacı olsa da, söylemeye çekinirdi.
Bu açıdan ilişkileri sıkıntılıydı; Ais ihtiyacını söyleyemezdi, Halilintar da onun ihtiyaçlarını görebilecek biri değildi, çevresiyle aşırı ilgilenmezdi—bu da kusurlarından biriydi.
İki kardeş, Halilintar on sekiz yaşını bitirene kadar yetimhanede yaşamışlardı. Orası kabus gibi bir yerdi Ais için, bu yüzden onca yıldan sonra en çok, yetimhaneden ayrıldıkları sevinmişti. Belki de ikisinin de içe dönük olma sebebi, yıllarca yetimhanede yaşamış olmalarıydı...
Ve iki yıldır, kendilerine ait, çok ucuz ama oldukça düşük bir hayat kalitesine sahip bir evde yaşıyorlardı. İlk olarak, bu ev çok küçüktü; küçük bir odası, küçük bir salonu, eski ama hoş ve samimi bir hava taşıyan mutfağı ile banyosu vardı. Mobilyaları da ikinci el ve eski püsküydü.
Ancak ikisi de şikayet etmezdi; Halilintar bunları alabilene kadar geçirdikleri günleri çok iyi hatırlıyorlardı çünkü...
İkinci olaraksa, bu evde doğal gaz, dolayısıyla da ısıtma ve sıcak su yoktu. Kışın ısınmak için küçük, taşınabilir bir soba kullanıyor, suyu da kendileri ısıtıyorlardı.
Tüm bunlara rağmen... Ya da tüm bunlar yüzünden, Ais ve Halilintar kanaatkar insanlardı. Bazen çok az yemeklerinin olduğu günler olurdu ve o zaman, Halilintar aç olmadığını iddia eder, o yemeği Ais'ın yemesine izin verirdi.
Ais'ın ilkokulu tamamladığı yazdaysa, durumları yavaş yavaş değişmeye, iyileşmeye başladı. Aşırı bir şey değildi, yavaş yavaş belirginleşti. Önceleri Halilintar her sene kendisinin ve Ais'ın okul masrafları yüzünden strese girer, en azından üniversiteyi burslu okuyabilmek için derslerine daha sıkı çalışırdı.
Ancak o sene, Ais'ın masraflarını kolaylıkla karşılayabildi ve o sene üniversiteyi yalnızca %50 bursla okuyacak olmasına rağmen, hiç telaşlanmadı veya strese girmedi.
Sonra maddi durumları, evde her gün yemek pişirebilecekleri kadar iyileşti. Halilintar bir şekilde daha çok para kazanıyordu ama bunu nasıl yaptığını Ais'a anlatmamıştı. O da merak etmiyordu gerçi...
Tüm bu değişikliklerden sonra Ais'ta da inanılmaz bir değişiklik oldu. O açlık günlerinden gelen yemek aşkı ve çocukluğundan beri var olan hareket konusundaki isteksizliğinin etkisiyle, Ais... kilo aldı! Eh, ilk başlarda normal bir kiloya geldiği için iyi görünüyordu ama her geçen gün birazcık daha ağırlaşıyordu. O kadar ki, ortaokulun ilk aylarındaki Ais ile, geçen seneki Ais'ın arasında bariz bir fark vardı.
İlkokulda sessiz ve kendi halinde olduğu ve diğer çocuklara kıyasla daha kötü bir hayat yaşadığı için alay konusu olan Ais, ortaokulda da ebeveynleri olmadığı ve kilosu yüzünden alay konusu olmuştu. Evet, umurunda değildi ama nereye kadar?
...
"Assalamualaikum... Ais, evde misin?"
"Waalaikumussalam..." O küçük odada ders çalışmakta olan Ais, kalkıp kapıya gitmeye zahmet etmeden, cevap verdi. Bu tuhaftı, çünkü Ais genellikle en azından ağabeyini karşılamak için kapıya giderdi.
"Bir sorun mu var?" diye sordu Halilintar, odanın kapısından içeri bakarak.
"Hayır..." dedi Ais kısaca ve tekrar okuduğu soruya odaklandı. Ağabeyinin kuşkulandığını biliyordu ama canı açıklama yapmak istemiyordu. Morali bozuktu. Sorulara cevap veriyordu ama nasıl cevapladığı konusunda bir fikri yoktu.
"Peki... Birazdan yemek hazırlayacağım." dedi Halilintar nötr bir ses tonuyla ve odadan kıyafetlerini aldıktan sonra, onu yalnız bıraktı.
Ais onun duşa girdiğini duyunca kendini küçük, açılabilir çekyata bıraktı ve tavana baktı. Mutsuzdu, hem de çok. Mutsuzdu, çünkü inanmak istemediği gerçek ısrarla, hem de alay yoluyla ona hatırlatılıyordu.
"Evet, ben yemek yemeyi seviyorum ve kilolu olduğumu da kabul ediyorum... Ama bu benimle alay edebilecekleri anlamına gelmiyor..." diye düşündü üzgünce. Her zaman sessiz kalmaya alışkın olduğu için, sesini de çıkarmıyordu ama içten içe üzülüyordu. Elinde olmayan bir durum yüzünden onunla alay edilmesi haksızlıktı.
Elbette herkes onunla dalga geçiyor değildi, ağabeyinin yetimhanedeki en iyi arkadaşı Taufan mesela... Açık sözlü, biraz patavatsız ve fevri bir gençti ve evet, o da kilosuyla ilgili şaka yollu takılırdı ona. Ama niyeti her zaman iyiydi ve asla kilonun onu çirkin gösterdiğini söylememişti.
Taufan onun için ikinci bir ağabey gibiydi ama Halilintar'ın tam zıttı idi. Çok konuşkan, kaygılı ama neşeli, biraz da sakardı. O kadar çocuksu bir kişiliği vardı ki, Ais beş yaşındayken bile onu arkadaş gibi gördüğünü hatırlıyordu.
Aynı zamanda olgun ve ciddi de olabiliyordu. Ais onun bu halini birkaç kez görmüştü ve Taufan'ın sinirlendiğinde veya ciddileştiğinde çekinilesi bir insan olduğunu anlamıştı.
Ve Halilintar'ın en yakın diğer arkadaşı Gempa da vardı. Sözünü asla esirgemezdi ama o kadar nazik bir biçimde söylerdi ki, birbiriyle savaşan iki ordunun arabulucu elçisi olsa, tarafları barışa ikna edebilecek biriydi.
Kendi okulundaysa, Solar ve Duri onunla dalga geçmeyen kişilerdendi. Pek sıkı bir arkadaşlıkları yoktu ama öğlen yemeğini birlikte yerlerdi ve sınıfları bitişikti.
Ais tüm bunları düşününce daha rahatlamış hissetti. En azından hayat zorbalardan ibaret değildi...
"Ais! Yemeğe çağırıyorum, duymuyor musun?"
"O-oh... Geliyorum..." Ais, muhtemelen sabrının sınırlarına ulaşmış Halilintar'ı daha fazla sinirlendirmemek adına hızlıca mutfağa gitti.
Tüm bunlar, onunla tanışmadan önceydi.
...
"Yeni öğrenciyi gördün mü?"
"Çok havalı değil mi?..."
Ais esnedi ve bıkkınca, bahsi geçen yeni öğrenciye baktı. Arka sıralardan birinde, tek başına oturuyor ve kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu—ne dediğini buradan anlayabilmek mümkün değildi. Pek sakin biri sayılmazdı, sıranın altından göründüğü kadarıyla ayağını sallayıp duruyordu. Ayrıca parmaklarıyla masaya vurup duruyordu.
Bu yeni öğrenciyle tanışalı yalnızca birkaç saat olmuştu ama Ais çoktan onunla ilgili bir fikir edinmişti bile.
Adı Blaze'di, enerjik ve açık sözlüydü, atletik yapısına ve uzun boyuna bakılırsa spora ilgisi vardı. Oldukça güçlü ve cesur bir kişiliği var gibiydi ama kim bilebilirdi ki? Ayrıca... Matematikten nefret ediyordu, bunu matematik dersinde bir soru çözerken kendi kendine neredeyse küfretmesinden anlamıştı.
Blaze'le ilk karşılaşması ise epey kötü oldu. Ais'ın tüm olumlu düşüncelerini yok etmeye yetecek kadar hem de.
Ais öğle arasında bir şeyler atıştırmak ve hava almak amacıyla bahçeye çıkacağı sırada, koridorda Blaze'le karşılaştı. Daha doğrusu buna karşılaşma denemezdi, neredeyse yan yana yürüyorlardı.
Neden sonra Blaze ansızın, elini Ais'ın omzuna koydu -ki Ais fiziksel temastan hiç hoşlanmazdı!- ve sırıtarak, "Dostum, senin neyin var?" diye sordu. "Çok mu yiyorsun, yoksa hiç hareket etmiyor musun? Yürüyen bir damacanaya benziyorsun; başın küçücük, geri kalan her yerin çok büyük!"
Ais tuhaf metafor karşısında bir an şaşkınlıkla Blaze'e baktı. Sonra söylediğinin anlamını keşfedince, keyfi kaçtı ve sessizce onun yanından uzaklaştı. Koridorda kahkahalar yankılanıyordu ve bu kahkahalara neden olan Blaze'di!
Ancak Ais'ın fark etmediği şey, Blaze'in şaşkınlık ve biraz da suçlulukla kendisine bakakalmış olmasıydı.
...
"Hey! Hey! Bekle biraz! Adını bile bilmiyorum, uf..."
Ais ilgisizce yanında yürümeye başlayan Blaze'e baktı. "Ais. Adım Ais."
"Ais, tamam..." Blaze kendi kendine bir şeyler mırıldandı ve bir süre sessizce yanında yürüdü. Ais ona pek aldırmıyordu açıkçası ama birkaç kez konuşmak için ağzını açtığını ve sonra vazgeçtiğini fark etmişti.
Neden sonra Blaze öğlen olduğu gibi omzunu tuttu ve kararlılıkla gözlerinin içine baktı—her ne kadar Ais yola bakıyor olsa da. "Biliyor musun, öğlen yaptığım şey aptalcaydı. Çok saygısızdı, çok saygısız, anlıyorsun değil mi? Böyle söylememeliydim."
"Önemli değil, zaten alışkınım..." diye mırıldandı Ais umursamazca elini sallayarak ve kapüşonunu iyice çekti. Gerçekten de umurunda değildi, unutup gideceği zorbalık anılarından bir tanesiydi sadece.
"Hey, bu doğru değil! Zorbalık önemli ve kötü bir şeydir!" dedi Blaze öfkeyle. Heyecanlandıkça sesi yükseliyordu ve Ais bundan pek de hoşnut değildi. Sessizliği tercih ederdi. "Bekle—alışkınım mı dedin?!"
"Evet, zorbalığa uğramaya alıştım artık..." dedi Ais sakince, ifadesi sanki öğle yemeğinde ne yediğini anlatıyormuşçasına kayıtsızdı.
"Hey! Zorbalara karşı sessiz kalamazsın! Ailene söyle, öğretmenlere söyle, bir şey yap!" diye bağırdı Blaze ancak Ais ondan uzaklaşmıştı. Tüm bunların vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, ayrıca Blaze'in yüksek sesli konuşması onu gerçekten rahatsız etmişti.
"Gerçekten sinir bozucu derecede sessiz... Ama ben ne yapabileceğimi biliyorum." diye mırıldandı Blaze, onun arkasından bakarken.
...
"Okul nasıldı?" diye sordu Halilintar, akşam yemeği yedikleri sırada. Böyle soruları daha nadir zamanlarda sorardı; endişelenirse veya merak ederse.
"İyi, bugün yeni bir öğrenci geldi..." dedi Ais kısaca, konuşmayı zaten sevmezdi ama yemekte konuşmayı hiç sevmezdi.
"Ais... Eğer bir sorun olursa lütfen söyle... Benim sormamı bekleme." dedi Halilintar ciddiyetle, Ais ise her zamanki gibi başını salladı.
"Bu bir sorun sayılmaz..." diye düşündü yemeğini yemeye devam ederken. "Zorbalıktan kurtulmak zorunda değilim, bir ihtiyaç değil..."
Devam Edecek...
Ehe, evet Ais hakkında yazmak istiyorum. Çok acayip. Ben Ais'ı hiç yazamam normalde.
Neyse, benden bugünlük bu kadar. Yarın Taufan İle Yedi Gün'de görüşürüz :)
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder