1+1=1?
Başlık harika oldu değil mi?
Bir Artı Bir Eşittir Bir?
Beyaz, beyaz, beyaz...
Halilintar'ın gördüğü tek renk buydu. Beyaz, bembeyaz bir odadaydı, çok büyük görünüyordu, belki de beyaz renk yanılsamaya sebep olduğu için. Sonuç olarak her şey sonsuz gibiydi...
Halilintar ilk başta kabuslarından birine düştüğünü düşünmüştü ama anlaşılan öyle değildi. Eğer kabus görüyor olsaydı düşünemezdi ve kesinlikle Noir karşısında belirirdi.
Nerede olduğunu keşfetmek için biraz yürümeye karar verdi ancak çok geçmeden, karşısında hiçbir engel görmediği halde başını bir yere çarptı.
Acıyan alnını eliyle ovuştururken, şaşkınlıkla önüne baktı. Cam... Başından beri bir fanusun içinde miydi, yoksa bu cam iki bölgeyi birbirinden ayıran bir sınır görevi mi görüyordu—
"Halilintar."
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı; sonra biraz öfkeyle -ve utançla- kızardı. Bu ses Emily'nin sesiydi, yine ne halt etmişti kim bilir?!
"Em, bu hiç hoş bir karşılama değil—!"
"Ben Emily değilim." Ses yankılanarak Halilintar'a ulaştı.
Çocuk biraz daha şaşırdı ve buğulu camın arkasını görmek için yüzünü cama yapıştırdı. Tam bu sırada camdaki buhar yok oldu ve bir çift mavi-yeşil gözle karşılaştı.
Halilintar istemsizce çığlık atarak geri çekildi. Karşısındaki ise eliyle ağzını kapatarak, onun bu haline kibarca güldü. "Korkmana gerek yok."
"Sen kimsin?" diye sordu Halilintar gardını düşürmeden. Karşısındaki kişi Emily'e korkunç derecede benziyor olabilirdi ama sırf bu yüzden ona nazik davranacak değildi. "Kimsin dedim!"
"Ben Embéria." dedi kız gülümseyerek. Kalemini ve defterini kaldırıp göz kırptı. "Yazarım. Senin yazarın."
"Eh?..." Halilintar bir an boşluğa düştü—boş bakışlarla kıza bakakalmıştı. Yazar? Onun yazarı?... Adı Embéria idi değil mi? Kızı baştan aşağı inceledi; siyah bir şalı, kırmızı bir tuniği ve siyah bir eteği vardı. Hem Iman'a, hem de Emily'e benziyor gibiydi—dış görünüşü Iman'ı, hareketleri ve ifadeleri Emily'i anımsatıyordu.
Bekleyin. Kıyafetlerinin rengi onunkilerle aynıydı!
Embéria gülümsedi ve elini aralarındaki cama yasladı. "A-aaaa, yazarına söyleyecek tek bir kelimen bile yok mu Hali~?"
Hali...
Halilintar irkildi ve dehşete düşerek Embéria'ya baktı. Emily'nin görüntüsü, sesi zihninde yankılanıp duruyordu. "S-sen... Emi—yani hayır, tanıdığım birine çok benziyorsun..."
"Emily mi? Ah, o aynı zamanda benim." dedi Embéria neşeyle—ancak söylediğini fark edince utangaç bir şekilde yanağını kaşıdı. "Şey, ben, sen, yani hayır... Anladın işte."
"Sen sapık bir yazarsın." diye homurdandı Halilintar gözlerini devirerek. "Gerçek bile olmayan karakterlere aşırı takıntılısın."
"Sadece seviyorum." diye düzeltti Embéria gülümseyerek ve Halilintar bu sefer de Taufan'ı gördü. Pozitif ve iyimser Taufan'ı... Ve—seviyorum mu dedi?!
"Haha, kızarıyorsun! Yanaklarını sıkmak istiyorum Haliiii! Neden kardeşlerime bu kadar benzemek zorundasın?!" diye bağırdı Embéria neşeyle kahkaha atarak. Dış görünüşüne kıyasla oldukça çocuksu görünüyordu. "Seni çok seviyorum Hali, o kadar tatlısın ki... Neden hiç sivilcen yok?"
(Ne gülüyorsunuz, gerçekten merak ettiğim bir şeydi bu!)
"Sus artık, 3 numaralı gıcık..." diye homurdandı Halilintar, şapkasını iyice çekerek yüzünü örtmüştü.
"Eğer böyle devam edersen Taufan'ın yanına gideceğim ve sen de arkamdan pişmanlık gözyaşları dökeceksin." dedi Embéria aniden sertleşerek ve bu Halilintar'ın başını kaldırmasına neden oldu. "Ne yapmamı bekliyorsun?"
Embéria parmaklarını şaklattı ve ve aralarındaki cam kayboldu. Halilintar ne olduğunu bile anlayamadan bir çift kolun beline sıkıca sarıldığını hissetti. "Oi! Yürü git! Bana öylece sarılamazsın!"
"Sarılırım. Ben yazarınım, bunu hak ediyorum." dedi Embéria kendini beğenmiş bir sırıtışla. "Emily benim Hali. Sana dedim."
"Tamam, sus artık!" Halilintar öfkeyle yazarını ittirdi, kız ise gülümsemeye devam etti. "Bunları bile ben yazıyorum, biliyorsun. Eğer sana sarılıp öpücüklere boğarsam ben istemeden hiçbir şey yapamazsın."
"Git artık..."
"Aslında ben Kayıp Fırtına hakkında konuşmaya gelmiştim." dedi Embéria, yere oturdu ve dizlerini karnına çekti. "Nasıl gidiyor? İyi mi?"
"Pislik..." diye homurdandı Halilintar ancak Embéria uyarıcı bir bakış fırlatınca o da oturdu. "Fena değil işte... Uykusuzluğa ve kabuslara iyice alıştım artık."
"Kabuslar travmayı çözmenin bir yoluymuş..." dedi Embéria düşünceli bir şekilde ancak Halilintar'ın kızıl gözlerindeki ölümcül bakışı görünce güldü ve başını omzuna yasladı. "Hey, sadece sana takılıyorum. Bir gün bunları atlatacaksın."
"Yazar sen olduğuna göre... Peki..." Halilintar omuz silkti ve farkında olmadan kolunu yazarının omzuna attı. Ne yaptığını fark edince öfkeyle kızı ittirdi. "Seni öldüreceğim!"
"Ama gerçekten, neden sivilcen yok? Benim varken neden senin yok, nedeeeen?"
"Embéria!"
"Ah, güzel ismim—AAAAAA kaçma zamanııı!"
...
(Taufan'ın yanına geldik, mendilleri hazırlayın, soğan doğrayacağız)
"Taufan... Taufan... Taufan..."
Taufan başındaki korkunç zonklamayla aynı anda yankılanan ses yüzünden inledi ve koluyla yüzünü örttü. Nereye düşmüştü böyle, yeni bir kabus daha mı? Parlak, beyaz bir ışık, nazik bir ses... Iman mıydı acaba? Ne istiyordu ki?
"Taufan, benim. Aç gözlerini, korkma, hiçbir şey olmayacak."
Taufan söylenene kulak vererek gözlerini açtı. Işık azalmış, sarımsı, sıcak tonlara bürünmüştü. Ve baş ucunda biri oturuyordu; mavi-yeşil gözlü, mavi, kolsuz bir ceket -ceketin ona ait olduğunu henüz fark etmemişti-, beyaz bir gömlek ve siyah bir etek giyiyor, başında da siyah bir eşarp var... Kesinlikle bir Malay değil.
"Hı!" Taufan nefesi kesilerek doğruldu ve kıza şok dolu bir bakış attı. "Sen de kimsin?!"
"Hepiniz de beni unutmuşsunuz yahu, Embéria'yım ben. Yazarınız." dedi Embéria adındaki kız sitemle.
Taufan kızın üzerindeki ceketin kendisine ait olduğunu fark edince telaşla üstünü yokladı. "Bekle—hey! Ceketimi almışsın!"
"Kızmayacağını düşündüm..." dedi Embéria utanç içerisinde kızarırken, yanağını kaşıyarak. "Ceketini seviyorum—yani, hepinizin kıyafetlerini seviyorum ama Hali ceketini almama izin vermedi."
"Tipik Hali." diye söylendi Taufan gözlerini devirerek.
"Neyse, beni boş ver, ben seninle konuşmak için buradayım." dedi Embéria neşeyle ama Halilintar'ın gördüğü hoppa kız değildi bu. Gözlerinde daha olgun, daha şefkatli bir bakış vardı...
"Benimle mi? Benimle ne konuşacaksın ki?" diye sordu Taufan gülerek ancak bu acı dolu bir kahkahaydı. "Eminim beni tanıyorsundur ve eminim konuşmaya değer bir şeyim olmadığını da biliyorsundur."
"Depresyonun."
Taufan irkildi ve gerilerek kızın gözlerine baktı. Karşılaştığı yoğun ciddiyet başını eğmesine neden oldu. "Beni aşağılamaya mı geldin?... Küçücük bir şeyi bu kadar büyüttüğüm için beni küçümsüyorsan—"
"Seninle dertleşmeye geldim."
Embéria yaklaştı ve kolunu ona doladı. "İstediğin kadar saçmalayabilirsin, mantıklı konuşmanı beklemiyorum. Bana bahsetmek istemediğin duygularını anlatmak zorunda da değilsin. Sadece... Yalan söylemeni istemiyorum. Sağlıklı bir şey değil bu."
(Kırılma noktası buydu, ah...)
Taufan güldü—az buz değil, kahkahalarla güldü. Embéria'ya yaslanırken, gülmeye devam etti. Mavi gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi; kahkahaları ise yavaşça hıçkırıklara dönüştü. Yüksek sesli ve içinizi sızlatan hıçkırıklara...
"Çok yoruldun, biliyorum... Özür dilerim, seni bu kadar üzeceğimi düşünmemiştim ama sen böyle biriydin." diye mırıldandı Embéria çocuğun saçlarını okşayarak (benden 7 ay büyük olduğunu unutun).
"Devam etmek istemiyorum, beni öldürsen ne olur?..." diye hıçkırdı Taufan, ellerini gözlerine bastırarak. "Acısız, ani bir ölüm olsun. Ölmek istiyorum, hikayelere dahil olmak istemiyorum, antidepresan kullandığım için dışlanmak istemiyorum, zayıf biri olmak istemiyorum... Beni kurtar, Embéria."
"Böyle söyleme." dedi Embéria gülümsemeye çalışarak ancak onun gözleri de dökülmemiş yaşlarla parlıyordu. "Seni seven çok fazla kişi var, eğer seni öldürürsem çok üzülürler. Ben de çok üzülürüm, yazarken ağlarım. Böyle söyleme bir daha, tamam mı? Güçlü kal..."
"Ama çok yoruldum... Yıllarca yaşasam bile bu sona ermeyecek, bitmeyecek..." Taufan tekrar hıçkırmaya başladı, bu seferki hıçkırıkları kaygı belirtisi olarak kesik kesikti.
"Taufan?... Taufan, nefes almalısın. Taufan!" Embéria ellerinin titrediğini hissetti, birinin yanında kaygı atağı geçirmesi, hıçkırarak ağlaması onu fena halde üzmüştü. Taufan'ın ellerini ellerinin arasına aldı ve sesi titreyerek, "H-hadi birlikte nefes alalım..." diye fısıldadı. "B-beni de kaygılandırıyorsun..."
"Embéria... Ben ölmek için çok gencim..."
"Evet ama ölmek istiyorsun." diye gülmeye çalıştı Embéria gergince.
"Ama çok yorgunum..." diye fısıldadı Taufan, ağlamaktan dolayı bitkin düşmüş, kendini Embéria'nın kollarına bırakmıştı.
"Ben de..." diye itiraf etti Embéria bitkince gülümseyerek. "Ama ara sıra mutsuz hissetsem de, küçük şeylerle mutlu olmayı biliyorum. Henüz bitmedi Taufan, henüz ölmedik. Hala bir umut var. Bir gün her şey geçecek, endişelenme..."
Taufan geri çekilip kızın gözlerinin içine baktı ve gerçek bir umut gördü. Embéria ise, onun gözyaşı izleriyle dolu yüzüne ve kızarmış gözlerine bakıp gülümsedi. "Seni seviyorum Taufan, en zorlandığım zamanlarda seni düşünüp tekrar mutlu olabiliyorum..."
"Sen tuhafsın... Ama ben de öyleyim..." diye mırıldandı Taufan, tekrar Embéria'ya sarıldı ve başını omzuna yaslarken, gözlerini kapattı.
"Yaşasın, uyuyoruz." dedi Embéria neşeyle. "Uyandığında evde olacaksın ama üzülme, ben seni her zaman hatırlayacağım—ve tabii sen de beni bir daha unutmayacaksın..."
Seni seviyorum Taufan... Elveda.
Son.
Embéria Aéris.
Öhöm öhöm, aynı kişi olduğundan emin miyiz? Ayyeeeee, kaçmalıyım o zaman! Bunu kasıtlı yazmış olsam da...
Aman neyse, Taufan'ı sevdiğim bir sır değildi. Sadece BAZI KİŞİLER -onlar kendini biliyorlar- beni Emily'e benzettikleri için Hali'yi daha çok sevdiğimi düşünüyorlar. Hali'yi seviyorum ama Taufan'ı sevmekle beraber, büyük bir sempati de besliyorum.
NEYSE. YAZARINIZI BOŞVERİN.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder