BLAZE İLE YEDİ GÜN- 2: FUTBOL

 2: Futbol

"Gempa, n'oluuuuur... Gitmek zorundayım!"

"Üzgünüm Blaze ama o ödevi yapmadan seni bırakamam. Yarın sınavımız var, biliyorsun."

"Ve turnuva da var! Gempağğğ..."

"Blaze. Hemen Solar'ın yanına git, daha fazla itiraz etme ve duygu sömürüsü de yapma."

"Yapma Blaze, etme Blaze..." diye söylendi Blae mutsuzca ve isteksiz adımlarla yukarıya çıktı. Solar ve Duri'nin odası yukarı çıkınca hemen sağdaydı.

Tık tık tık.

"Hey Sol... Orada mısın?"

"Evet, aradığınız Solar'a şuan ulaşılabiliyor. Neden?" diye bir cevap geldi içeriden—espri yapabildiğine göre ders çalışmıyordu veya makale okumuyordu (bilim makaleleri, ne sıkıcıydı onun için!)... Ne yapıyordu o zaman?

"Gempa ödevimi yapmamı söyledi." diye ofladı Blaze, içeri girerken.

"Ve?" Blaze'in de tahmin ettiği gibi, Solar ders çalışmıyor veya makale okumuyordu; sadece Halilintar'ın kendisine verdiği polisiye romanlarından birini okuyordu.

O içeri girince kitabı bir eliyle tutmaya devam ederken, kayan gözlüğünü düzeltti ve kaşını kaldırarak ona baktı. "Bunun benimle alakası mantıksal olarak sıfır."

"Ve duygusal olarak yüzde yüz. Bana yardım etmelisin—" diye başladı Blaze neredeyse sızlanırcasına ama Solar sözünü bitirmesine izin vermeden, "Hayır." dedi. Gayet sakince kitabını okumaya geri dönerken, "Sana yardım edecek başka birini bul." diye ekledi.

"Ama en iyi seçenek sensin!" diye sızlandı Blaze, ayaklarını yere vurarak. "Hali çok çabuk sinirleniyor, Taufan ve Duri de benim gibi yardım alarak ders çalışıyorlar—kaldı ki onlar da futbol antrenmanındalar. Ais ders çalışıyor mu emin değilim ama çalışıyorsa bile onunla ders çalışmaya dayanabileceğimi sanmıyorum. Gempa da beni buraya gönderen kişi zaten. Yapacak olsa kendi yardım ederdi değil mi?"

"Bir kereliğine de Hali'nin öfkesini tatmaya ne dersin? Hem öğrendiklerini de bir daha unutmayacağını garanti edebilirim." dedi Solar sırıtarak ve onu kapüşonlusundan yakaladığı gibi odadan dışarı sürükledi.

"Hayır! Hali çok fazla sinirleniyor ve beni de sinirlendiriyor!"

"Bir şey olmaaaz." dedi Solar muzipçe gülümseyerek ve Ori'ye ait odanın kapısından içeri başını uzattı. "Hey Pikachu. O çok (!) mühim vaktini biraz buraya ayırabilir misin?"

Yatağında uzanmış, telefonuyla meşgul olan Halilintar başını dahi çevirmeden, "Ne var küçük lamba?" diye mırıldandı.

"Blaze." Solar ayaklarının dibinde surat asan ve kendisine dil çıkaran kardeşine bezgin bir bakış attı. "Ders çalışmasına yardım etmeni istiyormuş."

"Muşmuşmuş! Ona inanma, istediğim falan yok! Beni buraya sen sürükledin!"

"O zaman odamda daha fazla durmanız gerekmiyor." dedi Halilintar ilgisizce ama bu onun ağa düşürme yöntemiydi.

"E-eeh, şey, yani—urgh, tamam! Yardımına ihtiyacım var! Memnun musun şimdi?"

"Eh, ben bir şey demedim." diye omuz silkti Halilintar ancak ağzından engelleyemediği bir kıkırdama kaçmıştı. "Neyse ne, gel buraya da bir an önce başlayalım."

"Hadi kolay gelsin size, ben kaçar~!" dedi Solar neşeyle ve onları yalnız bırakarak gözden kayboldu.

"Cidden bana yardım mı edeceksin, yoksa telefonuna mı bakacaksın?" diye sordu Blaze iç çekerek.

Halilintar esnedi, telefonunu komodinin çekmecesine attı ve doğruldu. Bir yandan gözlerini ovuşturarak, yanına oturmasını işaret etti. "Gel, kazık değilsin sen, korkma."

"İsh kau ni..." Blaze söyleneni yaptı ama hala mutsuzdu. Birincisi Halilintar'ın ders çalıştırma ve ödeve yardım etme yöntemlerinden şüpheleniyordu. İkincisi de... Futbol antrenmanını kaçıracaktı!

...

"Bacağını sallamayı kes. Neyin var senin?" diye homurdandı Halilintar ona sinirli bir bakış fırlatarak. Bir saatlik ders çalışma seansından sonra sabrı tükenme sınırındaydı.

"Antrenmanı kaçırdığım için stresliyim ve bunun için beni suçlayamazsın!" diye patladı Blaze kalemini bırakarak. "Sen de karate antrenmanlarını kaçırınca çok sinirleniyorsun, bilmiyorum sanki! Aynı şey!"

"Tamam be, ne kızıyorsun?" diye homurdandı Halilintar ve konuyu açıklamaya devam etti.

Neyse ki bu ders çalışma seansı kısa süre sonra sona erdi.

"Yo-ho~! Sonunda bitti~!" Blaze defter kalemlerini aldı ve bunu hiç beklemeyen Halilintar'a, "Teşekkürler Hali~!" diyerek gözden kayboldu.

Halilintar omuz silkti ve telefonuna geri döndü. O yapması gerekeni yapmıştı.

"Ben çıkıyorum Gempa~!"

"Ödevin bitti mi?" diye sordu Gempa, aceleyle ayakkabılarını ayağına geçiren kardeşini izlerken.

"Elbette!" diye karşılık verdi Blaze gücenerek ama oyalanacak vakti olmadığı için cevabını dahi beklemeden çıktı.

"Blaze, üstüne kapüşonlunu al, akşam hava serinleyecek—ah, gitti bile..." Gempa silueti gittikçe uzaklaşan kardeşine bakarken iç geçirdi, onu da artık o düşünemeyecekti doğrusu. Kendi başının çaresine bakacaktı.

Omuz silkti ve yüreğinin endişe dolu çığlıklarını duymazdan gelerek, oturma odasına geri döndü. Romanını okumaya devam etmek istiyordu... Ah evet, Taufan ona yeni bir roman hediye etmişti ve şükürler olsun Halilintar'ın polisiye romanlarına benzemiyordu.

...

"Hey millet, geldim!"

"Ah, hey Blaze!"

Diğer çocuklar neşeyle el sallarken, Blaze iki kardeşini -Duri ve Taufan- kendine çekti ve kulaklarına, "Ders seansından yeni azat edildim." diye fısıldadı. Üçü de güldüler ve beraber takımın yanına yürüdüler.

"Blaze de geldiğine göre artık eşitlendik." dedi onların antrenörü olan genç adam, Blaze'e uyarıcı bir bakış fırlatarak. "Takım düzenini bir kez daha anlatacağım, herkes dikkatli dinlesin..."

Taufan bir yandan gözünü ayırmadan antrenörü dinlerken, yanındaki Blaze'e doğru hafifçe eğilerek, "Hey Blaze, suratından düşen bin parça. Ders çalışma seansı çok mu kötüydü?" diye sordu.

"Pikachu ve 'mükemmel' ders anlatma yöntemleri. Bu işkenceyi asla unutmayacağım." diye homurdandı Blaze, kollarını kavuşturarak.

"Hihi, ama hakkını yemeyelim, Hali gerçekten çok iyi anlatıyor, bir şekilde aklıma sokmayı beceriyor." dedi Duri gülümseyerek. Sonra bir şeyi fark etmişçesine kaşlarını çatarak Blaze'e baktı fakat tam ona sormak üzereyken, antrenörleri düdüğünü uzunca çaldı.

"Evet takım! Şimdi herkes sahaya!"

Takım ikiye bölünecek ve karşılıklı antrenman amaçlı bir maç yapacaklardı. Takımı temsil eden grup oluşturulan düzen çerçevesinde sahaya dağılırken, karşı takım olan grup da rastgele bir düzen oluşturmuştu.

Duri Blaze'le aynı takımda kalırken, Taufan karşı takıma gönderilenlerden olmuştu ve bunun moralini bozduğunu anlamak zor değildi. Ciddi ve normal görünse de, mavi gözleri sadece kardeşlerinin anlayabileceği anlamsız bir ifadeyle parlıyordu ve kaşları çatıktı.

Blaze kendi kendine güldü ve topu kardeşinin olduğu tarafa sürdü. "Hey kardeşim, kendini bırakmaya da bırak, o zaman istediğim kadar gol atabilirim!"

Bu sözler, iyi bir savunma oyuncusu olan Taufan irkiltti ve gelen topu fark edince ayağıyla yakaladı.

Blaze kıs kıs güldü ve küçük bir çelmeyle topu kardeşinin ayaklarından teslim aldı. Ancak devam ederken ona dönmeyi ve zafer işareti yaparak göz kırpmayı unutmadı.

"Blaze!" Taufan öfkelenerek ayağını yere vurdu ve peşinden koştu ama kardeşi çoktan gol atmıştı.

"Goool~! Evvet!" Blaze neşeyle koştu ve kolunu Taufan'ın omzuna atarak, bunu beklemeyen çocuğu hızlıca döndürdü (başı dönecek kadar hızlı döndürdü ve bu durduktan sonra Taufan'ın sendelemesine neden oldu). "Eh, seni kızdırmaktan hoşlanıyor olabilirim ama sonuçta zaferimi yine seninle kutlayabilirim, değil mi?" dedi sırıtarak.

"Yürü git, pislik..." diye homurdandı Taufan onu ittirerek ancak kendisi de gülüyordu.

(Ne zaman pislik yazsam, aklıma Karadeniz lehçesindeki 'pisluk' geliyor, ehehe...)

"Hey kafana takma, alt tarafı bir antrenman." dedi Blaze gülümseyerekve bu da gerçek Blaze'di. Alayların altında saklanan nazik ve duyarlı bir çocuk (bunu ona söylerseniz sizi pataklar, biliyorsunuz).

"Ya yok be, kafama takmıyorum." diye güldü Taufan şakacı bir şekilde onu tekrar ittirerek ama elbette ki ikisi de bunun bir yalan olduğunu biliyordu, hem de en kuyruklusundan.

E tabii rol yapıyorsa Blaze de o role dahil olabilir, alttan alabilirdi.

"Peki öyleyse, o zaman"

Bu sahneye şahit olan Duri neşeyle ikisinin koluna girdi ve onları takıma doğru sürüklerken, Blaze'in sözünü tamamladı. "Oyuna devam~!"

...

"Fuhh... Ne yorucu bir gündü." diye iç çekti Taufan bitkin ama mutlu bir şekilde.

Üç kardeş, kızıl bir renge bürünmüş gökyüzünün altında, beraberce eve yürüyorlardı. Bir yandan da yanlarındaki topu sırayla paslaşarak sürüyorlardı.

"Yorucu filan değildi, sadece sen kendin için işleri zorlaştırıyorsun." dedi Blaze sertçe ve bu, gülümsüyor olmasına rağmen gerildiği her halinden belli olan Taufan'ın başını eğmesine neden oldu. "..."

Deminden beri kendisinden beklenmedik derecede öfkeli görünen Duri ikinci yedizin sol omzuna dokundu. "Hey Taufan" Ancak sözünün devamını getiremedi (Blaze izin vermedi XD).

"Eeeh, sen de bir şakaya gelmiyorsun!" diye çıkıştı Blaze gülerek ve Taufan'ın omzunu ittirdi. "Neşelensene biraz bee! Ödevimizi de yaptık, harika değil mi?"

Duri çaresiz bir lafa girme girişiminde daha bulundu. "Sadece sen"

Taufan başını kaldırıp ona tuhaf bir bakış attı. "Yaptık mı?"

Blaze gözlerini kırpıştırdı. "Yaptık ya?"

Taufan da gözlerini kırpıştırdı. "Ne zaman?"

"İşte deminden beri bunu anlatmaya çalışıyorum!" diye patladı Duri, diğer ikisini korkutacak kadar yüksek bir sesle. Taufan'a döndü ve parmağını Blaze'e doğrultarak, "Blaze ödevini bizsiz yapmış, anlamadın mı?" diye sordu.

"EhEHH?!?!" Taufan dehşet içerisinde ortanca yedize döndü ve, "S-sen... Söz vermiştin..." diye fısıldadı karanlık bir tonda.

"Ama ödevini"

"Bitirdin"

"Hem de bizsiz!" diye bağırdı iki kardeş de aynı andaaralarında söz verdikten sonra bu sözün bozulmasından pek hoşlanmazlardı. Hiçbiri.

"E-eeh... Unuttum?" Blaze gergince güldü ve kendisine üzgün bakışlar atan Duri'yle, Halilintar'ınkine benzer karanlık bir aurayla titreyen Taufan'ın omzunu okşadı. "Bunun için beni suçlamayın, Gempa ödevimi yapmadan kapıdan dışarı adım atmama izin vermezdi."

"Kendiliğinden yapmayacağını biliyoruz zaten." diye gözlerini devirdi Taufan.

"O değil de... Hava biraz soğudu mu oldu sanki?" diye sordu Blaze, yıldızların tek tük belirmeye başladığı gökyüzüne bakarak. "Bulut da yok ama... Sen mi bir şey yapıyorsun Fan?" (Rüzgar elementini kastediyor)

"Hayır, ben hava durumunu etkileyemem haşa yani, sen de..." Taufan güldü ve Blaze'in koluna hafif bir şaplak attı. "E tabii, kapüşonlunu giymezsen üşürsün. Bak bize, biz kapüşonlumuzu giyip geldik."

"Ah, unuttum..." diye ofladı Blaze ve bu diğer ikisinin gülmesine neden oldu.

"Oh, aklıma ne geldi... Bana ödevimde yardım eden Hali'ye küçük (!) bir sürpriz yapsak ne olur?" diye sordu Blaze sırıtarak. "Malum, ona teşekkür etmeliyim."

"Çift kale maç~!" diye bağırdı Duri heyecanla.

"Mantıklı~ bakalım Hali bu konuda da yetenekli miymiş?" dedi Taufan kötü kötü kıkırdayarak.

"Hadi gidelim!"

Onların eve geldiğinden habersiz, mutfakta -Taufan'ın kendisine bir özür olarak hediye ettiği kupayla!- kahve içmekte olan Halilintar, bitkin bir iç çekti. "Ah... Uykum var..."

Aslında o gün oldukça sakin geçmişti. Blaze'e ders verdiği vakit dışında enerji gerektiren bir şey yapmış sayılmazdı... Sahi, o üçü nerede kalmıştı?

"Assalamualaikum~! Biz geldik~!"

"Waalaikumussalam..." diye mırıldandı Halilintar kahvesinden bir yudum daha alırken. "Uyumak istiyorum..."

"A-ha! Buradasın Hali!" Trio Troublemaker Halilintar'ın karşısına geçti, üçü de sırıtıyordu.

"Senden bir isteğimiz olacak!" dedi Taufan neşeyle.

"Sanki kabul edecekmişim gibi..." diye homurdandı Halilintar şakağını ovuşturarakbaş ağrınız varken kardeşlerinizle uğraşmak çok yorucudur.

"Blaze'le çift kale maç yap Hali, lütfen~!" diye yalvardı Duri ama onun yalvarışı öylesine tatlıydı ki, Halilintar durup üç saniye gözlerini kırpıştırdı. "Ne"

"Hadi hadi~!"

Halilintar ne olduğunu anlayamadan, bordo kapüşonlusunun üstüne geçirildi ve bahçeye sürüklendi. Taufan ve Duri'nin ufak yardımları (!) dokunmuştu sanırım...

"Hehe, iyi maçlar!" dedi Duri neşeyle ve topu ortaya bırakıp kenara çekildi.

"Şurası benim kalem." dedi Blaze memnun -belki biraz ukala- bir ifadeyle ve arkasındaki iki bahçe arasındaki boşluğu göstererek.

"Ehııh, şurası da benim kalem o zaman." dedi Halilintar sersemce, arkasındaki mutfak kapısını işaret ederek. İçine düşürüldüğü oyun yüzünden hala kafası karışıktı.

"Ve maç başladı!" diye bağırdı Taufan ve eline yerde bulduğu kuru bir dalı alarak spikerliğe başladı. "Hali şuana kadar gördüğüm en tuhaf şekilde koşuyor, sanırım Yıldırım hızından sonra normal koşuya alışmakta zorlanıyor! Blaze ise tüm hızıyla Hali'ye doğru ilerliyor, çünkü Hali topu çoktan aldı. Ve Blaze topu Halilintar'ın ayaklarından kaptığı gibi~ kaleye koşuyor ve gooooooooool! Wo-hooo~!"

"1-0!" dedi Duri, elindeki kağıda hızlıca not alarak (başından beri hazırlıklıydılar anlaşılan).

"Ve şimdi top Hali'de. Hali hızla ilerliyor, acemice bir çalımlaaffedersiniz, demek istediğim -ehe, Hali kızdı-, ustaca bir çalımla topu Blaze'den kaçırıyor ve kaleye ilerliyor. Blaze şapşallık ederek Hali'ye arkadan çalım atmaya çalışıyor ve sonuç olarak topu kendi kalesine gönderiyorrrr!"

"Goool! 1-1!"

Maçın genel olarak böyle seyrettiğini söyleyebilirim. Tabii bir ara Halilintar, aşırı sinir bozucu yorumlar yaptığı gerekçesiyle Taufan'ı biraz patakladı ama bunun konumuzla pek ilgisi yok. Sonuçta burada Blaze İle Yedi Gün'ü yazıyoruz, Halilintar ve Taufan'ın Kavgaları'nı yazacak olsaydık maç yapmaları gerekmezdi. Sadece bir 'günaydın' bile bir kavga için yeterli olurdu.

Maç bittiğinde, Halilintar ve Blaze ter içerisinde kalmıştı ve yorgun olan Halilintar daha da yorgun görünüyordu.

"Hey, bu saatte dışarıda ne yapıyorsunuz? Güneş bile battı, siz hala dışarıdasınız!"

"Ehe ehe... Gempa romanı bitirmiş olmalı, sonunda bizi fark etti." dedi Taufan gülerek. "Geliyoruz Gemgem~!"

"Bu iyiydi ama değil mi?" diye sordu Blaze Halilintar'a bakarak ancak onunla göz göze geldiğinde kanı buz kesti.

Halilintar'ın kızıl gözleri karanlıkta, şapkasının altından tehditkar bir şekilde parlıyordu. "Beni bu oyuna sürüklediğin için iyi bir cezayı hak ediyorsun..."

"Ben ne yaptım kii?!" diye yakındı Blaze başını geriye atarak. Elbette ki o kabahatini gayet iyi biliyordu.

"Ooh, sana öyle bir öğreteceğim ki bir daha unutamayacaksın bile..."

"Uff, teslim oluyorum, kaçacak gücüm yok..." diye homurdandı Blazeters psikoloji etkisi oluşturmayı ummuştu ama bu kararı, onu kovalayamayacak kadar bitkin olan Halilintar'ın canına minnetti.

Parmaklarını çıtlattı ve onun korkunç sırıtışını fark etmemiş olan Blaze'in tepesinde dikildi. "Beni oyuna getirmek neymiş şimdi görürsün..."

"Hane? Ha-ha-ha-hayır, ben şaka yapıyordum! Hali, saçmalamaBAHAHAHAHASJHSH!"

Hayır, bunlar ölmekte olan Blaze'in acı dolu feryatları değildi. Aksine nefes bile almasına izin verilmeden gıdıklanan Blaze'in kahkahalarıydı.

Eh, Halilintar'ın yorgunken başvurduğu bir yöntem daha diyebiliriz. Zavallı Blaze'in halini sormayın lütfen, anlatmaya dilim varmaz.

Blaze kurtulunca rahatlayarak iç çekti. Gün sona ermişti. Şimdi her şeyden habersiz Ais'a her şeyi anlatmalıydı...

...Şey, bir de morluklarına buz tutmasını istemeliydi. Halilintar ona sinirlendiyse, kaba kuvveti daha çok tercih ediyordu.

Devam Edecek...

Evvet, sonunda bitirdim. Bilgisayarda bir takım arızalar vardı ve müsait değildim, bu yüzden yazamadım, kusura bakmayın. Yoksa perşembe günü yayınlamak istiyordum.

Hacebar'ın yazdığı versiyonunu, hatiyazi.blogspot.com'da, Blaze İle Yedi Gün etiketinde bulabilirsiniz.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11