POİSON NOİR- 6. BÖLÜM (REWRİTE)
Bölüm 6: "Kanı ve Gözyaşını Dök..."
"Kanı ve Gözyaşını dök derken? Dünyada trilyon tane kan çeşidi var, beyimiz hangisini rica etmişti?" diye sordu Taufan biraz alaycı bir tonda ve kuşkuyla 'Saklı Taş'ı süzdü. Üzerine yıldırım düştükten sonra parlamaya başlamış, sonra sönmüştü.
Şimdiyse, yedizler evlerinin salonunda toplanmış, bilmecenin üçüncü cümlesinde geçen unsurların ne olabileceği konusunda beyin fırtınası yapıyorlardı. Kanı ve Gözyaşını Dök...
"Bu gözyaşı soğan doğramaktan kaynaklanan bir gözyaşı olmamalı." dedi Solar düşünceli bir şekilde. "Eğer bu kadar basit olsaydı herhalde bilmece olmazdı... Bu gözyaşının bir özelliği olmalı... Belki de içten gelen bir kederden veya acıdan kaynaklanıyor olması gerekiyordur."
"Bunu nasıl bulabiliriz ki?" diye sordu Taufan, ellerini iki yana açarak. "Gözyaşı içten geliyor mu, gelmiyor mu bilemeyiz. Bunun için insanın kalbini bilmek gerekir."
"Sanırım buldum." dedi Ais sakince ve bu herkesin ona dönmesine neden oldu. O ise aldırmadan sakince devam etti. "Kan bizim kanlarımız ve Gözyaşı da bizim gözyaşlarımız. Kulağa mantıklı gelmiyor olabilir ama sonuçta denemekten zarar gelmez. Ayrıca Solar'ın da dediği gibi, gözyaşlarımız içten geliyor olmalı, göz damlasından değil."
"Böyle söylememiştim ama neyse..." diye homurdandı Solar kendi kendine, kollarını kavuşturarak.
"Bence bunu Iman yapabilir. Zehrin yayıldığı zamanlara hiç denk gelmedi ama bence denk gelirse hıçkıra hıçkıra ağlar." dedi Blaze sırıtarak. Zaman zaman aşırı saçmalasa da, bazen gerçekten parlak fikirler bulabiliyordu.
"Ama bu mantıklı değil." diye itiraz etti Solar. "Bu kadar kolay olmamalı..."
"Aish, denemekten zarar gelmeeez..."
Iman'ı çağırdılar. Kız Halilintar'ın durumunu öğrenince, tahmin ettikleri gibi gözyaşları sicim gibi aktı. Taufan, Blaze ve Duri bir kızın duygusallığına şahit olmanın etkisiyle, ağızları bir karış açık Iman'a bakakalırken, Solar taşı Iman'a yaklaştırdı ve gözyaşlarının taşın üstüne damlamasını sağladı.
Üstüne düşen gözyaşları üzerine Taş parlamaya başladı ve daha canlı bir renk aldı.
"İşe yarıyor..." dedi hepsi aynı anda.
Aniden salona giren Gelap (artık tarih oldu), bir süre çekingence onlara baktı. Onu fark ettiklerinde, çekingence, "A-abang Hali'ye... Bir şey oldu..." dedi.
(Y: Gelap doğası gereği çekingen bir çocuk ve yedizlerden... Bir veya iki yaş kadar küçük olması lazım, hatırlamıyorum, hehe)
"Ne?" Baş Belası Üçlü durumu anlamaya çalışırken; Gempa, Ais ve Solar yukarı kata koşmuşlardı.
Halilintar öncekilerden daha kötü bir durumdaydı. Titremesi yok denecek kadar azdı fakat acı çok fazla olmalıydı. Yatağında -öyle olmalı, hatırlamıyorum kii :)- kıvrılmış, örtüyü başına kadar çekmişti. Sadece yüzü dışarıdaydı—o da nefes almak için. Kaşları çatıktı ve o an kendisine bir şey söylense bile, tepki vermeyecek gibiydi. Kızıl gözlerindeki bakış donuktu.
(Y: Ah, özlenen o Hali angstttt...)
Şuana kadar pek bir bilgisi olmayan Iman, yatağın başucunda diz çöktü ve kardeşinin başını okşadı. Diğer elini uzatarak taşı istedi.
Taşı alınca, yatağın yanındaki komodinden küçük bir çakı çıkardı -kime aitti sahi?- ve kardeşlerin şaşkın bakışları altında Halilintar'ın parmağında ufak bir kesik açtı. Kesik ince ince kanamaya başlarken, Iman zaten yarı baygın olan kardeşinin parmağını taşın üzerinde tuttu.
Kan Taşa damladığı anda, büyük bir değişim oldu. Taş artık yeşil değil, kırmızıydı.
"Vay... Iman, bunu nasıl bildin?"
"Sadece içgüdülerimdi..." dedi Iman sessizce. Başka bir şey demedi ve alçak sesle inleyen Halilintar'ın başını okşamaya devam etti.
Halilintar'ın acı nöbeti sona erdiğinde, gece çökmüştü.
Nöbetten sonra hemen uyuyan Halilintar, gecenin ikisinde gözlerini açtı. Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, ne olduğunu hatırlamıyordu ama bacakları uyuşmuştu. Tuhaf ama tanıdık gelen uyuşukluk, düşündüğü şey olabilir miydi?
Üzerindeki örtüyü attı ve eşofmanını dizine kadar sıyırarak baktı. Gördüğü şey onu dehşete düşürdü, desenler bacaklarına kadar yayılmıştı.
Bunun bir rüya olduğunu umdu.
Bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı ve çenesini sağ avucuna yaslayarak karanlıkta öylece durdu.
"Pikachu?"
Gözleri tanıdık sesin sahibini aradı, kim olduğunu görünce ise, keyifsizce bakışlarını çevirdi.
"Sana dediğimi biliyorsun, gıcık."
"Urgh, şuan seninle uğraşmak istemiyorum... Uyumaya geri dön sönük meşale."
(Y: ah, en sevdiğim lakap geri döndüüü)
Blaze suçlu bir gülümsemeyle, daha doğrusu sırıtışla odaya girdi. En büyüğünün ona dik dik bakmasına aldırmadan yatağa, yanına çöktü. "Uyuyamamış gibi görünüyorsun."
"Valla mı?" diye homurdandı Halilintar surat asarak. "Hiç haberim yoktu."
"Yani... Sen genellikle uyku problemleri çeken biri değilsin." diye mırıldandı Blaze sırıtarak. Ancak sonra sırıtışı daha sönük, daha karamsar bir şeye dönüştü. "Ama öleceğini bildiğinde durum değişiyor sanırım, değil mi?" diye sordu onu irkilterek.
"Öleceğimi de nereden çıkardın, aptal?" diye çıkıştı Halilintar fısıltıyla ama içten içe, o da bu ihtimali biliyordu.
"Her şey ortada..." dedi Blaze omuz silkerek, kardeşinin öleceğini bilen birine göre fazla rahat ve neşeli görünüyordu.
"Fazla memnunsun." diye homurdandı Halilintar, kardeşinin onu umursamamasına sinirlenmemişti, hayır. Sadece... Ölümden bu kadar kolay bahsetmesi onu rahatsız etmişti.
"Ölmeyeceğinden de eminim aslında... Bu yüzden kafama takmıyorum." dedi Blaze çocuksu bir tavırla, ancak ifadesi gayet ciddiydi. Başını ona çevirdi, kehribar gözlerinde gururlu bir gencin bakışı değil, endişeli ama bunu öfkeyle örtbas etmiş bir kardeşin bakışı vardı. "Umarım sözünü tutarsın."
"Söz verdiğimi hatırlamıyorum." dedi Halilintar huysuzca ancak Blaze ısrarla ona bakmaya devam edince, iç çekerek başını salladı. "Pekala pekala... Söz veriyorum... Kalacağım."
"Kalmazsan ödeşiriz." dedi Blaze sinirli bir tavırla ve kalkıp, odasına geri döndü.
Halilintar ise kendi kendine gülümsedi ve uyumaya çalıştı—huzursuzluğu dağılmıştı.
Peki...
...Sözünü tutabilecek miydi?
Devam Edecek...
Ehe ehe, uzun zaman oldu değil mi? Bu ara çok yazasım olmadığı için yeni bir şeyler yazmıyorum. Hazır bulmuşken bunları yazıyorum, iyi değil mi?
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder