KAYIP FIRTINA SİDE STORY- TAUFAN

 The Secret Behind Taufan's Silence:

The Secret Behind Taufan's Silence:

Taufan, Halilintar geri döndükten sonra son derece soğuk ve ilgisiz davranmaya başlamıştı. Görünüşe bakılırsa, Halilintar'ı umursamadığı düşünülebilirdi ama aslında Taufan bunu umursuyordu. Bu taklitçiyle görülecek bir hesabı vardı. Ama planını devreye sokabilmesi için, sevgili ikizinin okula başlaması gerekiyordu...

Ah, aslında buna gerek yoktu! Sadece baş başa bir eğitim bile yeterli olurdu... Kazara bir hareket ve çat! Halilintar'ı taklit etmeye çalışan gencin bedenini paramparça edebilirdi. Onu kandırmaya çalışmanın bedelini ödetebilirdi.

Haz duygusuyla sırıttı. O genç gününü görecekti.

...

Halilintar için sıradan bir gündü o gün. Sabah kalktı, duş aldı, Gempa'nın -bir not aracılığıyla- giymesini belirterek yatağın üzerine bırakmış olduğu kıyafetleri giydi, mutfağa indi, kahvaltı etti vs. vs. vs...

Tüm bunları yaparken yalnızdı, diğerleri okula gitmişlerdi.

Kahvaltıdan sonra çıkardığı küçük çaplı bulaşık yığınını yıkarken, dalgınlıkla tabaklardan bir tanesini fazla gevşekçe tuttu. Köpüklü tabak eşit derecede köpüklü ellerinin arasından kayıverdi ve o telaşla yakalamaya çalıştığı halde, büyük bir şangırtıyla yere düştü... Kırılmıştı.

"Ah... Bu iyi değil..." Halilintar ne yapacağını bilemeden kalan bulaşıklara ve kırılan tabağa baktı. Önce kırıkları toplamalı ve burayı temizlemeliydi...

Böylelikle bulaşıkları bıraktı ve kırık tabak parçalarını toplamaya koyuldu. Bugün sakarlığı tutmuş olmalıydı, tabakları toplarken kırmızı bir şeyin parçaları lekelediğini fark etti ve elini kontrol ettiğinde, sağ elinin kenarının kanadığını gördü. "...Kırıkları toplarken elimi kesmiş olmalıyım."

Elini yumruk yaptı ve bu daha fazla kan akmasına neden oldu.

İlk yardım çantasını aramak için yukarı çıkacaktı ki, duraksadı. Kan aniden ona... Bir şeyi anımsatmıştı.

"Hayır—li... Sen—kalac—"

Halilintar gözlerini kırpıştırdı. Zihninde yankılanan sesleri algılamaya çalışırken, başına keskin bir acı saplandı.

Kanın yüzüne bulaşmasına aldırmadan, başını tuttu ve yere çökerken, yüksek sesle inledi. Görüşünde siyah noktalar oluşmaya başlamıştı.

Sonra noktalar çoğaldı ve...

"S-sen... Noir...?" diye fısıldadı Halilintar istemsizce, Noir'le göz göze gelirken. Onun nasıl burada olabildiğiyle ilgili bir fikri yoktu, bildiği tek şey şuan burada olmasını istediği son kişinin o olduğuydu.

Başını kaldırıp etrafına baktığında, kollarını gördü. Zincirlenmişti. Hissettiği ağırlığa bakılırsa ayakları da öyleydi.

"Hmm, zarar görmüşsün...?" dedi Noir şaşkın bir tonda ve Halilintar'ın yarı yarıya kırmızıya boyanmış elini tutup inceledi. "Dikkatli ol tatlım... Kendine zarar vermen senin için tehlikeli olabilir..."

Halilintar onun neyi kastettiğini anlamaya çalışırken, serbest kaldığını hissetti ve bu dizlerinin üzerine düşmesine neden oldu. Acıdan ve sürekli kan kaybetmekten olmalıydı ki, başı dönüyordu.

"Güle güle tatlım..."

Halilintar başını kaldıramadı. İstediği dışında akan gözyaşları, yüzüne bulaşmış olan kanla birleşince çok grotesk bir görüntü oluşturmuştu.

"Kendini yıpratmaya devam et... Ben bundan yalnızca hoşlanırım."

...

"Ha?..." Halilintar bitkince başını kaldırdı. Mutfağa geri dönmüştü ve yere çökmüş haldeydi.

Elindeki kan halıya da damlamış ve lekelemişti.

Halilintar elini göğsüne bastırırken, ağlama isteğini bastırmasını umarak öksürdü. Az önce ne olduğu hakkında bir fikri yoktu ama acı vericiydi.

Elini sardıktan sonra, bahçeye çıktı.

Bahçe eskiden olduğundan daha güzel, daha bakımlı görünüyordu. Yetişkinliğe bir yaş daha yaklaşmış olan Duri'nin bahçe zevki hayret verici derecede iyiydi. Bahçe duvarlarını kaplayan sarmaşıklar, çitlere dolanmış fideler... Ah, ve uzaydan getirdiği bitkileri barındırdığı seralar!

Ama Halilintar ağacı seviyordu. O büyük, şefkatli gölgesi altında oturmak en sevdiği şeydi.

Ağacın altına çökerken, içine gömdüğü hıçkırıkları, kelimeleri ve duyguları bastırmak için uğraşmayı bıraktı.

"Ölmek istiyorum... Ölmek istiyorum... Keşke gelmeseydim... O kadar..." Düşüncesizce, yüksek sesle duygularını dile dökerken kontrolsüzce hıçkırmaya devam etti.

(Y: Şöyle bir not düşeyim. Hali'nin hıçkırdığından bahsettiğimde, sesli ağladığını düşünmeyin. Evet hıçkırıyor ama ses çıkmıyor, nefesi kesilince bir 'hhh' oluyordur en fazla. Uf ne açıkladım ya, devam...)

Ancak kendisini izleyen bir çift gözden habersizdi...

"Biliyordum... Bir şeyler saklıyorsun..."

Bunu fısıldayan kişi, koyu mavi gözlerinde soğuk bir parıltı olan Taufan'ın ta kendisiydi. Ağacın dallarına oturmuş, Halilintar'ı izlemekteydi.

(Y: Okuldan nasıl kaçtığını sormayın.)

Rüzgar güçleriyle yavaşça yere süzüldü ve sessizce çimenlere indi. Halilintar başını kaldırana kadar, çıtını çıkarmadan bekledi.

Halilintar dizlerine yasladığı başını kaldırınca ve Taufan'la göz göze gelince doğru düzgün şaşıramadı bile. "Ta-Ta-Taufan, sen nasıl—" Sonra sustu ve perişan yüzüyle, şişmiş ve kızarmış gözlerini saklamak için başını eğdi.

"Seninle düello yapmak istiyorum." dedi Taufan umursamaz bir ifadeyle rüzgar kütlelerine bakarak. "Eğer sen kazanırsan duyduklarımı söylemem..."

"P-peki ya sen kazanırsan?..." diye sordu Halilintar, cevaptan korkarak.

Taufan'ın yüzünde, samimi tebessümüne hiç benzemeyen, yapmacık bir gülümseme belirdi. Elini hızla yumruk yaparak rüzgar kütlelerini yok ederken, Halilintar'ın ürpermesine neden olan bir bakış attı. "Bana sakladığın her şeyi itiraf edersin."

"Bir şey saklamıyorum." diye karşı çıktı Halilintar ancak Taufan ona inanmadığını belli eden bir ses çıkarınca, iç çekti. "Kabul. Ama bir şey öğrenemeyeceksin, çünkü hiçbir şey saklamıyorum."

"Hmmmm? Bunu terleyerek ve son derece gergin bir ifadeyle söylemen ne kadar manidar!" dedi Taufan gülerek. Ancak hemen ardından keskin bir bakış attı. "Sana inanmıyorum ve inanmayacağım da. Gerekirse o sırlarını senden söke söke alırım. Eğer beni hatırlıyorsan söylediğimi yapacağımı da biliyorsundur."

Halilintar tekrar iç çekti ve Taufan'a yorgun ve çaresiz bir bakış attı. "Çıplak elle mi dövüşeceğiz, yoksa element güçlerimizle mi?"

"Güçlerini kullanabileceğinden şüpheliyim." dedi Taufan ciddiyetle ama gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. "Çıplak elle dövüşeceğiz."

Taufan'ın Judo ve karate eğitimi aldığına dair doğru bir hisse kapılan Halilintar yutkundu ama başını salladı. "Pekala."

İkisi de pozisyon aldılar ve son derece düzgün bir dövüş başladı. Halilintar gözlerini Taufan'ın gözlerinden ayırmıyordu. Rüzgar elementinin gözlerindeki parıltı azalmamış, aksine artmıştı. Gözlerinin kenarları, neredeyse alaycılıkla denebilecek şekilde kıvrılmıştı. Hareketleri çok hesaplıydı, çok düzenli ve seriydi. Elementini ve kılıçlarını kullanmada ustalaşmış Halilintar ona yetişmekte zorlanıyordu.

Sonunda yorulmaya başladığında, kendini savunmakta güçlük çekmeye başladı. Bırakın atağa geçmeyi, darbe bile alıyordu.

İstemsizce birkaç adım geriledi.

Taufan'ın aradığı fırsat ayağına gelmişti. Sadece vurmak için ileri atılıyormuş gibi göründü ama altında başka bir niyet yatıyordu.

Vuruşu Halilintar'ın göğsüne çarptı ve zaten hassas bir dengede olan Halilintar yere düştü.

"Nakavt." diye fısıldadı Taufan çılgın bir tonda, kardeşinin üzerine çökerken.

"Hah?... N-ne yapıyorsun, üstümden in..." diye fısıldadı Halilintar nefes nefese ve onu ittirmeye çalıştı. Ancak az önceki dövüşten sonra zayıf düşmüştü.

Taufan parmaklarının arasındaki rüzgarla oynarken, düşünüyormuş gibi yaptı. "Hmmm, şimdi seni öldürsem, sonra bunu kaza gibi göstersem... Kim bilebilir ki?"

Halilintar dehşete düşerken, Taufan gülümsedi ve hafif bir rüzgarla saçlarını okşadı.

"B-bunu yapmayacaksın..." diye mırıldandı soğukkanlılıkla gözlerinin içine bakarak.

"Henüz değil... Ama eğer..." Taufan sustu ve yumruğunu sıkarak, Halilintar'a sertçe baktı. "Bir gün gerekirse yapabilirim ve yaparım da... Sen Halilintar olamayacak kadar bambaşka birisin ve... Eğer gerçekten beni kandırıyorsan... Bu sana çok pahalıya patlar... Hem buraya ait olmayan birini buradan göndersem ne olur ki?"

Taufan iç çekti ve kalktı. Ona küçümser bir bakış attı. "Şimdilik kurtuldun. Ama bir dahaki sefere bu kadar şanslı olamayabilirsin... Sonuçta henüz sırlarını itiraf etmedin."

O giderken, Halilintar rahatlayarak tuttuğu nefesini verdi. Gerçekten ucuz atlatmıştı.

Ancak bu Taufan'ın onunla ilk uğraşması olmayacaktı.

Son.

Embéria Aéris.

Merak edenler için söyleyeyim, bu olay Halilintar geldikten sonraki gün yaşandı. Taufan fazla vahşi görünüyorsa onu mazur görün :D Kendince sebepleri var.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11