LİES-- BÖLÜM 16
/Taraf: Erin'in Gülü\ 16:
Üç yıl geçmişti. Koskoca üç yıl. Ama Halilintar sanki üç gün önce gelmiş gibi hissediyordu. O kadar uzun süre geçmiş olamazdı, daha yeni gelmemiş miydi?
Üç yıl geçtiğini ona Taufan söylemiş, heyecanla yanına gelip takvimi göstermişti. Kendisi asla bu tarz şeyleri aklında tutmazdı...
Ah, evet... Taufan'la olan ilişkisi artık iyiydi. Üç yıl sonunda ne değişmemişti ki zaten?
Piyano çalabildiğini bilen tek kişiler, koruyucu ebeveynleri ve kurstaki insanlardı. Ancak on üç yaşında bastığı sene, Taufan'a bu sırrını açmış ve birlikte bir parça çalmayı önermişti (bunu yaptığına hala inanamıyordu). O sene, ikisi birlikte ailelerine küçük ama güzel bir konser vermişlerdi.
O olaydan sonra, Taufan'la daha da yakınlaştı. O da kendisine yakınlaşmış olmalıydı, eskiden sesini yükselttiğinde ürkerdi, şimdiyse yalnızca, "Sakin ol Lin, sen bağırmasan da seni duyabiliyorum." diyor ve gülüyordu.
Eh, Taufan'ın geçmişini hala bilmiyordu ama artık iyileştiğini anlamak zor değildi. Eskiden Taufan çok kendi halinde, çok sessiz ve ürkekti. Dokunulmaktan hiç hoşlanmazdı. Yüksek seslere karşı hassasiyeti vardı, biri yanında bağırdığında heykel gibi kaskatı kesilirdi.
Şimdiyse sürekli gülümseyen, sık sık şakalar yapan, neşeli ve kesinlikle dokunsal bir gençti. Açıkçası imreniyordu, çünkü kendisi hala dokunulmaktan hiç hoşlanmıyordu. Gerçi hiçbir zaman hoşlanmamıştı, yani belki de onun için bu normaldi. En azından birisi elini falan tutunca artık midesi bulanmıyordu.
Ve şimdi... Halilintar şuan için ne diyeceğini bilemiyordu. İyi, çok güzel bir hayatı vardı ama... Boştu. Ailesi çok sevgi dolu insanlardı, kardeşleri de gayet iyi gençlerdi ama... Yakın hissetmiyordu. Yine Taufan'ın yanında bir nebze daha iyi hissediyordu fakat nedense diğerlerinin yanında o kadar iyi hissetmiyordu.
Bunu sorgulamayı uzun zaman önce bırakmıştı.
Son zamanlarda sebepsiz bir şekilde her şeye olan ilgisini kaybetmişti. Kursa gittiği günler dışında piyano çalmıyordu, kitap okusa bile okuduğunu anlamıyor, dikkatini satırlara veremiyordu. Devamlı bir hayal içerisinde gibi etrafta dolanıyordu. Özellikle düşündüğü bir şey yoktu ama insanlar sorduğunda da kılıf bulmayı becerirdi.
Nitekim evden bir süreliğine ayrılma fikrini de, bu anlamsız düşünme zamanlarından birinde buldu. Evden bir süreliğine ayrılmak, elbette 'kaçmak' başlığı altındaydı. Kendisini barındıran ve çocukluğunda gördüğü şefkati gösteren ailesine minnettardı ama biraz mola vermek istiyordu. Yalnızlığa ihtiyacı vardı. Taufan'dan bile uzak duracaktı, en azından zihnini dinlendirene kadar.
Bir akşam, herkes yattıktan sonra, sessizce yatağından doğruldu ve çantasını hazırlamaya koyuldu. Lazım olan her şey; kıyafet, biraz su ve biraz atıştırmalık. Zaten çok uzağa gitmeyecekti, bu yüzden fazla yiyeceğe ihtiyacı yoktu. Sadece kıyafetlerini dikkatli seçmeliydi.
"Hali?... Bu saatte ne yapıyorsun?"
Halilintar kaskatı kesildi, bu Taufan'ın sesiydi. Yavaşça başını çevirip baktı.
Taufan dirseklerinden destek alarak doğrulmuş, bir gözünü ovuşturarak kendisine bakıyordu. Tamamen uyanık olduğu bile şüpheliydi.
Öyleyse onu geçiştirmek kolay olacaktı.
"Sadece bir şey arıyorum kardeşim." diye mırıldandı gülümsemeye çalışarak—ki bu yalan sayılmazdı. Yanına alacağı kıyafetleri arıyordu.
"Ha... Peki..." Taufan'ın kendini tekrar yatağına bıraktığını duydu. Az sonra uykuya daldığını belirten derin nefes sesleri gelmeye başlamıştı bile.
Halilintar istemsizce -sessizce- kıkırdadı. Taufan on altı yaşına gelmişti, kocaman delikanlıydı ama hala o kadar komik davranışları oluyordu ki...
Neyse—çantasını hazırlayıp yatmalıydı. Yarın sabah erken kalkmalı ve kimseciklere belli etmeden evden çıkmalıydı.
...
"Pişman olmak için çok geç... Pişman... Pişman olma..."
Bu sayıklayan kişi, Halilintar'dan başkası değildi. Kötü bir kabusun içindeydi; evini sonsuza kadar kaybetmiş ve sokakta aç açıkta kalmıştı. Yanında çok az yemek ve çok az su vardı ve kıyafetleri de azdı. Mecburen dilenmek—
"Hııı—!" Halilintar nefes nefese doğrulurken, gözlerini hızla açtı.
"Oh... İyi misin?" Kendisini uyandırmaya çalışan Taufan yavaşça elini omzundan çekti. "Kötü bir rüya görüyor gibiydin."
"Ugh... Öyle ama boş ver." diye homurdandı Halilintar keyifsizce ve bu tepkisine sadece kibarca gülümseyerek karşılık veren Taufan'ı umursamadan, banyoya gitti. Erken kalkmayı başaramamıştı! Planını bir gün daha ertelemek zorunda kalacaktı!
Ne var ki buna gerek kalmadı. Herkes evde olduğundan, ebeveynleri hep beraber bir şey yapmayı teklif etti. Halilintar ve Taufan bazen tüm bu aile etkinliklerine dahil olur, bazen olmazlardı. Halilintar o gün geride kalmayı tercih etti, Taufan ise dahil olmayı...
Ve böylelikle, hepsi salonda film izlerken, Halilintar kaçmayı başardı. Oldukça kolay olmuştu bu.
Ve temiz hava. Özgürlük.
Hava biraz sıcaktı, bu yüzden kapüşonlusunu çıkartmak zorunda kaldı. Biraz koşacaktı. Nereye gideceğini zaten biliyordu.
Siyah, demir kapısının önünde durduğu yapıya baktı, görünüşü okulu andıran yetimhane. Çocukken kaldığı yetimhane...
"Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?"
Halilintar ciddiyetini korumaya çalıştı, bu müdire... Erin'den sonraki müdirenin ta kendisiydi. Daha yaşlı görünüyordu sadece.
"Merhaba." dedi gülümseyerek—kekelemediği için şükredecekti ancak bir sonraki cümlede kendisini batırmayı başardı. "Ba-bayan Yuki siz misiniz?"
"Evet, benim. Sen kimsin bakalım?" diye sordu kadın gözlüklerini düzelterek. Anlaşılan henüz reşit bile olmadığını anlamıştı ki, sizli bizli konuşmayı bırakmıştı.
"Beni hatırlamadınız mı?" diye sordu Halilintar gülmemek için dilini ısırarak. Bayan Suzuki buraya genç bir kadın olarak gelmişti ve Halilintar'la en çok uğraşmak zorunda kalan kişilerden biriydi.
"Bir bakayım..." Bayan Yuki eğildi ve Halilintar'ı dikkatle inceledi. Gözlerinin kırmızı renkte olduğunu fark edince, hafifçe başını salladı. "Oh, anlıyorum. Sen Halilintar'sın, değil mi?"
Halilintar başını hafifçe eğerek onayladı.
"Ne kadar büyümüşsün." dedi Bayan Yuki sakin ama şefkatli bir sesle. "Burada koşturduğun günleri hala hatırlıyorum... Sürekli başımıza bela açtığın için seni sık sık Erin'e şikayet ederdim."
Halilintar gülümsedi ve ellerini önünde birleştirdi. Yıllar sonra yaşlı akrabalarından biriyle karşılaşmış gibi gibi hissediyordu; mahcup, utangaç ve çocuksu. Eh, Bayan Yuki de o yaşlı akraba oluyordu. "Ne kadar büyümüşsün." diyen.
"Ne için buradasın?" diye sordu Bayan Yuki Halilintar'ın siyah saçlarını okşarken.
"Sadece ziyaret etmek istedim, hepsi bu." dedi Halilintar, Bayan Yuki'den gördüğü şefkat onu daha iyi hissettirmişti.
"Peki. İçeri gel."
Halilintar onun yanında içeri girerken, heyecanın dalga dalga vücuduna yayıldığını hissetti. Onun yokluğunda neler değişmişti—ah.
"Gittiğin yerde yaramazlık yapıyor musun?" diye sordu Bayan Yuki, içeri girerlerken. Ses tonu sakin olsa da hafif bir alaycılık seziliyordu.
"Hayır, oldukça iyi uyum sağladım." dedi Halilintar ancak gülümsemesi yavaşça silinmişti. "Sadece... Sanırım Erin annemi özlüyorum."
"Bu normal, o senin süt annen." dedi Yuki hafifçe gülümseyerek. "Bazen ben de onu özlüyorum... Ne kadar iyi bir kadındı... Zavallı eşi ölünce hayat onun için çok zorlaşmıştı..."
"O... Eşini mi kaybetmişti?" diye sordu Halilintar şaşkınlıkla. "Ben... Bunu bilmiyordum."
"Bazı kişiler dışında kimseye söylemedi zaten. Yeni bir dedikodu oluşmadan önce yetimhaneyi devretti ve bir köşeye çekilmeyi tercih etti."
İçeri girdikleri anda tüm sessizlik yok oldu. Çocukların neşeli gülüşleri veya ağlamaları ve konuşmalarla dolu bir yetimhanedeydiler şimdi.
Halilintar neşeyle kendisine gülen bir kız çocuğunun başını okşadı ve ona gülümsemeyerek karşılık verdi.
"Sen burada yeni misin?" diye sordu kız onun elini tutarak.
"Yok, ben sadece misafirim." dedi Halilintar gülümseyerek. "Güle güle."
"Güle güle." dedi kız neşeyle. "Ama beklee, Arish abimle tanışmadın!"
Halilintar kaskatı kesildi ve kıza dönmeden önce bir an tereddüt etti. "Ki-kim dedin?"
"Arish abim. Onunla da tanışmalısın. Çok iyi biridir." dedi kız gülümseyerek, Halilintar onun masumluğundan mı, yoksa Arish'ten mi şüphelenmesi gerektiğini bilemedi. Yine de Bayan Yuki'ye izin ister bir bakış attı.
"İstediğin gibi dolaşabilirsin, burası senin evin sayılır." dedi Bayan Yuki. "Çıkacağın zaman bana haber ver."
Halilintar kızın kendisini sürüklemesine izin verirken, kötü bir his içini sarmıştı. Stresli olduğunda olduğu gibi, midesi bulanmaya başlamıştı.
"İşte, burası onun odası!" diye bağırdı kız neşeyle ve kapıyı açıp içeri daldı. Tabii peşinden onu da sürükleyerek...
Halilintar on yaşının belası olan kişiye bakamadı bile. Sadece başını kıza doğru eğdi ve bekledi, ilk konuşan olmak istemiyordu.
"Bu kim, Hana?"
Bunun üzerine kız masum bakışlarını ona çevirdi. "Adın ne?"
Halilintar başını kaldırdı ve eski düşmanının koyu kahverengi gözlerinin içine baktı. "Halilintar."
Uzun bir sessizlik oluştu, bir tuhaflık olduğunu anlayan Hana da susmuştu.
Neden sonra Arish çalışma masasından kalktı ve tam önünde durdu. "Oh... Erin'in Gülü. Seni buralara hangi rüzgar attı?"
Halilintar sessizce ona baktı. Belki de azılı düşmanı... İyi bir dosta dönüşecekti.
Devam Edecek...
Ehhhh, iyi gidiyoruz sanırım?
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder