LİES- BÖLÜM 19

 /Taraf: Mavi Kelebek\ 19: Arish

"Yapmaaaa!"

"Ya Allah—" Halilintar korku içinde doğruldu. O da neydi? Kim bağırmıştı?

Karanlığın içerisinde olmasına rağmen, az önceki bağırışın Taufan'a ait olduğunu anlamıştı. Ağabeyi yatağında huzursuz bir şekilde kıpırdanıyordu.

"Hali? O kimin sesiydi?"

"Bir şey yok Gempa, endişelenme." dedi Halilintar sakince, Taufan'ın kabustan uyandıktan sonra ne yapacağını bilemediği için, Gempa için en iyisi uyumaya devam etmesiydi.

"Peki..." Gempa uyumaya geri dönerken, Halilintar yatağından inip, Taufan'a yaklaştı. Omzunu hafifçe sarsarak onu uyandırmaya çalışırken, "Taufan, kalk..." diye fısıldadı.

Taufan uyandı— fakat nefes nefeseydi, sanki uzun süre nefesini tutmuş gibiydi. Onu fark edince gözlerini kırpıştırdı. "Hali? Sabah mı oldu?"

"Sence? Sabah olmuş gibi mi görünüyor?" diye fısıldadı Halilintar alaycı bir tonda. "Neyin var?"

"Hiç, öyle..." dedi Taufan ve başını yastığına gömdü. "Neyse... Hadi uyumaya devam edelim... Sen de git yat..."

"Alaaah, beraber sarılıp uyurduk ne güzel?" dedi Halilintar sahte bir hayal kırıklığıyla ama onun hiç de eğlenmediğini bildiği için, uzatmadı. Anlayışla omzunu sıvazladıktan sonra, uyumaya geri döndü.

Taufan onun uyuduğundan emin olunca, tuttuğu gözyaşlarını bıraktı. Çocuk gibi ağlayıp durmak gerçekten kötü bir durumdu ama zaten bir tarafı hiç büyümemişti. İçinde hem insanların tanıdığı on altı yaşındaki Taufan hem de dokuz yaşındaki Taufan vardı. Ama dokuz yaşındaki Taufan'ı kimseye göstermiyordu.

Hıçkırıklar arasında uykuya dalmadan önce, "Belki de bir kez olsun Arish'le konuşmayı denemeliyim..."  diye düşündü.

...

Ertesi sabah kalktığında kendini daha kötü hissediyordu. Bir kabus bu kadar etkileyebilir miydi? Etkileyebiliyordu işte.

Taufan iç çekti ve banyonun aynasında kendine baktı; gece o kadar ağladıktan sonra gözleri şişmişti. Görünüşünü sorun etmiyordu ama sorulara maruz kalmasına neden olacaktı...

Elini yüzünü yıkadıktan sonra odalarına geri döndüğünde, Halilintar'ın da uyanmış olduğunu gördü. Yani sadece uyanmıştı, yatağından kalkmamıştı...

"Günaydın..." diye mırıldandı Halilintar, esneyerek. "Daha yeni uyandım ama geceden sonra pandaya benzediğini görebiliyorum. İlginç, değil mi?"

"Hıı. Çok komik." diye homurdandı Taufan ve onun yatağının üstüne çıkıp, yattığı yerden kendisine sırıtan kardeşine karanlık bir bakış fırlattı. "Şimdi kendimi senin üzerine bırakıp seni ezmek vardı ama neyse..."

"Ya yürü git, in aşağı..." diye söylendi Halilintar ve ayak ucunda duran Taufan'ı tekmeleyerek aşağı ittirdi. "Bu kadar sinirlenecek ne var anlamıyorum..."

"Travmanı rüyanda tekrar yaşasaydın sen de huysuz olurdun sanırım." dedi Taufan ona dilini çıkararak ve kendini yatağına bıraktı.

"Eh... Tamam tamam, özür dilerim. Haklısın, ben de öyle davranırdım." diye itiraf etti Halilintar suçlulukla gülerek. "Senin için kötü olmuş ama. Eğer istersen annem terapi seansını daha erkene alabilir, biliyorsun."

"Yok. Terapiden ziyade başka bir yere gitmeyi düşünüyordum..." Taufan bakışlarını tavandan ayırdı ve başını çevirip Halilintar'a baktı. "Arish'in yanına gitsek?..."

"A—ne dedin?! Arish'in yanına mı?!" Halilintar hızla doğruldu ve hala boş boş bakan Taufan'a şaşkınlık dolu bir bakış attı. "Sen—haha, şaka yapıyorsun değil mi?"

"Elbette hayır." dedi Taufan kayıtsızca.

"Onu öldürmeyeceksin, zarar vermeyeceksin? Yani sadece göreceksin?" dedi Halilintar daha da şaşırarak ve kayıtsızlığı yüzünden biraz dehşete düşerek.

"Saçmalama Hali, niye ona zarar vereyim?" diye ofladı Taufan ve iç çekti. "... Kahvaltıdan sonra gider miyiz?"

"Olur..." dedi Halilintar, hala şaşkındı.

...

Kahvaltıdan sonra inanılmaz bir hızla evden çıktılar ve Halilintar'ın daha önce kaldığı o siyah kapılı yetimhaneye gittiler.

Taufan Halilintar'ın peşinden içeri girerken, aşırı gerilmişti. Avuç içleri terliyor, zaman zaman nefesi daralıyordu. Neden buraya gelmek istediğini o da bilmiyordu. İki saat önceki Taufan'ın şaşkınlığı diyecekti fakat zaten o da kendisiydi.

Ah, korkuyordu...

Elleri titremeye başlayınca, Halilintar'ın koluna yapıştı ve şaşıran kardeşine, "E-eve dönelim..." diye fısıldadı. "Ben... Ben korkuyorum..."

Halilintar şaşırmış görünüyordu ama neden sonra gülümseyerek başını iki yana salladı. "Korkmana gerek yok. Arish bir şey yapmayacak. Güvendesin."

Halilintar'ın omzunu okşarken tekrar ettiği 'güvendesin' sözcüğü Taufan'ın kulaklarında yankılandı. Nefesi biraz daha yatıştı, kalbi daha sakin bir şekilde atmaya devam etti. Elleri titremiyordu artık.

Yine de korkusu hala tamamen yatışmamıştı.

Halilintar bir odanın önünde durduğunda nedensizce tekrar, neredeyse yalvarırcasına, "Hali, geri dönelim..." dedi. "Bunu yapamayacağım..." Bu sefer dokuz yaşındaki Taufan'ın konuşmasına izin vermişti.

"Sakin ol— hey, sakin ol! Burada panik atak geçirirsen anneme bunu nasıl açıklarım?..." diye fısıldadı Halilintar telaşlı bir şekilde. Eliyle ona rüzgar yaparken, "Sakin ol, sakin, sakin..." diye mırıldanmaya devam etti.

Taufan söylediğini yapmaya çalıştı ve böyle bir on dakika geçti. On dakikanın sonunda tekrar yatışmıştı ama içeri girdiğinde daha kötü olacağından endişeleniyordu.

"Hadiii, iyi olacaksın, endişelenme." dedi Halilintar gülümseyerek ve kapıyı tıklattı.

Tık tık tık.

Taufan artık geri dönüşünün olmadığını hissetti ve Halilintar'ın kolunu daha sıkı tuttu.

Kapı yavaşça açıldı ve... ve...

Arish göründü.

Taufan hızlıca onu inceledi; uzun boyluydu, zayıftı ve dudaklarındaki o alaycı sırıtışın yerini, daha sakin ve olgun bir gülümseme almıştı. Hala alaycı bir ifade vardı ama bunun nedeni Halilintar'la karşılaşmış olması olabilirdi.

Arish'in gözü bir an ona çarpmış, sonra hızlıca bakışlarını kaçırmıştı. Bunu iyiye mi yoksa kötüye mi yorması gerektiğini bilemeyen Taufan ise sessizliğini korumayı tercih etti.

"Erin'in gülü... Buralara çok sık uğramaya başladın." dedi Arish gülümseyerek. "Sanırım yalnız da gelmiyorsun artık, hmm?"

"Evet, ağabeyimi de getirdim bu sefer." dedi Halilintar, üst dudağı yukarı kıvrılmıştı. "Beklemiyordun değil mi? Hadi ama itiraf et, ailemin yaşamadığını düşünüyordun."

Taufan kardeşinin onu 'aile' diye tanımladığını fark edince gülümsedi. Yalnız değilim, diye düşündü. Yalnız değilim...

"Beklemiyordum... Ama onu zaten tanıyordum." dedi Arish yavaşça ve Taufan'a döndü. "Taufan senin ağabeyin öyle mi? Ne tesadüf..."

Taufan o ana kadar kaçırdığı bakışlarını kaldırdı ve Arish'in gözlerinin içine baktı. Nasıl bir bakış atmıştı bilmiyordu ama Arish gözlerini kıstı ve başını çevirdi.

Gergin havanın ortasında kalan Halilintar, boğazını temizledi ve, "Taufan seninle görüşmek istediğini söyledi." deyiverdi.

Taufan hızla dönüp dik dik ona bakarken, Arish de aynı şekilde ona bakıyordu.

Ah Hali... diye düşündü Taufan korku içerisinde. Neden bunu söyledin?

"Öyleyse bu bizi biraz yalnız bırakman gerektiği anlamına gelir." dedi Arish sakince ve Taufan'ın içeri geçmesi için kapının önünden çekildi. Halilintar'a sonra görüşürüz işareti yaptı ve kapıyı kapattı.

Dışarıda kalan Halilintar kötü bir şey olmamasını umdu.

...

"Eeee Taufan, gelme nedenin nedir?" diye sordu Arish, yatağına oturdu ve ayakta duran gence baktı. Yüzünde esprili, muzip bir ifade belirmişti. "Yoksa sonunda para buldun ve onu vermeye mi geldin? Teşekkürler, hiç gerek yoktu..."

"Hayır..." dedi Taufan, sesi düşündüğünden daha kısık çıkmıştı. Tüm cesareti nereye kaybolmuştu?... Gerçi hiç var olmuş muydu ki?...

Arish bir süre sessiz kaldı ama Taufan bakışlarının hala üzerinde olduğunu hissediyordu. "Eee... Konuşsana, ne susuyorsun?"

"Ne söylememi istiyorsun?" diye sordu Taufan tuhaf bir şekilde gülerek. "Söylenecek bir şey yok."

"Söz gelimi hayatından, havadan sudan... Normal insanlar ne konuşuyorsa o." dedi Arish umursamaz bir şekilde.

"Sorun şu ki, ben normal insanlar olduğumuzu düşünmüyorum." dedi Taufan kollarını kavuşturarak, ona bakmaktan ısrarla kaçınıyordu.

"Ne tesadüf, ben de tam senin gördüğüm en anormal insan olduğunu düşünüyordum." dedi Arish kıkırdayarak ve ona alaycı bir bakış fırlattı.

"Bu kimin suçu acaba?" dedi Taufan ve ona dönüp, dilini çıkardı. "Anormal olmamın nedeni sen olabilir misin acaba?"

"Belki de sen çok hassassındır ve çok kolay etkileniyorsundur." dedi Arish kendini beğenmiş bir gülümsemeyle.

Taufan gözlerini belerterek Arish'e bakarken kendini sinirlenmiş bir kedi gibi hissetti, sadece kediler gibi uzun tüyleri olmadığı için sinirden tüylerinin diken diken olduğunu anlamak mümkün değildi. 

"Ah hadi ama, bunun doğru olduğunu ikimiz de biliyoruz." dedi Arish parmağını ona doğrultarak.

"Senden o kadar nefret ediyorum ki... Daha önce hiç böyle hissetmemiştim." dedi Taufan burnundan soluyarak—bu doğruydu, daha önce bu kadar sinirlenmemişti. "Geçmişte bana yaptıkların yetmedi, şimdi yine bana zorbalık yapmaya mı çalışıyorsun Arish?! Sence hala hayatını yıktığın zayıf çocuk gibi mi görünüyorum?"

"Dinle, sana o kadar kötü bir şey yapmadım. Sen hanım evladıydın ve hala da öylesin." dedi Arish küçümseyerek, evet suçlamalar doğruydu ama geçmişinin başına kakılmasından hoşlanmıyordu.

"O kadar da kötü değildi öyle mi? Öyleyse ben kesinlikle kafayı yemiş olmalıyım Arish. Üç yıl boyunca neler çektiğimi biliyor musun?!" diye çıkıştı Taufan gülerek. Sinirleri bozulmuştu. Arish'in yatağına oturdu -yoksa düşecekti- ve kıkırdamaya devam etti.

"Sen gerçekten tuhafsın." dedi Arish gözlerini devirerek.

Taufan sonunda durabildiğinde başını çevirip ona baktı ve bunu hiç beklemeyen genci yere itti.

"Hey!" Arish yerden kalktı ve ona öfkeyle baktı, Taufan ise yalnızca dilini çıkardı. "Bunu hak ettiğini düşünüyorum."

"Gıcık."

"Sen iki kat beterisin. Zorba gıcık."

"Neler yaşadığımı bilmediğin için böyle konuşabiliyorsun." dedi Arish aniden ve bu Taufan'ın sarsılmasına neden oldu. Şaşkınlıkla kaşlarını çatarak, bunu söylediğine pişman olmuşçasına yüzünü buruşturan Arish'e baktı. "Bu da ne demek oluyor?"

"Boş ver, öylesine söyledim işte..." diye homurdandı Arish ve kapıyı açıp, odadan çıktı. Geri döndüğünde Halilintar yanındaydı.

Taufan kaşını kaldırdı.

Arish Halilintar'a, alçak ama Taufan'ın duyabileceği kadar yüksek bir sesle, "Onu al ve git. Yoksa tekrar pataklayacağım.." dedi ve ona öfkeli bir bakış attı.

O da dil çıkararak karşılık verdi. Bunu o gün kaçıncı kez yaptığını bilmiyordu.

"Ehh... Peki peki. Hadi gidelim Tau." dedi Halilintar gergin bir gülümsemeyle ve onu kolundan tutarak çekti. "Sonra görüşürüz, sonra görüşürüz!"

Eve giderlerken Halilintar meraklı bir tonda, "Onu hiç bu kadar sinirli görmemiştim." dedi. "Ne yaptın da böyle oldu?"

"Gıcık işte, başka bir şey değil..." diye homurdandı Taufan, gözlerini devirerek.

"Sen de korkunç derecede öfkelisin..." diye mırıldandı Halilintar gergince ve bu öfkesinden pay almak istemediği için, sustu.

Eve geldiklerinde, Taufan odalarına çıktı ve yüz üstü yatağına gömüldü. Üstünü değiştirmeden yatağa yattığı için koruyucu annesi kızacaktı ama umurunda değildi (şimdilik...).

"Tau, baksana!"

Bitkince başını kaldırdı ve Halilintar'a kısa bir bakış attı. "Ne?"

"Biz evde yokken bana mektup gelmiş ve mektup—Erin annemden..." Halilintar düşünceli bir şekilde bi şeyler mırıldandı ve mektubu okumaya koyuldu. Okumayı bitirdiğinde kızıl gözleri mutlulukla parlıyordu. "Erin annem durumunun daha iyi olduğunu ve onu görmeye gelebileceğimi söylemiş!"

"Harika?" dedi Taufan şaşkınlıkla.

"Hem de çok harika! Beraber gideriz, çünkü geçen günden sonra annem yalnız başıma dışarı çıkmama, özellikle de o kadar uzağa gitmeme hayatta izin vermez..." dedi Halilintar suratını asarak.

"Gideriz..." diye mırıldandı Taufan gülümseyerek. Evet bitkindi, zor bir gün geçirmişti ama kardeşinin neşesi hepsini alıp götürmüştü—yani, bir anlığına.

İyi ki kardeşi vardı ha...

Devam Edecek...

Bu hikaye Halilintar ilk başta tsundereydi, fakat onun çocukluğuyla alakası olduğunu düşünüyorum. Şimdiyse çok kaotik biri ama ben bu halini daha çok sevdim. Taufan mı?...

Hiçbir fikrim yok.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES