LİES- BÖLÜM 20

 /Taraf: Erin'in Gülü\ 20: Ziyaret

Halilintar yıllardır hiç bu kadar mutlu hissetmemişti. Hem kardeşi vardı -ya da ağabeyi, ugh- hem de sütannesini görmeye gidecekti. Yıllardan sonra ilk defa onu görecekti.

Gece boyu gözüne uyku girmemişti zaten, buna rağmen sabah erkenden kalktı ve Taufan'ı da kaldırdı tabii.

"Hadiii... Hemen gidelim, kahvaltıyı orada yaparız." dedi Halilintar ağabeyinin omzunu sarsarak.

"Ya bırak Hali ya... Öğlen gideriz..." diye bir şeyler homurdandı Taufan uykulu bir şekilde ve sırtını dönüp uyumaya devam etti.

Halilintar her ne kadar hayal kırıklığına uğramış olsa da, onu daha fazla zorlamadı ve mecburen o da uyumaya geri döndü. 

İkisi de bir süre daha uyudular; Taufan dünün etkisiyle daha fazla uyumuştu, Halilintar ise gece eksik kalan uykusunu tamamladı.

Sonunda saat on bir olduğunda, ikisi de kalktı ve -Halilintar ağabeyini buna zorladığı için- hemen hazırlanıp çıktılar. Eğer koruyucu anneleri yanlarına birer ekmek arası koymasaydı Taufan'ın yolda onu yemesi işten bile değildi.

"İnanılmazsın Hali... Sayende sabahın on birinde otobüsle bilmem nereye gidiyorum..." diye söylendi Taufan keyifsizce sandviçinden bir ısırık alırken.

"Annemi görmek istiyorum tamam mı? Sen annenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun, bu yüzden anlamıyorsun..." dedi Halilintar biraz gücenerek fakat onun hassas olabileceği bir noktaya değindiğini fark etmemişti.

"Peki... Öyle olsun." dedi Taufan kısaca ve otobüsün camından dışarıyı seyretmeye koyuldu. Açıkça kalbi kırılmıştı.

Evet, gerçek bir annemin olmadığı doğru, diye düşündü Taufan kederle karışık bir öfkeyle. Ama bunu yüzüme vurmasına  gerek yoktu... Ugh, ben de yetimhanede büyüdüğü için onunla alay edeceğim!

Halilintar bir süre onun kendisine tavır yaptığını anlamadan, sandviçini yedi. Neden sonra Taufan'ın kendisine cevap vermediğini ya da söylediği şey ne olursa olsun sadece 'hmmm' demekle yetindiğini fark etti. Çok düz düşündüğü için, bunun nedenini anlayamadı.

"Hey, nen var senin? Konuşsana." diye fısıldadı ve dirseğiyle onu dürttü. Ağabeyi ise yalnızca omuz silkti ve arkasına yaslanıp, gözlerini kapattı.

"Beni görmezden geldiğini fark etmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun." diye devam etti Halilintar suratını asarak. Bu kadar kayıtsızlık fazlaydı!

"Seni görmezden gelmiyorum." dedi Taufan monoton bir tonda, sonunda konuşmuştu! "Sadece sana küstüm."

"Çok çocuksu davranıyorsun..." diye homurdandı Halilintar ve ondan bir cevap beklemediği için, çantasından kitabını çıkardı.

"Öyle olsun... Ama biri yetimhanede büyüdüğün için seninle dalga geçtiğinde aynı tepkiyi vereceksin, inan bana." dedi Taufan keyifsizce ve işte o zaman Halilintar anladı.

(Y: Sonunda :D)

"Ah anladım, sen bu yüzden kızgınsın... Neyse, boş ver gitsin..." dedi Halilintar, özür dilemek gibi bir niyeti yoktu. Sadece gözlerini devirdi, başını iki yana salladı ve kitabını okumaya başladı.

"Gerçekten çok yüzsüzsün, özür bile dilemiyorsun." diye ofladı Taufan sıkıntıyla ve o da onunla ilgisini keserek, boynunda duran kulaklığını taktı.

Öyle olsun, diye düşündü Halilintar umursamazca—onu taklit ettiğini fark etmedi ve kitap okumaya devam etti.

"İkimiz de çok anlayışsız insanlarız ama bence bunun hiç mahzuru yok." dedi Taufan kulaklığını çıkarmadan.

"Bence de, tanıdığım en anlayışsız insanlardan birisin..." dedi Halilintar suratını asarak.

Yolculuk bu şekilde çekişmeli geçti.

Otobüsün durduğu yer, tam bir köydü.

"Hali... Biz sadece bir, 'bir' şehir değiştirdik değil mi? Daha uzağa gitmedik yani?..." diye sordu Taufan kuşkulanarak.

"Birincisi, şehir değiştirmedik; ikincisi, doğru yerdeyiz. Erin annem buradan sonra önünüzdeki tarlaların arasından geçin, orada evler çıkacak, beni oradakilere sorabilirsiniz demiş." dedi Halilintar elindeki mektuba bakarak.

"E peki o zaman, hadi gidelim."

Uzakta görünen şirin köye geldiklerinde, onları bir sürü ses karşıladı. Hayvanlar, çocuk ve yetişkinlerin sesleri, bitkilerin hışırtıları...

Halilintar bu huzurlu ortamı seyrederken, bir ses duydu.

"Oğullarım! Bak, oğullarım gelmiş!"

Halilintar şaşkınlıkla başını çevirip, sesin sahibine baktı. Taufan da o kişiye dönmüştü.

Bu bir kadındı ve perişan bir görünümü vardı; saçlarını örtmesi gereken başörtüsü kaymış, başının sağ tarafını açıkta bırakmıştı, kıyafetleri rengarenk ama yırtık pırtıktı. Dağınık ama havaiydi.

Ve kadın onlara doğru koşuyordu.

Onun yanındaki daha genç ve düzgün giyimli kadın onu engelleyemeden, kadın ikisinin de ellerini tuttu ve yüzüne götürdü.

İki kardeş şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Eh, insan ailesini arayınca da ister istemez gerçek mi diye şüphe ediyordu.

Kadın onların tepki vermediğini fark edince başını kaldırdı ve ikisine kaygılı bir bakış attı. "Tanımıyor musunuz beni?"

İki genç onun kalbini kırmak istemedikleri için sessiz kaldılar.

"Abla, onları bırak! Görmüyor musun, seni tanımıyorlar!" dedi düzgün giyimli genç kadın, sonunda kadını yakalamayı başarmıştı. Ablasını onlardan ayırdı fakat kadın çırpınmaya başlamıştı.

"Hayır, bırak beni! Bunlar kesinlikle onlar, eminim! Bırak beni!" O sessizce ağlamaya başlarken, genç kadın ikisine döndü ve, "Kusura bakmayın çocuklar, ablam deli bir kadındır. Gelen herkesin çocukları olduğunu düşünüyor." diye özür diledi.

"Sorun değil..." dediler ama Erin'in evine yürürken ikisinin de tadı kaçmıştı.

"Ne üzücü." dedi Halilintar kederli bir tonda—ki genelde duygusal davranmayan biri olmasına rağmen bu sefer gerçekten üzgün görünüyordu. "Her seferinde aynı umutla karşısındakinin eline yapışıyor ama her seferinde büyük bir hayal kırıklığına uğruyor..."

"Vay be, üzülüyorsun ha? Daha yoldayken bana acımıyordun ya?" diye dalga geçti Taufan onunla fakat hemen ardından ciddileşti. "Onun için gerçekten üzücü bir durum. Ne var ki bizim de ondan pek bir farkımız yoktu."

"Umarım annemiz böyle bir durumda değildir." dedi Halilintar ansızın, neden böyle bir şey söylediğini kendisi de bilmiyordu ama öyleydi işte. "Sonuçta birer yıl arayla ikimizi de kaybetti. Gerçi, ona bir şey olup olmadığını da bilmiyoruz ki... Neyse, umarım iyidir işte. Hep asil bir kadın olduğunu düşünmüşümdür."

"Bilmiyorum..." diye mırıldandı Taufan, yorum yapmaya hazır olduğunu sanmıyordu. Annesi hakkında hiç hayal kurmamıştı. Hayal kuracak vakti olmamıştı. Annesi onun için siyah ve keder fırçasıyla boyanmış bir rüyadan ibaretti.

Sonunda Erin'in evine geldiler. Halilintar hevesle kapıyı tıklattı ve Taufan'a saklanmasını söyledi. Onu sürpriz olarak ortaya çıkaracaktı.

"Kim o? Ah, Halilintar, hoş geldin!"

Halilintar sıkı bir kucaklamanın içine düşerken, kendini bir an başı okşanmış kedi gibi hissetti. Neden sonra bu histen kurtuldu ve saygılı bir biçimde sütannesinin elini öptü.

"Görüşmeyeli ne kadar büyümüşsün!" dedi Erin şefkatle yanağına vurarak. "Mektuplarını okurken hala aklıma 'Lin güçlü, Lin akıllı!' diye etrafta dolaşan çocuk geliyor."

"Ehh, sanırım Lin artık o kadar güçlü değil..." dedi Halilintar gülerek, sütannesinin iltifatları karşısında mahcubiyetten kızarmıştı. Aynı zamanda Taufan'ın tüm bunları daha sonra kendisine hatırlatıp kendisiyle dalga geçeceğinden şüpheleniyordu ama şimdilik bu önemli değildi. "Bu arada anne, sana göstermek istediğim biri var."

"Allah Allah, kimmiş bakalım?"

Halilintar kenara saklanmış Taufan'ı fısıldayarak çağırdı ve bunu istemediğini bilmesine rağmen onu annesine yaklaştırdı. "Bu benim ağabeyim, anne." dedi kolunu onun omzuna atarak.

"Ağabeyin mi? Nasıl?" diye sordu Erin şaşkınlıkla Taufan'a bakarken.

"Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum ama öyle işte." dedi Halilintar gülümseyerek. "İlk başta sadece kardeş olduğumuzdan şüpheleniyorlardı, sonra DNA testi yaptırdık ve bir bakmışız, YÜZDE YÜZ biyolojik kardeşmişiz."

"%99,9." diye düzeltti Taufan boğazını temizleyerek.

"Bir önemi yok." diye çıkıştı Halilintar ona dik dik bakarak.

"%00,1 ihtimalle kardeş olmayabiliriz ama?" dedi Taufan kaşını kaldırarak fakat alay ettiği belliydi.

"Pekala... Tanıştığıma memnun oldum genç adam." dedi Erin sakince gülümseyerek.

"Ben de, hanımefendi." dedi Taufan saygılı bir biçimde başını eğerek.

"Ablam evde yok mu?" diye sordu Halilintar meraklı bir şekilde.

"İçeride, sadece biraz hasta olduğu için kalkamadı." dedi Erin endişeli bir ifadeyle içeri bakarak.

Bir süre daha konuştuktan sonra, Halilintar tereddütle, "Anne, bir şey soracağım. Biz ebeveynlerimizi nasıl arayabiliriz?" diye sordu. "Öldüklerini düşündüğünü biliyorum ama bence ölmediler."

"Onları aramanın birçok yolu olabilir." dedi Erin düşünceli bir şekilde. "Ama en önemlisi doğduğunuz ayda doğum yapanların isimlerine bakmak."

"Ama isimlerini bilmiyoruz."

"Ama ikinizin de adı Adrian diye bitiyor, değil mi?" dedi Erin ve, "Bu babanızın adı olmalı. Araştırmalısınız." diye ekledi.

"Peki..."

Bir süre daha konuştuktan ve özlem giderdikten sonra geri dönüş yoluna koyuldular.

"Ailemizi bulabilmek çok güzel olurdu..." dedi Halilintar hüzünlü bir tonda.

"Ondan daha iyisi normal bir hayat sürseydik çok müthiş olurdu." dedi Taufan iç çekerek.

Eve vardıklarında ikisi de kendini yatağına bıraktı.

Tüm bunların bir anlamı olmalı... diye düşündü Halilintar ama ne olabileceğini soracak olursa, hiçbir fikri yoktu.

En iyisi yakın zamanda doğduğu hastaneye gidip doğum kayıtlarını sorgulatmaktı.

Hayat o kadar karmaşıktı ki... Beş yıl önce ne yapacağını düşünürken, şimdi ebeveynlerini nasıl bulacağını düşünüyordu...

Halilintar iç çekti ve doğruldu. Gidip yemek yemeli ve düşünmeyi -şimdilik- bırakmalıydı.

Devam Edecek...

Saçmaladım ama olsun. Ara sıra saçmalık da iyidir.

İyi haber: İngilizce öğrenmeye başladım. İkinci iyi haber: başlangıç olsa da İngilizcem var. Kötü haber: anadil seviyesine gelmeme daha çok var ama olsun.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11