OVERLAPPİNG STORMS- 45

 45: Ütopik Bir Yalan Ya Da Acı Gerçekler Ⅰ

Taufan tüm hızıyla koşuyordu. Arada sırada arkasına bakıyor, hala peşinde olduklarını görünce daha da hızlanıyordu. Neyse ki, iki saat boyunca koştuğu eğitimler almıştı.

Neden mi kaçıyordu?

Bir köşede, peşindeki Kelkatua askerlerini atlattıktan sonra, yere çöktü ve nefesini toparlamaya çalışırken, olaylar zihnine akın etti. Reramos, Sibella, Sibella'nın söyledikleri ve sonrasında gelen şok... Ve Beliung...

Taufan bir kez daha gelen küfretme isteğini bastırırken, yoğun pişmanlık yüzünden titrek bir iç çekti. Beliung'u engellemekle kalmamış, Angin'i korumayı unutmuştu ve sonra da Beliung...

"O aptal bir kez olsun kendi canını düşünse iyi eder." diye düşündü öfkeyle ama bu öfkesi yalnızca kendine olan kızgınlığına dayanıyordu.

Ve Beliung onu taht odasından dışarı ittikten sonra, aklının almayacağı kadar çok Kelkatua askeriyle karşılaşmıştı. Zaten bir saattir koşuyor olmasının nedeni de buydu.

"Kweeerk... Krook gveeerk..."

Taufan nefesini tuttu ve sırtını duvara yaslarken, korkuyla başını köşeden uzattı. İki Kelkatua askeri birlikte yürürken, aralarında konuşuyorlardı. Ellerindeki mızraklara bakılırsa, onu arıyorlardı.

Taufan ses çıkarmamaya çalışarak, rüzgar gücüyle yavaşça tavana doğru yükseldi ve çekinerek aşağı baktı. Derin bir iç çekmekten kendini alamadı. Tehlike atlatılmıştı.

Şimdi kimsenin fark etmeyeceği bir yere gitmeli ve bir süre orada oturup plan yapmalıydı.

Temkinli bir şekilde aşağı süzülürken, kaşlarını çattı. Sarayın her tarafı aktif gibiydi, nereye saklanabilirdi ki?...

Zindanlar!

Taufan başını kaldırdı, zindanlara saklanabilirdi! Oraya kimse uğramadığı gibi, uzun zamandır kullanılmıyordu da.

Çocukluğunu orada geçirmiş olmanın da etkisiyle, zindanlara giden en kısa yolu gayet iyi biliyordu. Tabii sürekli saklanmak zorunda kaldığı için oraya varması normalden daha uzun sürdü fakat hiç yoktan iyiydi.

Zindanlara geldiğinde, temkinli bir şekilde etrafa göz attı.

Kimse yoktu...

Kendini hücrelerden birine attı ve rahatlayarak tuttuğu nefesini verdi. Güvendeydi... Şimdilik.

Biraz dinlendikten sonra, doğrulup toparlandı ve koştuğu sırada mahvolmuş ceketini çıkarttı.

"Beliung'a bunu gereksiz olduğunu söylemiştim ve yine haklıydım..." diye düşündü memnuniyetsizce ancak onu düşününce, zihni tekrar Beliung'a kaydı.

"Şuan duygusallaşmanın sırası değil." diye hatırlattı kendine ve duygularını görmezden gelmeye çalıştı. Ne var ki gerçek acı ve netti. Birinin uydurduğu yalana inanmış, yıllarca bu muameleyi hiç hak etmeyen Beliung'a, ağabeyine, ondan nefret ederek en büyük kötülüğü yapmıştı.

"Ben... Sibella'ya niye güvendim?... Neden Beliung'la konuşmadım?..." diye düşündü kafa karışıklığı içerisinde. "Bir de soruyorum... Elbette ona güvenmediğim için konuşmadım bile... Halbuki o anlatmaya çalışmıştı..."

Derin bir nefes aldı, şuan düşünmenin ve sinirlenmenin ona hiçbir yararı dokunmayacaktı. Elinde bir silah bile olmadan düşmanın üstüne yürümek sadece intihar olurdu.

Ayağa kalktı ve etrafına baktı. Reramos saraydan çıkmayacağını, çıksa bile sarayı köylere bağlayan tüneli geçemeyeceğini biliyor olmalıydı ve er ya da geç onu bulacaktı. Ama asıl soru şuydu: Beliung ve Angin'e yapacaktı?...

"Ne yapacak? Beliung'u tahtı teslim etmeye zorlayacak, Angin'i de ona karşı kullanacak." diye düşündü Taufan acı acı. Karamsar olmak istemiyordu ama durumu çok umutsuzdu.

Tam oturup ağlamayı düşündüğü sırada, bir ses duydu ve başını kaldırıp baktı. Gördüğü şey onu şaşkına çevirdi. "Ha... Maripos?"

"Şşşş!" Maripos ona susmasını işaret etti ve yavaşça onun sığındığı hücreye girdi.

Taufan bu kısacık anda onun hakkında şüphelenmeyi başarmıştı.

Ayağa kalktı ve bir elinde rüzgar matkabını oluştururken, "Yoksa sen de Sibella gibi anneme ihanet edenlerden misin?" diye sordu.

"Elbette hayır! Majestelerine asla itaatsizlik etmedim ve ölmüş olsa da etmeyeceğim." dedi Maripos öfkelenerek fakat şuan söylemesi gereken daha önemli şeyler vardı, bu yüzden sakinleşti. "Burada ne yapıyorsun?"

"Ne yapacağım, saklanıyorum tabii ki!" diye homurdandı Taufan gözlerini devirerek, onu doğduğundan beri tanıyan Maripos'la arasında fazla samimi bir ilişki vardı.

"Burada ne işin var anlamında sordum." dedi Maripos sertçe. "Yıllardır yoktun. Birdenbire rüyanda evini gördün ve burayı terk ettiğini mi hatırladın yoksa?"

"Hayır. Reramos; Beliung, Angin ve beni buraya çağırdı. Güya resmi ve silahsız bir buluşma olacaktı." diye söylendi Taufan alaycı bir şekilde fakat hemen ardından gözlerini bir hüzün bulutu gölgeledi. "Ama sonra..."

"Sanırım iyi bir şeyler olmadı ki, yalnızsın." diye tahminde bulundu Maripos ciddiyetle.

"Evet. Ve şimdi Beliung ile Angin'i kurtarmam gerekiyor." diye mırıldandı Taufan bitkince.

"Bu olayda kaçırılmaktan fazlası var gibi ama neyse." dedi Maripos ve gelen var mı diye etrafı kontrol etti. "Eğer onları kurtarmak istiyorsak acele etmeliyiz. Reramos'un kendi menfaatine olan işlerde ne kadar hızlı hareket ettiğini tahmin edemezsin."

Taufan başını salladı ve onu takip etmeden önce dönüp, bıraktığı ceketine baktı. Hayır, savaşırken ona ihtiyacı olmayacaktı.

"Hadi Taufan."

"Geliyorum."

Sessizce, kendilerini belli etmeden taht odasına vardılar.

"İçeri nasıl gireceğiz?" diye sordu Taufan ama hemen ardından pişman oldu. Burada yaşamış biri olarak bunu biliyor olması gerekirdi.

"Eh, çok basit. Kapıyı açıp gireceğiz." dedi Maripos kıkırdayarak. "Eğer Reramos Majesteleri Beliung'la ilgileniyorsa -ki tahminimce öyledir- bizim girdiğimizi fark etmez bile."

"Umarım öyle olur..." diye mırıldandı Taufan kaygıyla.

Birlikte yavaşça kapıyı araladılar ve başlarını uzattılar. Maripos içerideki manzarayı görünce henüz bir şey görememiş Taufan'ı tuttu ve geri çekmeye çalıştı. Ne yazık ki geç kalmıştı. Eğer hızlı davranıp ağzını kapatmasaydı, gencin attığı acı ve öfke dolu çığlık koca salonda yankılanacaktı. "Şş! Sessiz ol! Buraya onu kurtarmaya geldik, kendimizi yakalatmaya değil!"

"İsh, o Reramos denen melunu bizzat kendi ellerimle öldüreceğim..." diye tısladı Taufan, mavi gözleri aniden parlaklaşmıştı.

İkinci prensin masum ve mutlu halini hatırlayan Maripos iç çekti ve, "Evet, haklısın..." demekle yetindi. "Ama endişelenme, Majesteleri bir süre daha dayanacaktır. Senin göz ucuyla bile görmediğin inanılmaz eğitimlerden geçti. Evet acı çekiyor ama biz gelene kadar dayanabileceğini düşünüyorum."

"Beliung dayanıklı biri değil, bunu da nereden çıkardın? Eğer Reramos Angin'i ona karşı kullanırsa tüm savunması yerle bir olur." dedi Taufan gözlerini kısarak. Kibirlilik etmek istemiyordu ama kendisi olsa, bir gezegen dolusu insan için kardeşini...

Şey, aslında o kadar da emin değildi. Angin'in zarar gördüğü veya çaresiz kaldığı durumları hatırlayınca, vazgeçti. Hayır, Angin'i feda edemezdi...

"Pekala, biz de acele ederiz o zaman." dedi Maripos sertçe, bu kadar ortalıkta konuştukları için tedirgindi. "Ama önce yakalanmamayı başarmamız gerekiyor."

"Böylece bekleyerek bir yere varamayız—" diye çıkıştı Taufan fakat yanlışlıkla bağırmıştı.

Maripos etraflarını saran Kelkatua askerlerine bakarken, "İşte şimdi yandık..." diye mırıldandı.

...

"Ah..." Angin başının arkasındaki korkunç ağrı yüzünden, inleyerek kendine geldi. Yavaşça gözlerini araladı. "Hı?... Neredeyim böyle?..."

Doğruldu ve etrafına baktı. Olanları hatırlamadan önce, bir süre boş yere etrafı tanımaya çalıştı. Taş duvarlar, duvara asılmış meşaleler...

Ve sonra olanları hatırladı. Görüşme, iki ağabeyinin savaşması ve sonra Kelkatua askerlerinin onu yakalayıp, yolda kaçmaya çalıştığında bayıltmaları...

Ağabeylerimden yardım istemek yerine kendi kendimi kurtarmaya çalışırsam olacağı budur, diye düşündü kendi kendine kızarak.

"Günaydın, Majesteleri."

Angin irkildi ve başını kaldırıp, sesin sahibine baktı. Reramos'un karşısında durduğunu görünce ayağa fırladı ve Rüzgar kalkanını oluşturmaya çalıştı fakat başaramadığı gibi, tekrar yere çökmek zorunda kaldı.

"Aaa, gücünüz mü bitti Majesteleri?" dedi Reramos alaycı bir şekilde gülerek. Angin ise şok ve korku içerisinde ona bakıyordu.

"Korkmayın Majesteleri, sizi temin ederim size bir şey yapmayacağım." diye devam etti Reramos gülümseyerek fakat yüz ifadesi, gülümsemesi kötücüldü. "Sadece size biraz geçmişinizden bahsetmek istiyorum. Siz doğduktan sonra ağabeylerinizin hayatının nasıl mahvolduğundan mesela..."

"Senden hiçbir şey duymak istemiyorum." dedi Angin öfkeyle—onun bu kadar öfkelenmesi çok nadirdi. "Bana doğruyu söylemeyeceğini biliyorum. Ağabeylerim hiçbir zaman böyle bir şeyden bahsetmedi, ikisi de beni seviyor."

"Ah, ama doğruları söyleyeceğim Majesteleri, sadece doğruları sevmeyeceğinizden eminim." dedi Reramos gülümsemeyi sürdürürken. "Bunu istiyor olmasaydınız size ütopik bir hikaye anlatabilirdim ama madem doğruyu söylememi istiyorsunuz..." Reramos kıkırdadı ve Angin'e sırtını döndü. "Tamam o zaman."

"Doğruyu söylediğini nereden bileceğim?" diye çıkıştı Angin kollarını kavuşturarak.

"Anlaşma yapmaya ne dersiniz Majesteleri? Ben size doğruları söyleyeyim, siz de doğru olup olmadığını Majesteleri Beliung'a sorun." dedi Reramos kötü bir gülümsemeyle. "Doğru olduğunu zaten o cevap vermeden anlayacaksınız."

Angin iyice kuşkulansa da, "Peki." diye kabul etti. "Ama anlaşmayı bozmak yok?"

"Elbette Majesteleri, bunu nasıl yapabilirim?" dedi Reramos ve göz ucuyla Angin'e baktı. "Pekala Majesteleri... Annenizin katilinin ağabeyiniz Beliung olduğunu biliyor muydunuz?"

Devam Edecek...

Bombayı bırakıp kaçıyorum, yapacak çok işim var, haha!

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES