OVERLAPPİNG STORMS- 47

Neler saçmaladığımı hatırlamıyorum :D bu arada sezon finaline kadar bu şekilde bölüm başlarına özel parçalar koymayı düşünüyorum. Tabi olmayabilir de, bu yüzden beklentiye girmemeye çalışın.

 47: Rüzgarları Aşmak

"Taufan!"

Taufan kendisine seslenen kişinin boynuna sarıldığını hissetti ve kıkırdayarak, "Sana da merhaba abang!" dedi.

Beliung onu bıraktı ve yanına oturdu. Gülümseyerek ona bakarken, "Burada ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Kozaları izliyorum. Yakında içlerden kelebekler çıkacakmış, annem öyle söyledi!" dedi Taufan neşeyle.

"Hmm, peki bu kozaları kim verdi?" diye sordu Beliung nazikçe, işin aslı, gerçekten merak etmişti.

"Halilintar!" diye cevapladı Taufan mutlulukla, adı geçen kişiyi zaten çok seviyordu ama hediye almak bambaşka bir boyuttu. "Abang Voltra'dan istemiş, öyle dedi."

"Gerçekten çok güzeller, Voltra nereden almış onu da sorsaydı keşke..." dedi Beliung başını hafifçe sallayarak ve hediyesi övgü aldığı için sevinen kardeşinin saçlarını okşadı.

"Abang, bana rüzgardan şekiller yapmayı öğretecektin!" dedi Taufan aniden ve ayağa kalkıp, ona baktı. "Şimdi öğretir misin?"

Beliung şaşkınlıkla başını geri çekti fakat onun gözlerindeki masum beklentiyi gülümseyerek, "Pekala, öğreteceğim." dedi. İki avucunu birleştirdi ve avuçlarına biraz rüzgar üfledi. Sonra da avuçlarına hapsettiği rüzgarı şekillendirdi ve küçük bir kelebek oluşturdu. "Bak, gördün mü? Şimdi sen de dene."

Taufan ellerini onun gibi birleştirdi ve derin bir nefes alıp üfledi. Biraz fazla üflemiş olmalıydı ki, geriye savruldu ve sersemlemiş bir şekilde ağabeyine baktı. "Ne—neden böyle oldu?"

"Ahahahah!" Beliung istemsizce bir kahkaha attı ve kardeşinin yanına gidip, onu ayağa kaldırdı. "Sorun değil, ilk seferinde herkes yapamayabilir. Bir daha dene."

"Tamam! Bak, yapacağım!"

Beliung onun yamuk yumuk olsa da bir şekil yapmayı başardığını görünce, kibarca güldü ve eğilip kardeşinin yanağına bir öpücük kondurdu.

...

Taufan'ın gözleri yavaşça açıldı. Dirseklerinden destek alarak doğruldu, bir an çevresini algılayamadı. Karanlık bir odadaydı. Ne zaman gelmişti buraya?... Ah, doğru... Dün akşam buraya sığınmışlardı, Maripos ve Angin'le beraber...

Taufan kendini akşama kıyasla daha yorgun hissederken, yüzünü ellerine gömdü. Bunu düşünecek zamanı olmadığı için rahatsız hissetmemişti ama... Beliung'u özlüyordu. Arada hiçbir sorun olmadan oturup sohbet etmelerinin üzerinden belki on yıl geçmişti. Şimdiyse bunun için hiç zaman yoktu; ne onun, ne de Beliung'un.

Derin bir iç çekti ve başını ovuşturdu... Rüyası bu konuda ona hiç yardımcı olmuyordu ne yazık ki.

Dikkatini dağıtmak için, Maripos'un geçtikleri gece söylediklerini düşünmeye koyuldu.

"Majesteleri Beliung'u kurtarabilmemiz için gerçekten iyi bir planımız olmalı." demişti Maripos ciddiyetle. "Reramos -eğer başka bir şeyler tasarlamıyorsa- onu elinden kaçırmamak için her şeyi yapar. Elindeki en büyük ve en güçlü silah o, elbette onu kaçırmak istemez... Neyse. Birlikte taht odasına sızmalıyız; Angin ve ben diğer etkenlere karşı tetikte beklerken, sen de Majestelerini kurtarmalısın. Elbette her zaman ikinci bir duruma karşı hazırlıklı olacağız."

Taufan iç çekti ve Maripos'la beraber hala uyuyan Angin'e baktı. Ne yazık ki -bunun olmasını hiç istemezdi- tahmini doğru çıkmış, iyimser kardeşi son olanlar karşısında tüm Dünya görüşünü kaybetmişti. Maripos'la burayı bulup da, bu silah odasına sığındıklarında onunla konuşmamış, hemen uyumaya geri dönmüştü.

Bana çok kızgın ama sanırım haklı, sonuçta yıllarca gerçekleri ondan gizli tuttum, diye düşündü mutsuzca. Ama bunu yapmasaydım şimdi Beliung'dan nefret ediyor olacaktı ya da ona karşı her zaman mesafeli davranacaktı. Böylesi daha iyi mi olurdu?...

Tam bu sırada, bir tıkırtı duydu ve hızla başını kaldırdı. Neydi o ses? Silah odasında oldukları anlaşılmış mıydı?

Taufan yavaşça ayağa kalktı ve kapının anahtar deliğinden dışarı baktı. Sibella ve ikiz erkek kardeşi Cikala...

Silah almaya gelmiş olmalılar, diye düşündü paniğini ustaca bastırırken. Diğer ikisini uyandırmalıyım... Burayı hemen terk etmezsek yakalanacağız.

Hala uyuyan Maripos'un omzunu sarstı ve, "Uyan Maripos!" diye fısıldadı. "Sibella ve Cikala kapının önündeler. Hemen gitmemiz gerekiyor."

"Nereye?..." diye sordu Maripos sersemce başını ovuşturarak. "Ne oluyor? Dışarıdan gelen sesler de ne?"

"Sibella ve Cikala. Buradalar, sanırım silah almaya gelmişler." diye açıkladı Taufan, bir yandan Angin'i uyandırmaya çalışıyordu.

"Öyleyse ayvayı yedik, çünkü buradan kaçamayız." dedi Maripos başını iki yana sallayarak.

"Hayır, var. Yukarıda terasa kadar uzanan bir havalandırma boşluğu var. Her kata ulaşabiliriz, ayrıca yön de değiştirebiliriz." dedi Taufan ve hafif bir rüzgarla yukarı uçtu.

"Üstümüz biraz pislenecek sanırım." dedi Maripos esprili bir tonda ama yine de itiraz etmeden, Taufan'ın kendisine uzattığı elini tuttu. Genç kendisini hiç zorlamadan havalandırma boşluğuna çekince, onun hatırladığından daha güçlü olduğunu gördü ve gülümsedi. Ama Taufan onun bu gurur ve memnuniyet karışımı gülümsemesini görmedi, hiçbir zaman da bilmeyecekti.

Zamanlama mükemmeldi.

"Hadi silah seç Cikala. O iki veledi yakalamak istiyorsak silahımızı iyi seçmeliyiz, değil mi?"

"..."

Taufan gözlerini kıstı fakat sessizliğini korudu ve sersemce kendisine sorular soran Angin'e susmasını işaret etti. Bir süre sessizce havalandırma boşluğunda sürünerek ilerlediler. Çocukluğunu burada geçiren Taufan, bu gizli yolları da ezbere biliyordu, bu yüzden kısa sürede taht odasına ulaştılar.

"Kıyı temiz gibi görünüyor." diye mırıldandı Taufan, temkinli bir şekilde kendini havalandırmadan baş aşağı sarkıtarak. "Tuzak olabilir ama Reramos'un o kadar uğraşacağını sanmıyorum... Aptal şey."

Sırayla havalandırma boşluğundan taht odasına indiler.

"Bu kadar kolay olmamalıydı..." dedi Angin şüphe ve kaygıyla kaşlarını çatarak ve tedirgince ağabeyinin elini tuttu.

"Asıl zorluk sarayı terk etmeye çalıştığımızda olacak, Reramos da bunu iyi biliyor." dedi Taufan ciddiyetle. "Sarayın etrafını saran rüzgarları hep beraber aşmamız çok zor, köylere kolaylıkla ulaşmayı sağlayan tünelin etrafındaysa korumalar var. Yani her türlü kaçmamız çok zor."

"Hmm..." Angin umutsuzca bir şeyler mırıldandı ve sonra hepsinin bakışları Beliung'a döndü.

Taufan ileri ilk adım atan kişi oldu ve Beliung'a yaklaşıp onu bağlı tutan zincirleri inceledi. "Garip... Normalden çok daha zayıf bu zincirler." dedi şüpheyle ve Maripos'a baktı. "Ne dersin?"

"Onu kurtarıp buradan çıkalım derim." dedi Maripos, şakacı bir tonda söylemiş olsa da ciddiydi. "Böyle bir avantajımız varken kullanmasak olmaz."

"Peki, bu zincirlerden nasıl kurtulmayı düşünüyorsun?" diye sordu Taufan alaycı ama sinirli bir şekilde. Onun neden bu kadar esprili şekilde konuştuğunu anlayabilmiş değildi ama bu şuan yalnızca onu daha da sinirlendiriyordu.

"Çok basit, kırarak." dedi Maripos sakince ve onun tepki vermesini bile beklemeden Beliung'un bileklerindeki zincirlerden birini tutup, ikiye ayırdı.

"Eeeeeh???" Taufan ve Angin şaşkınlık ve büyük bir şok içerisinde ikiye bölünmüş zincirlere baktı. "Bu bir şaka mı????"

"Reramos şaka yapmayı epey seviyor anlaşılan." diye kıkırdadı Maripos ve zincirlerin üzerindeki yapıştırıcı izlerini gösterdi.

"Bugün herkes beni sinirlendirmek için uğraşıyor ama sakin kalacağım." diye homurdandı Taufan dişlerinin arasından ve ikinci zinciri de ikiye ayırdı. Serbest kalan Beliung'u sırtına aldı ve ayağa kalktı. Beliung normal on dokuz yaşındaki bir insan için ağır bir yüktü fakat Taufan Yaya'nın yerçekimi gücüne karşı mücadele etmiş biriydi. Ayrıca Rüzgar Taşıyıcısıydı, aşırı zorlandığı noktada rüzgarı destek olarak kullanabilirdi.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Angin, onun kapıya yöneldiğini görünce.

"Kepaku köyüne. Dinlenmemiz gerekiyor ama burada duramayız." dedi Taufan hızlıca, ağır bir yükü varken nefesini fazla tüketmemeye çalışıyor gibiydi.

"Neden TAPOPS'a gitmiyoruz—"

"Soru sorma Angin, gitmeliyiz." diye çıkıştı Taufan oflayarak -bakınca, zor bir durumdaydı- ve taht odasından dışarı süzüldü.

Saraydan çıkana kadar sorunsuzca ilerlediler. Zaten Taufan'ın dediği gibi, asıl mesele Kepaku köyüne ulaşabilmekti.

"Ne yapacağız?" diye sordu Maripos sakince Taufan'a bakarak.

Taufan hemen cevap vermedi, gözlerini kısmış, hızlı hızlı esen rüzgarları inceliyordu. "Sanırım... Rüzgarları aşmayı göze alacağım."

Maripos, "Yo hayır, bunu yapamazsın—" diye karşı çıkacak oldu fakat Taufan ona baktı ve, "Tek yol bu." dedi. "Angin; sen Maripos'la birliktesin. Rüzgarın ikinizi de taşıyabilecek kadar güçlü."

Angin başını sallamakla yetindi.

İki Rüzgar Taşıyıcısı aynı anda havalandılar. Fırtınayı aşmak zannettiklerinden daha zordu, çünkü onları fark eden -Kelkatua askerlerinin kullandığı- gemilerin onlara yetişememesi için hızlı gitmeleri gerekiyordu. Ayrıca içinden geçtikleri rüzgar onları sürekli sağa sola savuruyordu.

Sonunda rüzgarları aşabildiler ve zar zor da olsa Kepaku köyüne yaklaşıp, inebildiler.

Taufan ayakları yere değer değmez, yere çöktü, artık taşıyamadığı Beliung'un yanına serildiğini duydu ve daha fazlasını düşünmeye kalmadı.

Vücudu yorgunluğa ve acıya teslim olurken, gözleri kapandı.

...

"Abang Taufan hala uyanmadı mı?..."

"Hayır, üzgünüm Majesteleri. Onun dinlenmeye ihtiyacı var."

Taufan başındaki konuşmalardan rahatsız olarak, hafifçe kaşlarını çattı. Şuan sadece sırtında hissettiği rahatlatıcı masaja odaklanmak istiyordu, uyumak... Uyumayı da istiyordu, evet.

"Abang?"

Taufan kendisine seslenildiğini hissederek başını kaldırdı ve bitkince, karşısındaki bulanık siluete baktı. "Hı?"

"Uyanmışsın!" dedi karşısındaki kişi neşeyle.

"Yani, sayılır..." diye mırıldandı Taufan ve başını tekrar yastığa bıraktı. Ah, şu rahatlatıcı masajı Yaya'nın eğitimlerinden sonra da yaptırabilseydim keşke... diye düşündü huzurla.

"Neler oldu biliyor musun abang? Tam iki gün uyudun, ayrıca geçen akşam uyanmadığın halde kustun. Sanırım anemosis nöbetindi, bilmiyorum. Neyse, sonunda uyanmana sevindim... Sen de olmayınca yapayalnız kalmış gibi hissettim."

Taufan iç çekti ve alçak sesle, "Beliung uyandı mı?" diye sordu. Hala masajın tadını çıkardığını söylememe gerek yok...

"Hayır..." diye mırıldandı Angin başını eğerken.

"Peki." Taufan sonunda doğruldu—daha doğrusu doğrulmaya çalıştı ve sağ omzunda korkunç bir ağrı hissedince istemsizce yüksek sesle inledi. Masajın o rahatlatıcı etkisi yok olmuş, yerini rahatsız edici, omzundan kürek kemiklerine kadar uzanan korkunç ağrı almıştı.

"Majesteleri, şuan için dinlenmeniz sizin için uygun düşer."

Taufan acı içerisinde yüzünü buruşturdu ve endişeli bir ifadeyle kendisine bakan çocuğa neredeyse yalvaran bir bakış attı. "Lütfen o masaja devam edelim, bu felaket ağrıya dayanabileceğimi sanmıyorum."

"Tabii ki Majesteleri, bunu yapmanız doğru olur." dedi Windaralı çocuk nazikçe ve kendini yüzükoyun yatağa bırakan gencin sırtına masaj yapmaya devam etti. Masaj yapmayı gerçekten seviyor olmalıydı, işini zevkle yaptığını ifadesinden anlamak mümkündü.

"Ne zamandan beri bu kadar hassassın abang?" diye sordu Angin gülümseyerek.

"Bunun hassas olmakla alakası olduğunu sanmıyorum Majesteleri." dedi masajcı çocuk neşeli bir tonda. "Majesteleri Taufan'ı düştüğü sırada gördüm. Sağ tarafının üzerine çok sert düştü."

"Uzun süre bu şekilde ağrırsa korkunç olur..." diye sızlandı Taufan yüksek sesle iç çekerek ve bunun üzerine masajcı çocuk ile Angin kıkırdadılar.

Neyse ki, Windaralı çocuğun hoş kokulu ve şifalı yağlarla birlikte uyguladığı masaj Taufan'ın beklediğinden daha kısa sürede etki etti. Öğle saatlerinde Taufan yatağından doğrulabilmiş, sağ kolunu hareket ettiremese de, sol eli olduğu için şükrederek yemek yiyebilmişti (başkasının yedirmesini kesinlikle istemezdi, hayır, teşekkürler). Her şeye rağmen mutlu hissetmesinin nedeni buydu belki de.

Angin'le birlikte, kaldığı çadırdan dışarı çıktıklarında, "Beliung'un kaldığı çadır nerede?" diye sordu. Kardeşinin Beliung hakkındaki sorularından ihtiyatla kaçındığını fark etmişti.

"Şurada, büyük çadırda. Orası aynı zamanda şifacıların çadırı." diye açıkladı Angin sessizce.

Taufan teşekkür anlamında hafifçe başını eğdi ve oraya gitti. Çadıra direkt dalmak içine hoşuna gitmediği için, başını içeri uzattı. Neyse ki içeride, uyuyan Beliung dışında kimse yoktu.

Yavaşça ağabeyinin uyuduğu yatağa yaklaştı ve yanında diz çöktü. Beliung solgun bir yüzle uyumaktaydı. Göğsü ağır ağır inip kalkıyor olmasaydı ölü olduğu zannedilebilirdi, elleri buz gibi soğuktu.

Taufan o gün üçüncü kez iç çekerken, "Umarım hala senden nefret ettiğimi düşünmüyorsundur." dedi.

Beliung -elbette ki- cevap vermedi.

"Senden ne kadar boş bir sebepten dolayı nefret ettiğimi öğrenince kendime çok kızdım ama sanırım artık bir faydası yok." diye devam etti sessizce. "Yine de uyandığında -ya da iyileştiğinde demek daha doğru olur- senden özür dileyeceğim."

Kalktı ve çadırdan çıktı. Dışarıda kendisini bekleyen kişiyi görünce bir an şaşkınlıkla kalakaldı. "Tok Liam!"

Sonra saygısızlık ettiğini fark ederek hemen eğildi ve annesinin ona öğrettiği gibi, saygılı bir biçimde yaşlı adamın elini öptü.

"Bunu yapması gereken kişi bendim Majesteleri." dedi Tok Liam gülümseyerek.

"Hayır Tok, siz benden daha yaşlısınız. Benim size saygı göstermem gerekir." Taufan duraksadı ve başını ovuşturarak kıkırdadı. "Şey, yani annem öyle söylerdi, biliyorsunuz..."

"Majesteleri sizin böylesine kibar ve saygılı biri olduğunuzu görseydi eminim çok mutlu olurdu." dedi Tok Liam hafif bir iç çekerek.

"Kibar ve saygılı mı? Ben mi? Şey—yani demek istediğim... Pek sayılmaz." diye mırıldandı Taufan gülümsemesi solarken. Beliung'a kötü davrandığı ve kardeşine düşüncesizce çıkıştığı zamanları hatırlayınca yanakları suçlulukla kızardı. "Şey... Ben iyi bir kardeş ya da ağabey değilim Tok. Çok fazla hata yaptım, annemin bundan hoşnut olacağını söyleyemem..."

"Herkes zaman zaman hata yapar." dedi Tok Liam anlayışla. "Eğer pişmanlıkla özür dilerseniz ağabeyiniz de, kardeşiniz de sizi affedecektir."

"Umarım öyle olur." dedi Taufan gergince gülerek. Beliung zaten yufka yürekliydi, ona kendini affettirmek kolaydı ama Angin'den biraz şüpheliydi...

Dikkati Windaralı çocukların arasında kalmış Angin'e yöneldi. Kardeşi merakla kendisine soru soran çocuklara tekdüze, kısa cevaplar vermekle yetiniyordu. Oldukça solgun ve mutsuz görünüyordu ve haklıydı da.

Bu konuda bir şeyler yapmalıyım, körü körüne Beliung'u suçlamasına izin veremem, diye düşündü kaşlarını çatarak. Beliung'un bundan rahatsız olmayacağını bilebilsem ona her şeyi anlatırdım da, bilmiyorum işte...

Çocuklardan ayrılıp uzak bir köşeye oturan Angin'i tekrar süzdü ve dördüncü kez iç çekti.

"Umarım her şeyi öğrenince umudunu tamamen kaybetmezsin Angin... Umarım rüzgarları aşabilirsin."

Devam Edecek...

Bu birdenbire çıktı ama beğendim. Windara'da Rüzgarları Aşmak diye bir deyim olabileceğini düşündüm. Zor ve meşakkatli bir durumu atlatabilmek anlamına geliyor olabilir. İstediğiniz anlama yorabilirsiniz ama şu anki anlamı bu sanırım :D

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Not: Evet, gecenin birinde yazdım. Çünkü uykum GELMİYOR.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 11