OVERLAPPİNG STORMS- 48

 48: Umut ve Kötümserlik

"Abang!" Taufan neşeyle ağabeyine ait odaya girdi ve masasının başında ciddiyetle bir şeyler yapan Beliung'un önünde durup, dikkatini çekebilmek için ellerini salladı. "Hadi beraber oynayalım!"

"Şimdi olmaz Taufan, çok işim var..." diye mırıldandı Beliung başını kaldırmadan.

Taufan şaşkınlıkla başını yana eğdi, bu alışkın olmadığı bir cevaptı. "İyi-iyi de niye?" diye sordu. "Hiç mi oynayamazsın?"

"Gerçekten stresli bir durumdayım, yoksa oynardım..." diye karşılık verdi Beliung sakince ve bu doğruydu da. Ağabeyinin terlemeyecek kadar sakin bir insan olduğunu iyi bilen Taufan, şuan yerinde durduğu halde şakaklarından akan ter damlalarını görebiliyordu.

Yavaşça masanın etrafını dolaştı ve ağabeyinin ilgisini bu denli çeken şeyin ne olduğuna bakmaya çalıştı—tam bu sırada...

"Ah—Taufan!" diye bağırdı Beliung dehşet ve şok karışımıyla. İfadesine hayal kırıklığı yayılırken, önündeki kağıda baktı. Artık üzerinde -kesinlikle olmaması gereken- uzunca bir çizgi vardı.

"Şey... Özür dilerim..." diye mırıldandı Taufan, ağabeyinin hareketsizliğinden korkarak, birkaç adım geri çekilmişti.

Sinirlenerek, biraz da stresten kaynaklanan yüksek bir sesle, "Koluma çarptın!" diye çıkıştı ama bu kızmaktan çok, aşırı çaresiz bir tanımlamaydı. "Şimdi bu çizgiyi nasıl yok edeceğim Taufan?..."

Taufan şok ve üzüntüyle ağabeyine bakakalmıştı. Beliung'u ağlatmıştı—ama, ama onu ağlatmak istememişti... "B-ben—ben sadece—"

"Taufan. Lütfen odamdan çıkar mısın? Seni daha fazla incitmeden önce?" dedi Beliung titrek iç çekerek. "Oyun oynamak istediğini biliyorum... Ama böyle davranırsan hiç oynayamayız..." Kağıda tekrar baktı ve hayal kırıklığı tekrar yükselirken, başını kollarına gömdü.

Taufan üzüntü içerisinde ağabeyine baktı, bu kadar kızacağını, üzüleceğini düşünmemişti ki... Kızsa bile gülümseyeceğini düşünmüştü... Ama Beliung gülümsemiyordu.

"Be-ben çok özür dilerim abang..." diye mırıldandı başını eğerek ve ağabeyini şuan hiç istemediğini fark ettiği varlığından kurtarmaya karar verdi. Oda içerisinde kendine hakim olsa da, kendi odasına geri dönerken dudakları titriyordu.

Sibella'nın söylediklerinden sonra ağabeyim çok değişti... Gerçekten haklı mı acaba?... diye düşündü acı içerisinde ve bu yalnızca daha da kötü hissetmesine neden oldu. Eğer öyleyse... Beliung onu yıllarca kandırmıştı.

Elbette şüpheci bir insandı ve bir sefer böyle oldu diye Sibella'ya inanacak değildi... Ama bu olay bu hafta beşinci kez oluyordu... Tüm şüpheleri doğrulanmaya başlamıştı.

Artık oynamak istemiyordu.

...

"ÇATT!"

"O da neydi?" Taufan ürperdi ve başını kaldırıp sersemce etrafa baktı. Görünürde bir şey yoktu... İçgüdüsel olarak yanında beklediği -ya uyuduğu mu demeliydim?- Beliung'a baktı ve onun da—ha, ne?

Taufan gözlerini kırpıştırdı ve boş boş ona bakmaya devam etti. "Sen... Uyanık mıydın?"

"Yo hayır." dedi Beliung sakince gülümseyerek (alay mı ediyordu?). "Yeni uyandım. Ben de senin uyanık olduğunu zannediyordum ama sanırım yanılmışım."

Taufan zihni hiçbir şeyi işleyemediği için boş boş bakmayı sürdürdü.

Bunun üzerine Beliung kıkırdadı ve rahatça, "Boş ver gitsin." dedi. "Önemli değildi."

"Peki... Yaraların nasıl? Bir şey hissedebiliyor musun?" diye sordu Taufan yavaşça, zihni yeni yeni açılıyordu, ah... Tam da sırasıydı ya...

"Yani, biraz iyiyim." dedi Beliung tuhaf bir neşeyle. "Sağ omzum ağrıyor ama geçeceğini tahmin etmek zor değil... Angin nerede, onu da kurtardınız değil mi?"

Taufan iç çekti, tahmin etmesi zor olmayan şeylerden biri de buydu. Beliung olaylara dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Gözlerini kısan ama gülümsemeye devam eden ağabeyine bıkkın bir bakış attı. "Sen hatırlayana kadar ağzımı açmayacağım. En azından hatırlattığım için beni suçlayamazsın."

"Bunda hatırlanacak bir şey yok, Angin nerede merak ediyorum sadece." dedi Beliung ama Taufan sessiz kalmaya karar vermişti. O hatırlayana kadar tek kelime etmeyecekti.

"Çok gıcıksın." dedi ağabeyi içtenlikle.

"Ah, kendini bilmene sevindim." dedi hafifçe gülümseyerek ve onun homurdandığını duyunca omuz silkti. "Ne? Sonuçta aynı kanı paylaşıyoruz, ikimiz de aynı özellikleri taşıyor olmalıyız değil mi?"

Beklediği kahkahayı duyamayınca, başını çevirip Beliung'a baktı. "Ah, hatırladın. Çok hızlıydı." diye vurguladı kinayeyle. "Artık soruna cevap verebilirim... Angin iyi, sadece ikimize de korkunç kızgın. Bunu nasıl halledebiliriz bilmiyorum ama boş ver, kafana takma... Angin kindar biri değil. Şuan nerede mi? Bilemiyorum, her yerde olabilir."

"Bunun anlamını biliyorsun." dedi Beliung kayıtsızca.

"Onu bul ve getir... Ugh..." diye homurdandı Taufan omuzlarını düşürerek ve kalkıp en küçük prensi bulmaya gitti.

Angin dünden bu yana pek yer değiştirmemişti. Windara dağlarını rahat rahat izleyebileceği bir kenarda oturmuş, öylece duruyordu.

"Hey Angin." diye seslendi, hiçbir şey yokmuşçasına rahat, hatta bir parça neşeliydi. "Hala aynı yerdesin, yoksa uyumadın mı?"

"Uyudum..." diye cevapladı Angin pozisyonunu hiç bozmadan. "Sonra tekrar tam buraya oturdum."

"İlginçsin." Taufan kıkırdadı ve yanına oturup, göz ucuyla ona baktı. "Dinlenebildin mi bari?"

"Evet."

"Hadi ama, bu kadar suratsız olma." dedi dirseğiyle onu dürterek. "Sana bir iyi, bir de kötü haberim var. Önce hangisi?"

"İyi olan."

"Beliung uyandı ve kötü haber -bunu istemeyeceğinden eminim ama- seni bulup getirmemi istedi." dedi—onun söylediklerini birebir tekrarlamıştı. Son on yılda değişen kişiliğine çok aykırı bir şekilde neşeli davrandığını biliyordu ama şuan için Angin'in dikkatini yalnızca böyle çekebilirdi.

"Peki." Angin ifadesiz gözlerle bir an ona baktıktan sonra kalktı ve onun gelip gelmediğine bile bakmadan, Beliung'un çadırına yürüdü. Çadırın tam girişinde durdu ve onun geldiğini görünce hafifçe gülümseyen Beliung'a mesafeli bir ifadeyle baktı. Sonra başını çevirdi. "Ne oldu abang?"

"Yaklaş Angin." dedi Beliung sakince ve söylediğini isteksizce yerine getiren kardeşinin elini tuttu. "Bir şey olmadı. Sadece bana neden kızdığını öğrenmek istiyorum."

(Hikaye gittikçe ağırlaştığı için yazarın içi sıkıldı.=( )

Angin bir an şaşkınlıkla ona baktı, nedenini bildiğini zannediyordu. "Bilmiyorum—yani biliyorum ama tek bir şey değil... Bunca yıl gerçekleri benden sakladığı ve hala da saklamaya devam ettiği için abang Taufan'a daha çok kızgınım aslında... Ama sana da kızgınım... Annemi öldürdüğün için."

"Kendi annemi öldürdüğüme inanıyorsun yani?" diye sordu Beliung kaşını kaldırarak. Her ne kadar ciddi dursa da, girişten ikisini izleyen Taufan onun zar zor konuştuğundan emindi.

"Evet."

"Benim nasıl biri olduğumu da biliyorsun." diye devam etti Beliung ve o başını sallayınca, bomba soruyu ortaya attı. "Peki, öyleyse annemi gerçekten öldürmek istediğimi mi düşünüyorsun? Angin, ben bunu bile isteye yapabilir miyim? Şuan öyle değilim belki ama çocukken kan gördüğümde çok kötü olurdum. Bana inanmazsan Taufan'a inanabilirsin."

"Şey... Aslında o kadar da kötü olmuyordun, sadece bir saat boyunca anneme sarılıp hiç kıpırdamıyordun." dedi Taufan sırıtarak ve karşılığına gerçekten sinirli bir bakış aldı. "Ne var? Doğru ama."

"Bilmiyorum... Bir sürü sebebin olabilir. Uf—şuan konuşmak istemiyorum zaten!" Angin elini ondan kurtardı ve bunalmış bir ifadeyle çadırdan çıktı.

En az onun kadar bunalmış hisseden Beliung sessizce hıçkırırken, bir eliyle yüzünü örttü; Taufan ise anlayışla omzuna birkaç kez vurdu. "Onunla konuşacağım... Angin'i iyi tanıyorum, ilk şoku atlattıktan sonra yumuşayacaktır."

Beliung cevap vermedi.

"Ve biliyor musun? Senin de zamana ihtiyacın var." diye devam etti Taufan, birdenbire kendini aşırı ağırbaşlı hissetmeye başlamıştı. "Hassas birisin, şunu baştan kabul et. Angin'in seni sevmemesi düşüncesine katlanamıyorsun. Evet bu kötü ama geçici bir durum. Angin de senin gibi hassas biri."

"Sen neden bu kadar duygusuzsun, asıl sorulması gereken soru bu." dedi Beliung alaycı bir tonda fakat sesi titremişti.

"Ben duygusuz değilim." diye karşı çıktı Taufan sakince fakat onun hiç inanmadığını belirten bir ifadeyle baktığını görünce, iç çekti. "Tamam, belki biraz öyleyimdir... Ama siz ikiniz o kadar duygusalsınız ki, sizi dengeleyecek birinin olması gerekiyordu."

"Senden çok şüpheleniyorum ama neyse... Şimdilik seninle uğraşmayacağım." dedi Beliung ona göz ucuyla bakarak ve ikisi de kıkırdadı. "İtiraf et, benden o kadar da nefret etmiyordun."

"Etmiyordum." dedi Taufan dürüstçe ama o kahkaha atınca, suratını asarak onu ittirdi. "Kapa çeneni dâhi."

"Bunun için dâhi olmaya gerek yok. Eğer benden gerçekten nefret ediyor olsaydın yüzümü bile görmek istemezdin." dedi Beliung kıkırdayarak ve bu Taufan'ın öfkeyle ona bakmasına neden oldu. "Zaten görmek istemiyordum! Sadece senden sonsuza dek kaçabileceğim hiçbir yer yoktu! Ayrıca ne biliyorsun, belki ben nefretimi seni gıcık ederek belli ediyordum?"

"Şey, politika konusunda yüksek lisans yapınca duyguları anlama konusunda inanılmaz gelişiyorsun." diye dalga geçti Beliung ama sözlerinde doğruluk payı yok değildi. "Gerek Windara'nın işleriyle uğraşırken, gerek başka zamanlarda çeşit çeşit kişilerle karşılaştım. İster istemez kimin neyi ne niyetle yaptığını anlama konusunda geliştim."

"Mantıklı..."

Bir süre konuşmadılar.

Neden sonra Beliung sessizliği bozdu. "Biliyor musun?... Çok açım."

Taufan uzun zamandır atmadığı keyif dolu bir kahkaha attı, o kadar içten ve yüksek bir kahkahaydı ki, dışarıdaki Angin bile merakla çadırın olduğu yere baktı.

"Eskiden olduğun kadar şakacısın." dedi Taufan, aşırı gülmekten nefes nefese kalmıştı. "Sana yemek için bir şeyler getireceğim."

...

Angin her zaman içinde sadece tek bir ses taşımıştı: umut. Belki de diğer insanların iyimserlik dediği şey buydu, bilmiyordu ama ne olduğunu biliyordu.

Abang Taufan bana çok kötü davranıyor, beni sevmiyor mu? diye sorardı kendi kendine ve iç sesi de şöyle cevap verirdi: Elbette değil, onun da kendi sorunları var, davranışları bana özel değil.

Ama son olanlardan sonra umut ikiye bölünmüş ve bir yarısı başka bir şeye, kötümserliğe dönüşmüştü.

Ağabeylerimi sevmeye devam etmeli miyim? Onlar düşündüğüm gibi mi, yoksa ben mi kendi kendimi kandırıyorum?

Aynı zamanda ağabeyleri olmadan da yapayalnız kalacağı için korkuyordu. Evet, on yaşındaydı ama evren onun zihninden ve bedeninden çok daha büyüktü. Ayrıca ağabeylerine kıyasla doğru düzgün hiçbir şey bilmiyordu, onlara sırtını dönse bile tanımadığı bir dünyada yalnız başına yok olurdu.

Bu düşünceler içerisinde iyice büzüldü, belki de Taufan da bu yüzden Beliung'un yanından ayrılmamıştı. Evet, nefret etmişti belki ama yalnız başına ne yapabilirdi ki? Ne kadar mantıklıydı.

Aslında ağabeylerinden nefret etmiyordu, sadece kalbi kırılmıştı. İyileşmesi biraz zaman alacaktı...

"Angin."

Angin sesin sahibini tanıdığı için başını çevirmedi, aksine yüzünü kollarına gömerek gizledi. "Ne istiyorsun abang?"

"Konuşmamız gerek." dedi Taufan ciddiyetle, yanına otururken.

"Dinlemek istemiyorum." diye reddetti Angin soğukça, gerçekten dinleyebilecek gibi hissetmiyordu.

Ağabeyinin iç çektiğini duydu. "Yanlış yapıyorsun Angin. Bilmediğin şeyi tek başına çözmene imkan yok."

"Sanki onca yıldır gerçeği benden gizleyen sen değildin." diye homurdandı Angin öfkeyle.

"Bunu beni suçlamaya başla diye söylemedim. Orası apayrı bir mesele ve bu yaşta mantığını anlayamazsın." dedi Taufan sertçe. Sonra yumuşak davranması gerektiğini hatırlayarak, boğazını temizledi. "Demek istediğim—şuan yanlış anlaşılma yüzünden surat asıyorsun. Bu yüzden konuşmamız gerek."

"İyi... Ama ben konuşmayacağım."

Taufan gülümsedi ve, "Bana uyar." dedi. "Ben de sözümün kesilmesini hiç sevmem."

"Peki... Anlat hadi."

"Şey, eeee... Ne anlatmamı bekliyorsun?" diye sordu Taufan başını ovuşturarak. "Bildiğin gibi ben on dokuz yaşındayım, şimdi sana on dokuz yıllık anılarımı anlatmaya başlasam bitmez. Biraz daha spesifik olmalısın."

Angin kendi kendine söylendi ve, "Abang Bel'in annemi öldürdüğü kısmı anlat." dedi. "Ben de neden abang Beliung'u suçlamamam gerektiğini anlayayım."

"Tamam... Anlatayım." diye mırıldandı Taufan tereddütle, işin kötüsü olaya tamamen hakim değildi. Bir kısmını sadece Beliung biliyordu. "Şöyle, hm... Tam senin doğduğun sene... Buraya bir düşman saldırdı. Bir asır önce yine saldırmış, annemden duymuştum. Sonra annem o düşmanla savaşırken, eee..."

"Eğer yalan uyduracaksan söyleyeyim, hayır abang." dedi Angin, duraksamasından şüphelenerek.

"Yalan değil şaşkın, olay sırasında orada olmadığım için ne olduğunu bilmiyorum!" diye çıkıştı Taufan, haksız yere suçlanmaya katlanamıyordu. "Tam olarak ne yaşandı bilmiyorum ama geldiğimde annem ölümcül olmasa da, ağır yaralıydı ve Beliung da düşmanla savaşıyordu. Düşmanı yendikten sonra... Kontrolünü kaybetti ve zaten yaralı olan anneme saldırmaya başladı. Onu durduran yine annem oldu ama sonrasında çok dayanmadı..."

Angin yavaşça başını kaldırıp ağabeyine baktı (ağabeyi ona bakmıyordu). Sesi mi titremişti? "Öldü?..."

"Evet... Daha sonra ne olduğunu bilmiyorum ama ne öncesinde, ne de sonrasında Beliung'un o kadar ağladığını görmedim." dedi Taufan sesi çok çıkmamıştı. Başını çevirip ona kısa bir bakış attı. "İşte bu yüzden... Ona kızmamalısın Angin."

O başka bir şey söylemeden, ayağa kalktı ve yanından uzaklaştı. Angin ise şaşkınlık ve biraz üzüntüyle onun uzaklaşan siluetine bakakalmıştı.

Taufan ağlıyordu.

Devam Edecek...

"Taufan zaten ağlayan biriydi" diyen zihnime buradan sesleniyorum: burada kastedilen şey başkaydı! Her şeyi mantıkla çözemezsin!!!

Ehem, bu notu kendim için yazdım, aldırmayın. Bir de, oruç oruç ağlamayın.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

XD

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES