KAYIP FIRTINA- 10 (REWRİTE)
10: Nefret mi, Yoksa Sevgi mi?
Halilintar ertesi gün daha uyanır uyanmaz, o günün kötü geçeceğini sezmişti. Anlaşılan o ki, değişen onca şeye rağmen değişmeyen tek şey, kuvvetli altıncı hissiydi.
İlk başta evde yalnız olduğunu düşündü, çünkü eve inanılmaz bir sessizlik hakimdi. Hani evde yalnızken hissettiğiniz sessizlik var ya, oydu işte... Yalnızsın diye bağıran sessizlik.
Aldırmadı ve kendi günlük rutinini takip etti. Kabalık etmek istemezdi ama sessizliği; son zamanlarda karşılaştığı soğuk davranışlara yeğlerdi.
Yalnız olduğunu düşündüğü için, kendi kendine mırıldanarak merdivenleri indi. Ancak tam son basamağı inerken, salondaki koltuklardan birine oturmuş, kitap okuyan Taufan'ı fark etti ve bir anda zihni durdu.
Kendi kendime konuşuyordum, urgh, bunu görmemesi gerekiyordu! Yalnız olduğumu düşünüp gevşememeliydim, diye düşündü utanç içerisinde.
Bileğini burkmuştu.
Oflayarak merdivenlere çöktü ve bileğini ovuşturdu. Bu ufak burkulmalar ciddi olmayabilirdi ama kesinlikle çok sinir bozucuydu.
Esneyerek mutfağa girdi. Kahvaltı etmeleri gerekiyordu ama Taufan'ın hareket ettiği falan yoktu.
Hiç değişmiyor, her şeyi hep benden bekliyor... diye düşündü ve bu düşünce bir kez daha oflamasına neden oldu. Halbuki hazır kahvaltı da hiç fena olmazdı.
Oflayıp puflamayı bıraktı ve yiyecek bir şeyler bulmaya çalıştı. Taufan'a bir şey yemek isteyip istemediğini sorduğundaysa, kardeşinden bir cevap alamadı.
Öfkelense de, onun sessizliğini görmezden geldi ve kafasına göre bir şeyler hazırladı. Tamam... Gempa'nın sabah hazırlayıp bıraktığı krep karışımı oldukça işine yaramıştı.
Müthiş bir beceriyle krepleri peynirli-domatesli sandviç haline getirdi ve bunları masaya koydu. Yanına da Durian suyu -Malezya'da bulunan bir meyve- koydu.
Taufan'a seslenmeliyim... diye düşündü ancak çekindiğini itiraf etmeliydi. Tereddütle birkaç kez ağzını açıp kapattı ancak her seferinde vazgeçti. Sonunda, "Taufan, gel!" diyebildi.
Gelen cevap, "İstemiyorum." oldu.
Tanıdık ama adlandıramadığı bir his bedenini serdi. "İstemiyorum yok! Hemen gel."
"Rahat bırak beni." diye homurdandı Taufan oflayarak.
"Pekala..." Halilintar salona gitti ve kitabı bırakmış, boş boş oturan kardeşini ayak bileklerinden yakaladı. "Hazır olsan iyi olur, çünkü çok sarsılacaksın."
"Woi—ne yapıyorsun?!" Taufan ayaklarını kurtarmaya çalışırken, Halilintar onun gözlerinin parladığını fark etti. Ne var ki bu parıltı, o gülümsediği anda yok oldu.
Taufan sinirli bir şekilde ayaklarını kurtardı ve ona soğuk bir bakış attı. "İstemiyorum. Git kendin ye."
Halilintar'sa, yemekten ziyade yalnızca suçlulukla kreplere bakabildi.
Yemekten sonra -az da olsa yemişti- üzerine tuhaf bir ağırlık çöktü ve salondaki kanepelerden birinde uyuyakaldı. Onu uyandıran şey...
Taufan'dı.
"Ah, üşüyeceğini düşündüm." dedi Taufan abartılı derecede umursamaz bir ifadeyle ve kollarındaki örtüyü yanına bırakıp uzaklaştı.
Daha fazla uyuyamayacağım sanırım, diye düşündü Halilintar. Uyuşuk bir şekilde gözlerini ovuşturdu ve koltuktan kalktı. Saatin 13:00'ü gösterdiğini görünce kaşlarını kaldırdı. Epey çok uyumuştu, ha?
Can sıkıntısından kurtulmak için, Solar'ın ona zihin gelişimi için (bu bir hakaret miydi?? Halilintar emin değildi ve umursamıyordu da) tavsiye ettiği kitabı okudu.
Bir şekilde günüyü bitirmeyi başardığında kendisi bile şaşırdı. Taufan'ın gün boyunca onu görmezden gelmesi nedeniyle biraz sinirli hissediyordu ama sonra umursamamaya karar verdi. O da umursamayınca duygularından kurtulabileceğini mi düşünmeye başlamıştı?
Akşam diğerleri geldiğinde de, boş boş oturuyordu (yapacak bir şeyi yoktu).
Sıcak yemeğin kokusu, yorgun ve aç olan herkesin itiş kakış eve girmesine neden olmuştu.
"Önce ellerinizi yıkayın ve üstünüzü değiştirin!" diye emretti Iman ve tabii ki, kimse öpücüklere boğulmak istemediği için, itaat ettiler. Bir tek Taufan -ki o zaten dışarıdan gelmemişti- ifadesiz bir yüzle mutfaktaki sandalyeye oturmuş, ellerini kucağına bırakmış, öylece duruyordu.
Iman ona yaklaştı ve başını eğip, dışarıdan sadece mırıltı gibi duyulan bir sesle bir şeyler söyledi.
Taufan da ellerini yıkamak için banyoya giderken, gözlerini silmesi Halilintar'ın dikkatini çekmişti. "Onun neyi var?"
"Depresyon atağı." dedi Iman üzgün bir tonda ama sesinde hayal kırıklığına benzer bir şeyler de vardı. "Dayanmaya çalışıyor."
Sessiz bir yemekten sonra, Halilintar odalarına çıktı ve Taufan'ı kendi yatağına uzanmış, başını da yastığına gömmüş bir pozisyonda buldu.
"Taufan?"
Cevap yok.
"Sorun ne?"
Hala sessiz.
"Seni tamamen unutmadım, eğer duymak istediğin şey buysa."
"Tamamen unutmadın mı?" Taufan başını kaldırdı ve ürkerek birkaç adım gerileyen Halilintar'a şaşkınlık ve hayal kırıklığı dolu bir bakış attı. "Yeterince unuttun, daha ne olabilirdi?!"
"Tamam, depresyon nöbetlerinden birinde olduğunu fark etmedim ama hatırlıyordum!" diye kendini savundu.
"Fark etmedin mi? Fark etmedin, öyle mi?!" diye bağırdı Taufan fakat gülmeye başlamıştı. Kendini sırt üstü yatağa bıraktı, yavaş yavaş bir gülme krizine sürükleniyordu.
Halilintar çaresizce ona baktı. Kardeşi önünde çılgınlar gibi gülüyordu ama kıpırdayamıyordu.
"Halilintar, ne oluyor—?" Odaya dalan Gempa, Taufan'ı fark ettiğinde hızla endişe -ya da kardeşlerin tabiriyle anne tavuk- moduna geçti. "Taufan, sakin ol!"
"Yapamıyorum..."
Halilintar hala aynı yerdeydi. Yüz ifadesinden derin bir suçluluk okunuyordu. "Be-ben özür dilerim—"
Kendisinin de ağlamak üzere olduğunu fark ettiğinde, eliyle ağzını kapattı ve yalnız kalabilmek için banyoya koştu.
Soğuk duvara yaslanarak yere çöktü.
Taufan benden nefret ediyor, diye düşündü korkuyla rahatlama karışımı, tuhaf bir hisle. Ama neden ondan korkuyorum? Neden bu kadar umursuyorum?
Halilintar bunu düşündü. Hatta banyodan çıkıp, yatağına yattığında bile.
Kardeşinin nefreti aşırı derecede tanıdık ve korkutucuydu. Belki de unutulmaya yüz tutmuş anılardan biriyle alakalıydı...
Devam Edecek...
Sanırım yine dinlenmeye ihtiyacım var. Hiçbir şey yazasım gelmiyor. Can sıkıcı bir durum, biliyorum ama ne yapabilirim? Dinlendikten sonra daha kaliteli hikayelerle geri gelebileceğim.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder