OVERLAPPİNG STORMS- 49
49: Neyin Var? Ⅰ
"Abang! Düelloya var mısın?"
Beliung okuduğu şeyden başını kaldırıp, ciddi bir ifadeyle kardeşine baktı. Onun meydan okuyan sırıtışını görünce, dudaklarına memnun bir gülümseme yayıldı. "Neden olmasın? Şimdi mi?"
"Evet, hadi gel!" Taufan acele etmeyen ağabeyini kolundan yakaladı ve itirazlarını duymazdan gelerek, onu odadan dışarı sürükledi. "Zaten sürekli oturuyorsun, biraz koşmalısın abang. Yoksa genç yaşta hiç kullanmadığın bacaklarını temelli kaybedeceksin."
"Ne diyorsun? Ben düello yapmayı kabul etmiştim, kardeşimden tavsiye düşünmüyordum!" dedi Beliung hayret dolu bir tonda fakat ikisi de kıkırdıyordu.
İki kardeş yarışırcasına koşarak saraydan dışarı çıktılar.
Beliung etraflarında esen kuvvetli rüzgarlara aldırmadan, neşeyle kardeşine baktı. "Hadi yine sen başla. Benim seviyeme gelene kadar buna izin vereceğim."
"Bana şöyle davranmaya devam edersen seninle düello falan yapmayacağım." diye çıkıştı Taufan omzuna yarı şaka yarı ciddi bir şaplak atarak. "Bu düelloyu seni eğlendirmek için değil, kendimi geliştirmek için yapıyorum!"
Beliung kaşını kaldırdı ama kardeşinin özgüveni onu gülümsetmişti. "Peki, öyle olsun. Sana acımayacağım."
Üç, iki ve bir.
Taufan ileri atıldı ve körü körüne ona doğru ilerlemeye başladı.
Beliung onun hamlesini sezebilmeyi umarak gözlerini kıstı; bu Taufan'ın yapacağı bir dikkatsizlik değildi, öyleyse neden böyle davranmıştı?
Yine de, temkinli bir ifadeyle Rüzgar kalkanını oluşturdu ve ayaklarını sağlamca yere basarak, gelecek atağa karşı hazırlandı.
Ve sonra aniden— Taufan geride bir parça toz bırakarak yok oldu.
Beliung soğukkanlılığını zar zor korurken, etrafına bakındı. "Nereye kayboldu?"
Ne olduğunu bile göremeden, kuvvetli bir rüzgar kendisini ittirdi. Kendi rüzgarını kullanarak karşı rüzgara direndi ve rüzgarın basıncını kullanarak, kendini yana doğru ittirdi. Kurtulduğunu düşünmüştü fakat yanılmıştı.
Arkasından bir ses, "Ben kazandım." diye fısıldadı ve sesin sahibi olan Taufan onu yere ittirdi. Rüzgar Matkabını ağabeyine doğrulturken, muzaffer sırıtışı daha da genişledi. "Kaybetmek güzel mi?"
"Henüz kaybetmedim." dedi Beliung gülümseyerek ve elini hafifçe yana doğru eğerek, hafif ama yeterince güçlü bir rüzgarla kardeşini yere serdi.
"Daha fazla çalışmalıyım..." dedi Taufan nefes nefese gülerek ve ayağa kalktı. Fakat aniden yüzündeki gülümseme yok olurken, yanında duran Beliung'a yaslandı.
Bir dakikadır kardeşini dikkatle izleyen Beliung zaten bir tuhaflık olduğunu hissetmişti ve bu da kanıtlıyordu. Dikkatlice kardeşinin yere oturmasına yardım etti ve tuhaf derecede sessiz olan kardeşine endişeli bir bakış attı. "Taufan? Bir yerini mi incittin, ne oldu? Ben mi bir şey yaptım?"
Taufan eğik tuttuğu başını kaldırdı ve konuşmak için ağzını açtı. Fakat hemen ardından iyice kıvrıldı ve öksürdü—
Kırmızı.
(Yazarın notu: Normalde metni renklendirmem ama burada bayağı uygun düştü.)
Beliung dehşet içerisinde ellerine baktı. Elinde olmadan geri çekilirken, gergince, "Ta-Taufan?" diye fısıldadı. Sesi çıkmamıştı.
Taufan'sa, bilincini kaybetmiş ve yere serilmişti.
Beliung ilk şoku atlattıktan sonra, zihni mantıklı düşünmeye başladı. Öylece durmak yerine Taufan'ı içeri götürmeliydi, annesi ne olduğunu biliyor olmalıydı.
Biraz korkarak, solgun bir yüzle yerde yatan kardeşine yaklaştı ve onu dikkatlice sırtına aldı. Sonra da elinden geldiğince koşmaya çalışarak, saraya girdi.
"Anne! Anne!"
Bu sırada Windara'ya ait bazı şeyleri inceleyen anneleri -yani Kuputeri, hehe- endişeli bir ifadeyle kapıya baktı. Kalktı ve düzgün ama aceleci adımlarla kapıyı açmaya gitti. Gördüğü şey karşısında tepki vermese de, yüzünün rengi değişmişti. "Beliung... Ne oldu?"
Beliung bir şey söyleyemedi, koşmaktan dolayı nefes nefese kalmakla birlikte, hıçkırıklarını durduramıyordu.
Kuputeri elini omzuna koydu ve sükunetini koruyarak, "Sakinleşmeli ve bana ne olduğunu anlatmalısın." dedi. "Ne olduğunu bilirsem ne yapmamız gerektiğini de bilebilirim."
"Dü-düello yapıyorduk—s-sonra Taufan aniden kustu... A-ama kırmızıydı—" dedi Beliung sesi titreyerek.
"Tamam, sorun yok. Odana gidip biraz dinlen ve rahatla, daha fazla endişelenme. Ben Taufan'la ilgilenirim."
Beliung söylediğine uyarken, saray hekimi Kuputeri'nin emriyle alelacele getirildi. Olayı -sakinleştikten sonra elbette- Beliung'tan dinledi ve Taufan'ı muayene etti. Sonra odadan çıkarak, durumu Kuputeriyle paylaştı.
Beliung ise içeride, Taufan'ın yanında oturuyordu. Suçluluk duymakla beraber, hala şoku atlatamamıştı. Taufan'ın aniden solgunlaşan yüzü, kırmızı, kırmızı, kırmızı...
Beliung başını iki yana salladı ve hala baygın olan kardeşine baktı. Umarım iyi olursun kardeşim...
Tam bu sırada, saray hekimiyle annesinin içeri girdiğini duydu ve hızlıca ayağa kalktı. "Anne?"
"Taufan iyi olacak." dedi Kuputeri sakin bir gülümsemeyle. "Ama..." Bakışları, gelecekten bihaber, en azından huzur içerisinde yatan Taufan'a kayarken dudaklarındaki gülümseme soldu. "Rüzgar elementini kullanamayacak."
Beliung daha önce sadece bir kitapta gördüğü şeyi hatırlarken, şaşkınlık ve üzüntü içerisinde kardeşine döndü. "O—"
"Taufan anemosis genetiğini taşıyor."
...
Beliung çadırın girişinde durdu ve dışarı bakarken, derin bir iç çekti. Gerçekten bunalmıştı. Yaralarından ziyade -ki onlar da bir sorundu, gece boyu sızlıyorlardı- ilgilenmesi gereken şeyler onu bunaltıyordu.
Eli otomatik olarak sağ omzuna gitti. Epey iyileşmişti tabii ama hala sağ kolunu serbestçe hareket ettiremiyordu, bir savaşa girmeye çalışsa hemen yenilmesine sebep olabilirdi bu. Vücudunun diğer bölgelerindeki morlukları saymıyordu bile...
Sanırım bu girdiğim ilk ciddi dövüştü, diye düşündü kayıtsızca. İyi ya da kötü, bu deneyimi eninde sonunda edinecekti.
Tekrar iç çekti ve gözleri şefkatle yumuşayarak, Windaralı bir çocukla sohbet eden Angin'e baktı. Taufan'ın onunla konuşup konuşmadığından emin değildi ama kardeşi biraz yumuşamış gibiydi. Eskiden tavırları en soğuk şekilde, beni hayal kırıklığına uğrattın ve seni affetmeyeceğim, derdi. Şimdiyse yumuşamış, öyle olsa bile senden asla nefret etmeyeceğim, diyordu.
Ve Taufan...
Beliung'un diğer tüm konulardaki endişeleri bir anda buhar olup uçarken, hızlıca etrafa göz attı. Kardeşi nereye kaybolmuştu sahi? Bir süredir ortalıklarda görünmüyordu.
İyi insan gerçekten lafın üstüne geliyor olmalıydı; Taufan çadırlardan birinden çıktı ve onu fark etmeden önce bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Ne düşündüğünü anlamak imkansızdı, bu konuda müthiş bir yeteneği vardı. Aşırı zorlanmadığı sürece duygularını örtbas edebiliyordu ve...
Beliung onun bu özelliğinden nefret ediyordu. Kardeşinin bir sorunu varsa bile son safhaya kadar asla anlayamıyor ve sonra suçluluk duygusuyla başa çıkmaya çalışıyordu.
Bu sırada, Taufan onu fark etmiş, muzip bir ifadeyle yanına gelmişti bile. Şakacı bir tavırla sırtına vururken, "İyisin iyisin, bir on yıl daha yaşarsın." dedi. "Tabii öncesinde aşırı stresten ölmezsen."
"Sanki çok farklısın da." diye gözlerini devirdi Beliung kıkırdayarak fakat Taufan bir anlığına donakalınca, şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Şaşırmış ve kafası karışmıştı, çünkü bir sonraki saniyede Taufan tekrar gülümsemişti.
"Senden daha uzun süre yaşayacağımı düşünüyorum. Sonuçta senin kadar stresli değilim." dedi Taufan rahatça.
"Bu konuda bir yorum yapmayacağım." dedi Beliung kaşını kaldırarak. "Hiçbir şeyi kafaya takmıyor olamazsın. Yapma Taufan, o kadar iyimser olmadığını biliyorum."
"İyimserlik değil, kafanı rahat tutmak." dedi Taufan ciddiyetle, ardından, "Ve bence en doğrusunu yapıyorum." diye vurguladı.
"Senden şüpheleniyorum. İnsan hem bu kadar kaygılı olup hem de bu kadar rahat olamaz." dedi Beliung gözlerini kısarak ama Taufan yalnızca omuz silkti. "İnsan değilim zaten, bu yüzden daha fazla düşünmene gerek yok."
"Espri anlayışın harika." dedi Beliung iç çekerek.
"Öyle mi? Teşekkürler." dedi Taufan kayıtsızca. "Ah—ve ayrıca, ben kaygılı bir insan değilim. Bir olay karşısında kaygılanıyorsam genellikle en doğru tepkiyi veriyorumdur."
"Peki peki, anladık, en doğrusunu sen yapıyorsun." diye dalga geçti Beliung gözlerini devirerek fakat hemen ardından ciddileşti. "Angin daha iyi görünüyor sanırım, değil mi?"
"A—evet, doğru." dedi Taufan hızlıca, bir anlık telaşını hemen gizlese de, Beliung bu telaşını fark etmişti. Yine de, şuan üzerinde durmayacaktı.
"Ona ne anlattın da böyle oldu merak ediyorum." dedi kaşlarını kaldırarak.
"Şey—hiçbir şey... Biliyorsun işte, olaylar..." diye mırıldandı Taufan kekeleyerek—bu da o gün içerisinde Beliung'u ikinci kez büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Taufan!!! Neredeyse hiçbir zaman kekelemeyen Taufan'dan bahsediyoruz!!
Gerçi düşününce, haklıydı. Kim annesinin ölümünden övüne övüne bahsedebilirdi ki? Elbette kimse! Hele Taufan gibi biri için bu asla mümkün değildi.
İnsanlar onu soğuk biri olarak tanımlıyor ama aslında bunun sebebi, Taufan'ın onlara kendisini böyle tanıtmayı seçmesi, diye düşündü Beliung acıyarak kardeşine bakarken. Böyle daha güçlü olacağını, ya da en azından öyle görüneceğini düşünüyor olmalı.
"Son zamanlardaki değişiminin sebebi nedir?" diye sordu aniden ve bu Taufan'ın şiddetle irkilmesine neden oldu.
Zaten gergindin demek... diye düşündü Beliung gözlerini kısarak.
"Ne değişimi?" diye sordu Taufan umursamaz bir ifadeyle ama o da yakalandığını fark etmiş olmalıydı.
"Sen neden bahsettiğimi zaten biliyorsun ama yine de söyleyeyim." Beliung kardeşine baktı, neon mavisi gözleri neşe ve şefkatle parlıyordu. "Biliyorsun, on yıl boyunca görüşmedik ve bu kadar sürede değişmen gayet normal. Ama sen değişmedin Taufan, kendini olduğundan daha farklı biri olmaya, kaldıramayacağın bir kişiliği seçmeye zorladın." Başını çevirdi ve hafifçe kıkırdadı. "Soğuk ve mesafeli... Evet, bana kızgındın ama bunun kızgınlığınla alakası varsa, diğer sevdiğin insanlara niye böyle davrandın??"
Taufan verecek cevap bulamadan, Beliung devam etti. "Bazı insanlar sebepsiz bir şekilde hep sinirli olurlar. Bunun sebebi ya zaten öyle biri olmalarıdır, ya öfkenin onları güçlü gösterdiğine inandıkları içindir, ya da... Duygularını bastırıyorlardır."
"Ne dediğini bilmiyorum ama dinlemek de istemiyorum." dedi Taufan sertçe ve ayağa kalkıp, hızlı adımlarla yanından uzaklaştı.
"Seni yakaladım, biliyorsun değil mi?" diye seslendi arkasından fakat kardeşi hiçbir tepki vermediği gibi, arkasına dönüp bakmadı da.
Bunca zamandır sende bir tuhaflık olduğunu biliyordum zaten, diye düşündü gülümseyerek. Duygularını gizlemede çok yeteneklisin Taufan ama yeterince değil.
Bugün Taufan'la konuşmayı başaramamış olabilirdi ama bir gün kesinlikle başaracaktı.
Devam Edecek...
Neden böyle bir bölüm sonu yazdığımı bilmiyorum. Yazdım işte.
Bu arada geçmişteki olayları sırasıyla anlatmadığımı fark ettim, bu yüzden kısaca açıklayayım. 47. bölümdeki kısım, Taufan 5-6, Beliung 10-11 yaşlarındayken gerçekleşti. 48. bölümdeki olay ise daha sonra, Taufan 9, Beliung 14 yaşındayken gerçekleşti. Ve bu bölümdeki de, Taufan sekiz-sekiz buçuk yaşlarındayken gerçekleşti. Öyle.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder