OVERLAPPİNG STORMS- 51
Bunu yazarken Siinamota'nın Young Girl A şarkısını dinleyeceğim XD çok uyumlu.
Elbette değil, yazı süreci boyunca onu dinlersem sıkılırım :D
Ah, ve bu bölüm çok üzücü oldu :( iki defa ağlamaklı oldum, gerisini siz düşünün artık.
51: ... (Boşluk)
Hayat normal akışına dönmüştü. TAPOPS, eğitimler, Windara için yapılan planlar... Tek bir fark vardı ki, gözden kaçırmak imkansızdı.
Beliung Windara'yı kurtarma girişimi sebebiyetiyle, tekrar saygı duyulan biri haline gelmişti. Elbette bunu kahramanlıktan ziyade, ölen Kuputeri için bir vefa borcu olarak görüyorlardı ama önemli değildi, çünkü Beliung'un kendisi de öyle düşünüyordu.
Elbette kazandığı bu saygı onu değiştirmemişti. Beliung; her zamanki neşeli, şefkatli ve şakacı Beliung'tu.
Her ne kadar anlatmaktan ısrarla kaçınsa da, Taufan değişenin kendisi olduğunu biliyordu. Windara'daki olaylardan sonra oldukça değişmişti, evet. İyi anlamda mı? Hayır. Kendisini normalden daha kötü hissediyordu ve sorun buydu. Kötü diye yorumlanabilirdi ona göre, hiçbir şey hissedememek yani.
Ne mutlu, ne üzgün, ne de yorgun; hiçbir şey hissetmiyordu. Bomboş. Yapay. Kendisini bile ürküten buydu, çünkü Windara'da oldukça büyük duygu dalgalanmaları yaşadıktan sonra bu boşluk... Korkunçtu. Tutunabileceği tek bir duygu vardı, o da acıydı ama acıyı kim severdi ki? Büyük bir çıkmazın içindeydi.
(Bazen yaşadığından şüphe edip nabzını kontrol ediyordu. Evet, yaşıyordu ama ne kadar?)
Bunu kim biliyordu? Elbette hiç kimse bilmiyordu. Ne yazık ki Taufan konu kendisine geldiğinde yeterince dürüst ve açık sözlü olamıyordu. Bunu kendisi de bal gibi biliyordu ama elinden gelen bir şey yoktu. Duygularını olduğu gibi dışarı vurmak zordu. Ne, 'hiçbir şey hissetmiyorum, öyle ki bu durumdan korkmam gerekirken korku bile hissetmiyorum' mu diyecekti?
Biliyordu, elbette biliyordu, Beliung'a anlatmalıydı. Ağabeyi ne yapılması gerektiğini bilirdi ama... Anlatamıyordu. Birincisi, uygun ortam bulmak çok zordu. Beliung genellikle yalnız olmazdı; gündüz başka kişilerle iletişim halinde olurdu, akşamsa Angin yanlarında olurdu ve Taufan onun yanında tüm duygularını anlatamıyordu işte. Hem kardeşi bunun için çok küçüktü, hem de Taufan ona sır verme konusunda hala güvenmiyordu. Belki on beş yaşından sonra...
Beliung'u gece yarısı durumunu anlatmak için de kaldıramazdı herhalde?? Geriye pek bir çözüm kalmış değildi gerçi...
İkinci sebebiyse, ağabeyinden çekiniyor olmasıydı. Son konuşmalarının üzerinden belki de on yıl geçmişti ve ağabeyinin ne kadar değişmiş olabileceğini kestiremiyordu. Evet eskisi gibi nazik ve şakacıydı ama bunu anlattığında kendisini ciddiye alacak kadar olgunlaşmış mıydı? Yoksa sadece sırtını sıvazlayıp, 'sorun yok, sadece yorgunsun kardeşim' mi derdi?
(Çok iyi biliyordu ki, ağabeyi asla böyle biri olmamıştı ama ne yazık ki kaygılı ve şüpheci biriydi...)
Kendi ağabeyine anlatamadıktan sonra, başka insanlara bahsetmeyi kesinlikle düşünmezdi. Yabancılara güvenmezdi. Beliung belki onu ciddiye almayabilirdi ama en azından güvenilirdi.
Yani... Kendisinde durumlar böyleydi işte. Belki bu 'hissiz' yeni yaşantısı sebebiyle, anemosis nöbetleri de düzensizleşmiş, basit nedenlerle onu vurmaya başlamıştı. Belki de vücudu bile bir his, bir duygu istiyordu. Bu duygu acı bile olsa.
Onun umursadığı şey bu değildi; daha çok bu nöbetleri ilgiyi üzerine çektiği için rahatsız oluyordu. Kendi başınayken sorun değildi ama Beliung’un yanında bu, gözlenmek ve analiz edilmek demekti ve bundan hiç haz etmiyordu. Ağabeyine kızdığı yoktu, bu onun doğasıydı. Gözlemleyip parçaları yerine oturtmak. Sadece kendisine kızgındı. Böylesine hastalıklı olduğu için...
Kendisine çok yüklendiğini biliyordu. Yıllardır aşırı yorulduğunu biliyordu. Aşırı kaygılı geçen bazı yıllar yüzünden, Beliung'dan daha yaşlıymış gibi hissettiğini biliyordu. Hepsini çok iyi biliyordu. Kendini tanıyordu ama somut bir şey yapamıyordu ve sorun da buydu. Bilmek ile yapmak çok farklı şeylerdi.
(Bunları unutmalıydı; en iyisi buydu...)
Ve Angin... Sevgi dolu, iyimser barış elçisi... Taufan hiçbir şey hissetmese de, onu eskisi kadar çok sevdiğinden emindi. Sevgisini hissedemiyor ya da hissettiremiyor olsa da...
"Ne yapıyorsun abang?"
Başını kaldırdı ve kardeşine kısa bir bakış attı. Donuk, boş mavi gözlerini görmesini istemezdi açıkçası. "Önemli bir şey değil." dedi omuz silkerek. "Büyük Windara Atlasını bitirmeye çalışıyorum. Çoğunu okudum, sonuna bu kadar yaklaşmışken bırakmak istemedim."
"Bu aralar çok fazla okuyorsun abang. Gözlerin ağrımıyor mu?" diye sordu Angin, hem meraklı, hem de onaylamaz bir tonda. "Abang Bel geçen gün senin çok zayıfladığından yakınıyordu ve gerçekten de haklı. Şuna bak!" Ağabeyinin ellerinden birini tuttu ve görebilmesi için hafifçe havaya kaldırdı.
Taufan, onun bu tepkisi karşısında belki de bir kas hafızasıyla gülümsedi (hiçbir şey hissetmediğini unuttuğu, ya da bir şey hissediyormuş gibi hissettiği nadir zamanlardan biriydi). "O da haklı, sen de haklısın..." dedi suçlu bir tonda. "Neden zayıfladım acaba?"
"Abang Bel bir şeyler söyledi ama unuttum." dedi Angin iç çekerek. "Ama sanırım az yemek yemen ve çok kusmanla ilgili bir şeydi."
Taufan bir an duraksadı ve muhtemelen gözlerinde beliren o acı dolu bakışı kardeşinden saklamak için bakışlarını tekrar kitabına çevirdi. "Yani, bilmiyorum..." diye mırıldandı isteksizce. Konuşma isteği bir anda kaybolmuştu.
"Gerçekten ama, haklı abang. Öğün atlıyorsun, görüyorum." dedi Angin endişeli bir tonda. Bir anlığına sesi o kadar Beliung'u anımsattı ki, Taufan'ın ağlamaya başlamamak için elinden geleni yapması gerekti.
"Ben... Rejim yapıyorumdur belki." dedi zorla gülümseyerek ama Angin karşılık olarak sadece bıkkın bir bakış attı. "Tamam, rejim yapmıyorum." diye itiraf etti iç çekerek. "Ama cidden, aç değilim Angin."
"Umrumda değil, yemek zamanı!" dedi Angin ve ağabeyinin elinde gevşekçe tuttuğu kitabı alıp kapattı. "Şimdi!"
"Şimdi mi? Ve bekle— yerimi kaybedeceğim Angin! Bari ayraç koymama izin verseydin... Urgh..." Taufan bir kez daha iç çekti ve alnını ovuşturdu. Konuşmak zaten zordu; bir de itiraz etmek ve açıklamalar yapmak zorunda kalması daha da kötüydü.
"Ah—şey, tamam?" Angin kitabı yavaşça tekrar ağabeyinin kucağına bıraktı ve göz ucuyla ona baktı. Beliung ne demişti? Ah, doğru; Taufan'ı fazla yormayacaktı. Evet, yemeğe çağıracak ve geldiğinden emin olacaktı ama kesinlikle onu yormayacaktı.
"Ben gidiyorum, sen de gelirsin?" dedi Angin onu rahatsız etmemek adına alçak bir sesle ve hemen odadan dışarı koştu.
"Aç değilim ki..." diye mırıldandı Taufan ama bir süredir -belki de yemeğin adını duyduğundan beri- ağrıyan karnı başka bir şey söylüyor gibiydi.
Yemek yesem bile yine kusacağım ve doymuş olmayacağım; ne değişecek ki?... diye düşünse de kalktı. Kitabını kenara koyarak odadan çıktı.
Yemekhanenin yolu normalden daha uzunmuş gibi gelmeye başlamıştı son zamanlarda. Halbuki değişen tek şey, onun yürüme hızıydı.
O geldiği sırada onlara ayrılmış masaya oturmak üzere olan Beliung, "Taufan! Gelmişsin." dedi canlı bir gülümsemeyle. Toplum içinde sarılmaktan rahatsız olacağını bildiği için, eliyle hafifçe omzuna vurmakla yetindi.
"Evet... Angin beni bırakmadı." diye mırıldandı Taufan ve adı geçen kardeşine bitkince baktı. Angin ise ona gülümseyerek karşılık verdi. "Çünkü yemen lazım! Hem seni bıraksaydım abang Bel çok kızardı."
"Ben kızmam." dedi Beliung boğazını temizleyerek. "Bunu söylemen bile bir hakaret sayılır."
"Hadi canım! Bal gibi de 'eğer Taufan'ı ikna edemezsen fena olur,' dedin. Demedin mi? Dedin ya! Ben mi yanlış duydum diyorsun?"
Taufan, bu durumda gülmesi gerektiğini biliyordu ama o sadece bir ağabeyine bir de kardeşine baktı. Yorgun bir ifadeyle, "Neyse ne, önemli değil." diye araya girdi. "Sonuçta geldim, gerisini boş verin."
Angin sustu ama kendi kendine mırıldanmaya devam etti. Beliung ise dikkatini ona yöneltmişti (yine). Her ne kadar bir şey söylemese de endişeli bir şekilde kaşlarını çatmıştı.
Taufan'ın ona açıklama yapacak gücü yoktu. Ağabeyinin bakışlarını olduğu gibi görmezden gelerek, masaya oturdu ve önündeki tabağa baktı.
(Ah harika. Tabağını kendisi getirmediği için porsiyonları istediğinden daha büyüktü.)
"Bunu sen mi getirdin?" diye sordu ağabeyine bakarak. O başını sallayınca, "Bu benim için çok fazla." diye iç geçirdi fakat yine de yemeye başladı.
"Bitiremezsen sorun değil," dedi Beliung sakince.
Yemek sessizce devam etti.
"Bu kadar. Daha fazla yiyemiyorum." dedi Taufan sonunda. Son zamanlara göre epey yemişti ama kendini hiç iyi hissetmiyordu.
"Tamam... Tabağını bana ver." Beliung başka bir şey söylemedi, yorum yapmadı; sadece tabağı aldı, Angin ve kendisi arasında bölüştürüp yemeye devam etti.
Taufan ise odasına dönüş yoluna koyuldu. Yemek neden daha kötü hissetmesine sebep olmuştu acaba? Midesindeki boşluk dolunca, kalbindeki boşluk daha mı belirginleşiyordu? Bu yüzden miydi?...
"Taufan! Hahhh... Taufan, dur!"
Durdu ve yavaşça dönüp arkasına baktı. Gördüğü kişi kaşlarını hafifçe kaldırmasına neden oldu. "Yaya? Bir sorun—"
"Ah... Evet!... Bir sorun var!" dedi Yaya nefes nefese ve nefesini biraz toparladıktan sonra, duruşunu dikleştirip kendisine sert bir bakış attı (ya da Taufan'a öyle gelmişti). "Sorun sensin Taufan! Kaç gündür seni yakalamaya çalışıyorum ama ortalıktan kaybolup duruyorsun. Nerelerdeydin? Neyin var senin? Eğitime de gitmiyorsun, değil mi? Seni en son ne zaman eğitim odasında gördüğümü hatırlamıyorum bile. Doğru düzgün yemek de yemiyorsun, sırf bu yüzden Beliung son günlerde hep endişeliydi... Sorun ne?"
Taufan, tüm bunları -Beliung'la ilgili kısım suçluluk hissetmesine neden olmuştu, doğru- suçlama amaçlı değil, endişeyle söylediğini biliyordu ama yine de kendini kötü hissetti.
"Ben... İyiyim. Her zamanki gibi." dedi yutkunarak. Ama 'her zamanki gibi' kısmı bile o kadar büyük ve açık bir yalandı ki, Yaya ona inanmadığını belli eden bir ses çıkardı.
"Hasta mısın?" diye sordu yavaşça.
"Hayır, gayet sağlıklıyım," dedi Taufan şaşkın bir ifadeyle.
"Gerçekten normal davranmıyorsun Taufan." dedi Yaya düşünceli ama daha çok endişeli bir tonda. "Bir sorun olmadığından emin misin?"
"Ben—" Taufan neredeyse ağzından kaçırıyordu ki son anda hızlı bir dönüş yaptı. "İyiyim. Gerçekten."
Kendisi çok iyi kurtardığını düşünüyordu ama kız ona inanmış gibi görünmüyordu. Hiçbir şey demeden ona baktı. Muhtemelen gözlerindeki o donukluğu fark etmişti. Zaten o kadar uzun süre konuştuktan sonra bir sorun olduğunu anlamasa tuhaf olurdu.
"Peki, öyle olsun. Konuşmak istemiyorsan konuşmayız," dedi Yaya yılgın bir tonda ve daha fazla üstelemeden dönüp gitti.
Taufan -emin değildi, olmayabilirdi de- onun arkasından bakarken kısa bir an acı hissetti. Pişmanlık. Onu durdurup her şeyi anlatmak için büyük bir istek duysa da, buna cesaret edemedi ve odasına gitti.
Sessizlikte boş, duygusuz kalbini dinlemek daha kolaydı. Eğer atışlarını hissetmeseydi, gerçekten öldüğünü falan düşünürdü. Zihni sessiz... Kalbi sessiz... Etrafındakiler sessiz...
Ve Taufan da sessizdi.
(Yazar ağlamamak için derin bir iç çeker ve devam eder)
Uyuyakalmıştı.
"Abang Taufan uyumuş mudur?"
"Öyle galiba..."
Odaya giren Beliung gözleriyle hızlıca etrafı taradı. Kardeşinin pek huzurlu görünmeyen bir ifadeyle uyuduğunu görünce gözleri anlayışla yumuşadı. Yaklaşıp kardeşinin omzunu hafifçe okşadı. "Baksana, uyumuş bile." diye fısıldadı Angin'e doğru eğilerek. Çocuk sadece kıkırdayarak karşılık verdi.
"Uyandırsan ya, böyle yatmasın, rahat edemez," dedi Beliung gülümseyerek.
"Abang..." Angin uyuyan Taufan’ın omzuna nazikçe dokundu. "Uyan, üstünü değiştirmen lazım," diye fısıldadı.
"Gerek yok, kalsın..." diye mırıldandı Taufan ve yatağın iç tarafına, ışığın vurmadığı kısma doğru döndü.
Ah evet. Taufan, Windara'dan döndüklerinden beri Beliung'un ranzasında yatıyordu. Aşağıdaki yatak normalde ağabeyine aitti ama bir süredir onu Taufan'a vermiş gibiydi; kendisi ise ranzanın üst katında yatıyordu.
"Peki, istemiyorsa bırakalım," dedi Beliung hafifçe başını sallayarak ve Taufan’ın altındaki örtüyü çekip üzerine örttü.
Angin ile beraber onu rahatsız etmemek adına çok geçe kalmadılar ve erkenden yattılar.
...
Gece yarısıydı, herkes uykudaydı...
Taufan da öyleydi, uyuyordu. Ancak çoğunluğun aksine o, korkunç bir kabusun içindeydi. Uyandığında ne olduğunu hatırlamayacak ya da belki de görmezden gelecekti ama bu, kabusu gördüğü sırada korkmadığı anlamına gelmiyordu.
Nefesi kesilerek uyandı. Gördüklerinin bir kabus olduğunu kavraması sadece birkaç saniyesini aldı, çünkü kabus göre göre, gerçekle rüyayı ayırt etmekte ustalaşmıştı.
Hiçbir şey düşünmeden sırt üstü döndü ve nefesini düzenlemeye çalıştı. Genellikle sadece böyle zamanlarda bir şey hissederdi; o da acı olurdu. Gözlerini yakan, boğazını düğümleyen bir acı... Ama gözyaşı hiçbir zaman gelmezdi.
Evet, son zamanlardaki sorunlarından biri de buydu: Ne kadar kötü hissederse hissetsin, ağlayamıyordu. Eskiden en azından bir tesellisi vardı; ağlar ve rahatlardı. Şimdi ise o da elinde yoktu ve rahatlamanın hiçbir yolu kalmamıştı.
(Hüzün üzerine kurgulanmış kitaplar okumayı denemişti—evet, bunu gerçekten denemişti ama tek sonuç kitabı bitirmek olmuştu. Ne bir acıma duygusu, ne hüzün, ne de gözyaşı... Kendi acısının yanında kurgular ona oldukça normal geliyor gibiydi.)
Kabustan sonra tekrar uyuyamadığı için kalktı ve pencereden uzayın derinliklerini izlemeye koyuldu. Siyah, derin bir sessizlik, uçsuz bucaksız bir yıldız deryası ve gezegenler... Taufan hiçbirini düşünmüyordu; Başını eline dayamış, onu boğmak istercesine boğazını sıkan histen kurtulmaya çalışıyordu. Kalbindeki sancı -dikkatini dağıtan o acı- hâlâ geçmemişti.
Hissiz olmak bile daha iyi, diye düşündü elini kalbine bastırarak ve sanki boğulma tehlikesi geçirmişçesine (bir bakıma öyleydi), derin bir nefes aldı. Nefesi, pencerede hafif bir buhar izi bırakıyordu.
Her şeyi akışına bırakmalıydı, biliyordu ama yükünü bırakabilmek için bile bir desteğe ihtiyacı vardı. Gelin görün ki, Taufan yıllardır destek almıyordu. Gururlu muydu? Muhtemelen. Güven sorunları mı yaşıyordu? Kesinlikle. Kaygılı mıydı? Evet.
Peki, neden korkuyordu? Anlaşılmamaktan mı? Neden anlatmıyordu?... Neden anlatamıyordu?... Sadece neden?
"Taufan?..."
Taufan o kadar şiddetli irkildi ki, oturduğu sandalyeden düşecekti neredeyse. "Uyanık mıydın?" diye fısıldadı ranzanın üst kısmına doğru bakarak.
"Aynısını ben soracaktım, bu saatte neden uyanıksın?" Yatağında doğrulup oturan Beliung gözlerini ovuşturdu ve saate baktı. Sonra tekrar kardeşine döndü. "Evet, seni dinliyorum."
"Yok bir şey, uyumaya devam et..." diye karşılık verdi Taufan sessizce. Onunla uğraşacak ne enerjisi ne de iradesi vardı
"Kardeşim... Beni ya da başkalarını kandırabilirsin belki ama yalan söyleyerek kendini kandıramazsın." dedi Beliung kaşlarını çatarak.
"Sana uyumanı söyledim, değil mi?" diye tersledi Taufan huysuzca. Ama tam o anda, uzun zamandır gelmeyen gözyaşlarının görüşünü bulanıklaştırdığını fark etti. Hiç olmayacak zamanlarda ağlaması onu sinir ediyordu ama elinde değildi.
Beliung'dan cevap gelmedi; fakat Taufan, ağabeyinin yataktan indiğini ve yanına geldiğini anlamıştı.
"Ne oldu?" diye sordu Beliung yumuşak bir sesle, elini kardeşinin omzuna koyarken.
Taufan, ağladığını ancak gözyaşlarından biri avucuna damlayınca fark etti; bu onu biraz şaşırtmakla beraber sadece ağlamasını şiddetlendirdi.
Yine de mağrur bir tavırla ayağa kalktı ve yüzünü bir eliyle örterken, diğer eliyle onu ittirerek, "Yok bir şey, git..." diye mırıldandı. Ama bu saatten sonra kaçamayacağını o da biliyordu.
"Bana ne olduğunu anlatırsan sana yardım edebilirim," dedi Beliung gülümseyerek.
Beliung'un o gülümseyişi ve söyleme biçimi anneleriyle tamamen aynı olduğu için Taufan daha fazla dayanamadı. Yüzünü ellerine gömdü ve duyulmamasını umduğu hıçkırıklara boğuldu.
Beliung sadece anlayışla gülümsedi ve hâlâ ayakta duran kardeşine sarıldı. Taufan'ın gerekmedikçe sarılmayı sevmediğini elbette çok iyi biliyordu ama bundan daha gerekli başka bir durum olabilir miydi?
"Gerçekten inanamıyorum; on dokuz yaşındasın ama seni hâlâ beş yaşındaymışsın gibi görüyorum..." diye mırıldandı Beliung hafifçe kıkırdayarak, kardeşinin sırtını sıvazlarken. Gülüyordu çünkü tuhaftı ama sanırım büyümek böyle bir şeydi. Ne kadar büyümüş olurlarsa olsunlar, küçüklerini hep çocuk gibi görmek.
Yalan yok, bu sarılmaya en az Taufan kadar onun da ihtiyacı vardı. Çevresinde dayanıp güvenebildiği sayılı kişilerden biriydi kardeşi ve böyle anlar sayesinde o da rahatlayabiliyordu.
"Sana daha önce de dedim, iyi değilsin." dedi hafifçe gülerek ve sakinleşmeye başlayan kardeşine göz kırptı. "Ama sanırım inadının kırılması için gerçekten acı çekmen gerekiyor. Bunu öğrendiğim için artık sana baskı yapmıyorum, harika değil mi?"
Taufan'ın tek yorumu, "Fazla akıllısın." oldu.
Devam Edecek...
Ağlayanlar yoruma '😭' bıraksın, ağlamaklı olanlar da '😩' bıraksın XD benimkisi ikincisi, ağlamadım ama ağlamaklı oldum.
Bu bölümü Overlapping Storms'un 1. yıl dönümü için yazdım. Bir yıl olmuş! 26 Mart 2025'ten buraya...
Bu arada, Taufan'ın durumuna 'Reaktif Depresyon' (Tepkisel Depresyon) deniyormuş. Yapay zekanın tabiriyle, Taufan 'duygusal kış uykusunda'. Elbette yapay zekaya yazdırmadım, online hikaye okumanın faydaları diyeyim, hehe... Neyse. Sonuç bu.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder