OVERLAPPİNG STORMS- 52
52: Yorgunken Dinlenmek Zayıflık Değildir
Angin iki ağabeyinin arasında ne yaşandığını bilmiyordu ama yaklaşık iki gündür... Onlarda bir tuhaflık seziyordu.
Başlangıçta umursamamıştı, çünkü iki ağabeyi zaten her zaman tuhaf davranıyordu. Yani, bir önceki saniye tartışırken, sadece bir sonraki saniye şakalaşmaları tuhaf bir şey sayılabilirdi ona göre...
İki gün önce işler daha da tuhaflaşmıştı. İlk gün, iki ağabeyi de geç kalkmıştı. Beliung sürekli gülümserken (aslında bakarsanız, Taufan'la göz göze geldikçe sessiz sessiz gülüyordu) Taufan onun aksine ruh gibi, herkese dik dik bakmış fakat gün boyu gerçekten tek kelime etmemişti. Ayrıca Beliung'a ya hiç hoş olmayan bakışlar atmış, ya da direkt onu görmezden gelmişti.
Angin ne yaşandığını gerçekten bilmiyordu, belki de Beliung Taufan'ın rüyasına girmiş ve onu sinirlendirmişti?... Bu mantıklıydı, çünkü eğer tartışmış olsalardı Beliung da en az Taufan kadar kötü bir ruh halinde olurdu. Ama aksine, Beliung daima gülüyordu—ne yaşanmıştı acaba??? Gerçekten merak ediyordu.
İkinci gün ise... Daha, daha, daha da tuhaflaşmışlardı. Beliung ve Taufan gün boyunca birbirlerinden ayrılmamışlardı. Elbette Beliung yalnız uyanmış ve basit sabah rutinlerini yalnız yapmıştı—son zamanlarda yatağına zamk gibi yapışan ve hiçbir şekilde oradan koparılamayan Taufan'ı yataktan çıkarmak onun işiydi çünkü. Ama ne fark ederdi ki? Sonuçta rutin sabah toplantısına birlikte katılmış, birlikte kahvaltı etmiş, birlikte antrenman yapmış, hatta ve hatta ikisi de birer oyun konsolu alıp, birlikte PS bile atmışlardı!
Taufan'ın PS'yi anlatma çabaları ve Beliung'un her şeye şaşırdığı için verdiği tepkiler o kadar komikti ki, Angin gülmekten gözyaşlarına boğulmuştu.
("Buna basınca zıplıyorsun." dedi Taufan oyun konsolunun bir tuşunu işaret ederek.
Beliung dikkatli bakanların görebileceği meraklı bir ifadeyle onun oyun konsolunu aldı ve zıplama tuşuna bastı. Sonra kaşlarını çattı ve gözlerini kısarak Taufan'a baktı. "Senin oyun kolun mu bozuk yoksa bağlı mı değil?
"İkisi de değil. Neden?" diye sordu Taufan bıkkın bir tonda, iki saattir ona oyun konsolunun mantığını anlatmaya çalışıyordu ve artık sıkılmıştı. Angin biliyordu, eğer Beliung böyle devam ederse Taufan ya ona hakaret edecekti -bu kadar beyinsiz misin diyecekti muhtemelen- ya da bırakıp gidecekti.
"Basıyorum... Ama zıplamıyorsun." dedi Beliung, bir yandan ona bakarken bir yandan da zıplama tuşuna basıyordu.
"Sen... SEN DELİ MİSİN? BEN ZIPLAMAYACAĞIM ZATEN!" diye patladı Taufan öfkeli bir bir sesle ve hala boş boş bakan Beliung'a dik dik baktı. "Ne bakıyorsun? Üfff... Ya bırak şunu, neyse ne, oynamayalım...."
Elbette daha sonrasında vazgeçmiş ve Beliung'un anladığı kadarıyla oynamışlardı. Tabii bu da ayrı bir komedi filmi olmuştu.)
Bunun dışında, yemek yerken de yan yana oturmuşlardı—ki Taufan genellikle ikisinin de yanında oturmazdı. Belki kendisinin yanına otururdu ama Windara'dan döndükleri zamandan beri kendi başına oturmayı tercih ediyordu. Yani... Düne kadar işte.
Angin gözlem yapmaya devam ederdi—eğer meraktan çatlayacak raddeye gelmeseydi.
"Abang, sana acilen bir şey sormam gerekiyor. Çok acil."
Aklını kaçırmadan önce soracaktı, evet.
Kendisine seslendiği Taufan, yataktan henüz kalkmamıştı. Bu normaldi, çünkü sabah henüz yedi bile olmamıştı -yedi TAPOPS'takilerin kalkması gereken saatti- ama zaten normal olmayan bu değildi. Taufan kesinlikle kendine ait olmayan bir telefonda oyun oynuyordu—düşünün, yeni uyanmıştı, yatak örtülerine yarı gömülü haldeydi, pijamaları hala üstündeydi, saçları darmadağındı ve telefona bakıyordu!
Taufan tüm bunlar çok normalmiş gibi, rahat bir ifadeyle, "Neymiş?..." diye karşılık verdi.
"Sende—hayır, sadece sende de değil. Abang Bel ile sende bir tuhaflık var." dedi Angin kaşlarını çatarak fakat sözünün devamını getirmeye kalmadan, ağabeyi ağır ağır başını sallayarak, "Doğrudur..." dedi. "Eee?"
"Aranızda bir şey mi yaşandı? Bir şey yaşandıysa—?"
"Doğruduuuur..."
Abang! Bir sus da konuşayım!" diye çıkıştı Angin öfkelenerek. "Doğrudur doğrudur diye diye içim sıkıldı! Doğruysa anlat o zaman!"
"Yaşın kurtarmıyor." dedi Taufan kayıtsızca ama Angin onun güldüğünü kısa bir an yakaladı ve bu onu daha da sinirlendirdi. "Benimle dalga geçiyorsun değil mi? Iııııııııyyyyyy, abaaaang!"
Taufan bir an ona baktı ve sırıttı. "Doooooğrudur efendim."
"Öffff, her şey doğrudur zaten!" diye patladı Angin bezgince. Tam iç çekeceği sırada, ağabeyinin ayak ucundaki kişiyi... Beliung'u fark etti. "Aaa? Abang Bel niye burada uyuyor?"
"O da öyle bir sapık işte... Sanki beni bir an görmese ölecek?" dedi Taufan bıkkın bir tonda. "Gece burada uyuyakaldı sanırım, emin değilim... Beş gibi kalkmıştı ama sonra ne oldu bilmiyorum, ben telefona bakıyordum..."
"Şuan baktığın da onun telefonu... Niye kendininkini kullanmıyorsun?" diye sordu Angin kaşını kaldırarak.
"Keyfimden değil herhalde." dedi Taufan biraz bıkkın bir tonda. "Telefonumun şarjı bitti. Bu gördüğün adam da uyuyakalmış olduğu içünnn, onun telefonunu ele geçirdim. Onun telefonu daha güzel zaten ve ben ki, onun eşyalarının ikinci sahibiyim."
"Aman ne iyi... Çok iddialı konuşuyorsun abang. Ayrıca bu durumu öğrenirse seni çok pis azarlar, biliyorsun." diye mırıldandı Angin, Taufan'ın ayak ucunda uyuyan Beliung'a bakarak.
"Tabii tabii, o kıyıp da beni azarlar kesin, 24 yıl boyunca ilk defa hem de..." dedi Taufan rahat, hatta alaycı bir tonda—oyun oynamaya ara vermeden devam ediyordu.
"Neyse de... Abang Bel niye son zamanlarda bu kadar uyuyor? İlk tanıştığımız zamanlara göre daha çok uyuyor gibi yani." dedi Angin şaşkın bir tonda ama Taufan karşılık olarak yalnızca bezgin bir iç çekti. "İşte dedim sana, o da öyle bir sapık... Dinlenmiyor ama sana bana bir şey olur diye aklı çıkıyor. Hem bu kadar uyuması da çok şaşırtıcı, veliaht prens ilan edildiği günden beri günde en fazla -en fazla diyorum- beş saat falan uyuyordu. Gerçi hapisteyken bu alışkanlığını kaybetmesi normal sanırım..."
"Bundan bu kadar rahat bahsetmen hiç normal değil ama." diye karşılık verdi Angin iç çekerek. "Onun bundan hoşnut olacağını sanmıyorum."
"Gerçeklerden bahsediyorum." diye omuz silkti Taufan.
"Ah öyle mi? Belki de senin o hiç bitmeyerek abang Bel'i daha çok yoran anemosis nöbetlerini de bu gerçeklere dahil etmek istersin abang?" diye cevabını yapıştırdı Angin ve onun attığı kötü bakışı görmezden geldi.
"Bu tamamen başka bir mesele. Büyüklerin işine karışmasan iyi edersin Angin, yoksa onunla beraber stresten öleceksin." dedi Taufan sinirli bir tonda ve konuşmayı bıraktı. Sorsanız zaten konuşmak istemediğini söylerdi ama bir kere akışa kapıldı mı ayrılmakta zorlandığı bir gerçekti.
"Sizin işinize karıştığım yok, sadece abang Bel'le dalga geçip duruyorsun ve bu hiç hoş değil." dedi Angin kollarını kavuşturarak—erdemli biri olduğu söylenebilirdi ama ne yazık ki Taufan öyle biri değildi ve bu kardeş ilişkilerinde onlara yardımcı olmuyordu.
"Onun dertleri için üzülmüyorum çünkü." dedi Taufan dürüstçe ama bundan bu kadar rahat bahsetmesi pek de iyi sayılmazdı. "Allah aşkına Angin, kendi dertlerimi bırakıp onun için üzülmemi mi bekliyorsun? Cidden, aklının ermeyeceği işlere karışmayı bırak..."
"Onun için üzülmeni söylemedim, sadece dalga geçme!" diye ofladı Angin ve tekrar konuşmak yerine, yanına oturdu. Onu izleyecekti—telefonu olsaydı ona eşlik ederdi ama yoktu tabii.
Bu sırada hala uyuyan Beliung uyanma belirtileri göstermeye başladı. Normalde hep gülümseyen birinin gülmemesi çok ilginçti. Mesela Beliung şuan oldukça nötr bir ifadeyle sahipti, belki asabi görünüyor bile denebilirdi.
"Hala telefonda mısın?" dedi Taufan'a, bu bir sorudan ziyade şaşkınlık belirtisi gösteren bir ifadeydi.
"Sana da günaydın Süslü Prenses." dedi Taufan alaycı bir tavırla ve karşılık olarak elindeki telefon Beliung tarafından çekip alındı.
"Birincisi, ben prenses değilim. İkincisi telefonumun sende ne işi var? Kendi telefonun yok muydu???" diye homurdandı Beliung sinirli bir tonda. İyi bir tavsiye: yeni uyanmış Beliung'a sataşmayın.
"Şarjı bitti." diye omuz silkti Taufan kayıtsızca.
"O zaman—" Beliung ona doğru eğildi ve alnına bir fiske vurarak, "Telefona bakmamayı düşünseydin ya?" dedi.
"Ya sen önce bir uyan... Ranza yeterince alçak zaten, bir de sen üstüme gelme..."
Sadece izlemekle yetinen Angin iç çekti. Uyanır uyanmaz tartışmasalardı keşke...
...
İlerleyen günler içerisinde değişen bir şey olmadı. Taufan son zamanlardaki normal hali gibi, yataktan geç kalkmaya, kendini odasına hapsetmeye, kısacası asosyal kalmaya devam etti. Beliung da her zamanki gibi devam etti—gülerek veya sevgisini, şefkatini belli eden başka bir hareketle... Ne var ki Angin artık onun gülümsemesindeki çatlakları da görebiliyordu.
Birlikteyken gülüyorlardı, Beliung da gülüyordu ve bu gülüşleri içtendi, evet. Ama yalnız kaldığında, kalın dosyasında duran kağıtları okumaya dalar, bakar bakar ve göğüs geçirirdi. O kadar yorgun, üzgün ve bunalmış görünürdü ki—bu da gerçek Beliung'tu aslında. Sadece her yetişkin gibi, henüz karşılaşmadıkları acıları onlara yüklemiyordu. Ayrıca onlarla birlikteyken gerçekten rahatladığı doğruydu.
Yine de bunu da Taufan'a açmaya karar verdi (geriye dönüp baktığında bu kararı için pişmanlık duydu).
"Abang Beliung neden bu kadar yorgun görünüyor?" diye sordu, bu sırada Beliung TAPOPS'un kütüphanesinde yine o kağıtları okuyordu; Taufan ise Windara Tarihi Atlasını okuyordu. Kendisi rastgele bir şey okuyordu ama aklı kitaptan ziyade, ağabeyindeydi.
Taufan eline dayadığı başını kaldırıp, Beliung'a baktı. Sonra tekrar eski pozisyonuna döndü. "Reramos'a barış anlaşması imzalamayı teklif etmiş fakat bu sefer karşı taraftan 'ya tahtı verirsin ya da halkına veda edersin' şeklinde bir karşılık gelmiş. İkisi de aynı anlama geliyor zaten... Reramos'un tek istediği kendisine çalışan köleler—yani Windara halkı. Reramos'a karşı savaş ilan etmek istiyor fakat yeterince güçlü olmadığını söyleyip duruyor. Ha, şu da var, on yıl önceki savaşta kısmen de olsa annemin ölümüne sebep olduktan sonra, bize de zarar vermekten korkuyor..."
"Hm..." Angin, yorgun ve düşünceli bir ifadeyle tavana bakan büyük ağabeyine anlayışlı bir bakış attı ve hafifçe iç çekti. "Ona yardım edemeyiz değil mi?"
"Deneme bile." diye cevapladı Taufan kayıtsızca. Onun beklenti dolu bakışları yüzünden, bakışlarını tekrar kitabından ayırdı ve, "Bana diyor ama kendisi de benim kadar bile yardım almayı kabul etmiyor." diye açıkladı. "Bu yüzden deneme. Seni nazikçe geçiştireceğim derken kendini daha da yoracak. Stresten ölürse de ölmüş olur."
"Sen insanı çileden çıkarırsın abang..." diye söylendi Angin suratını asarak. Bir şeyler yapabilmeyi istemişti, böyle şeyler duymayı değil.
"Tamam... Belki de onu Dünya'ya götürebiliriz?" dedi Taufan biraz daha uysal bir tavırla. Eğer Angin'i sinirlendirirse kardeşi onu Beliung'a şikayet edebilirdi ve bu... Pek de iyi olmazdı.
"Çok mantıklı!" dedi Angin aydınlanarak. "Hemen söyleyelim—diğerlerini çok özledim!"
"Dur, o kadar kolay değil. Bir kere kabul etmeyebilir, çünkü biliyorsun, Voltra'nın öldüğünden şüpheleniyoruz -Gur'latan'ın veliaht prensi olur kendisi- ve Voltra onun en yakın arkadaşıydı... Şimdi bizim Voltra ile Halilintar'ı görünce ister istemez arkadaşını hatırlayacak... Ne tepki vereceğini bilmiyorum." dedi Taufan sessizce ve durup derin bir nefes aldı. "Ona sormak zorundayız. Gelmek istemezse de yapacak bir şey yok."
"O iş bende." dedi Angin kıkırdayarak. "Ve bence, gelmek isteyecek."
...
"Sanki bugün akşam yemeği daha güzel." dedi Taufan yemek yedikleri sırada.
"Bunun sebebi iştahının açılmış olması olabilir mi?" diye karşılık verdi Beliung kaşlarını kaldırarak. "Kendi tabağını geçtim, neredeyse benim tabağımı da yiyeceksin!"
"Bunun bir sorun teşkil ettiğini sanmıyorum." diye karşılık verdi Taufan ciddiyetini bozmadan. "Gidip yeni bir tabak alabilirsin."
"Ve aynısı senin için de geçerli. Benim tabağımı yemek yerine git yeni tabak al."
"Urgh, pekala..."
Taufan tabağını yeniden doldurmaya giderken, Angin ağabeyine döndü. "Abang, biz ne zaman Dünya'ya gideceğiz?"
Soru o kadar aniydi ki, Beliung ağzına soktuğu çatalla ona bakakaldı. Elbette sonrasında yemeğe normal bir şekilde devam etti ama o bir anlık duraksama gayet açıktı.
"Hmm, bilemiyorum..." dedi düşünceli bir şekilde. "Hemen bir şey diyebilmem mümkün değil... Hem, Dünya'da bir işimiz yok ki?"
"İşimiz yok ama dostlarımız var." diye üsteledi Angin ümitli bir ifadeyle gözlerinin içine bakarak—çocukları bilirsiniz, cevap verene kadar gözlerinizin içine bakarlar. "Abang Kriss'i de çağırırız, en son görüştüğümüzde seni arıyordu..."
"Öyle miydi?" Beliung şaşkınlık ve biraz merakla tekrar ona baktı. "Hm... Tamam öyleyse, bunu düşüneceğim Angin."
"Düşünmene gerek yok, gidelim." dedi Angin gülerek fakat daha fazla baskı yapmaktan kaçındı. Zaten geri gelen Taufan 'oldu bu iş' dercesine göz kırpmıştı, bu yüzden rahattı.
...
"Yarın yola çıkıyoruz." dedi Beliung aniden, Dünya'ya gitme meselesini konuştuktan iki gün sonra.
Sıradan bir akşamdı ve herkes yataklarına serilmiş, kendi halindeydi. Böyle olunca Taufan da, Angin de doğruldular ve Angin'in ayak ucunda oturan Beliung'a baktılar.
"Yarın mı?" diye sordu Angin heyecanla.
"Evet."
"Ciddi misin? Bu saatten sonra bavul hazırlamakla uğraşacağımı mı düşündün gerçekten?" diye homurdandı Taufan gözlerini devirerek.
"Düşünmedim." dedi Beliung sakince. "Çünkü bavulları ben hazırlayacağım."
"..." Taufan iç çekti ve karşılık vermedi. İki durumda da, memnun olmayacaktı.
"Peki ne zaman gideceğiz?" diye sordu Angin neşeyle.
"Sabah, erkenden. Dünya'ya varmamız zaten üç-beş saati bulur muhtemelen." diye cevapladı Beliung ciddiyetle. "Yani... Erken yatın."
"Anlaşıldı komutan..." dedi Taufan fakat ciddi olduğu çok şüpheliydi.
"Ben sana gösteririm komutanı... Telefonumu bırak, yine aldığını görüyorum."
"Üfff al telefonunu, sanki yedim... Ayrıca niye Windara haberlerini okuyup duruyorsun? Anca içini karartacak şeyler yap zaten..."
"Taufan. Etrafımda rüzgar esmeye başladı sanki."
"Anladım, sinirlendim demek istiyorsun... Süslü prensesler de sinirlenebiliyor muymuş?... Ah! Bu acıttı! Annem seni böyle görseydi—"
"Ondan önce seni görseydi üzüntüsünden ölürdü."
Angin iç geçirdi. Sonuç olarak hala kavga ediyorlardı ama artık alışmıştı. İki yetişkin erkek kardeşin ilişkisi böyle olabiliyordu...
Dünya'ya gideceklerdi, yaşasın!
Devam Edecek...
"Etrafında Rüzgarlar Esmek" yaşasın, yeni bir Windara deyimi uydurdum! Sinirlendim anlamına geliyor. Ayrıcaaaa Overlapping Storms S2 yapmak yerine S1'i uzun tutmaya karar verdim. Varsın 100 bölüm olsun, I DON'T CARE—UMRUMDA DEĞİL. Neyse. Böyle ve S2 için mükemmel bir fikir buldum. Beklemede kalın ve yazara bol bol dua etmeyi, okuyup üflemeyi de unutmayın!!!!
Sonra ilhamları kaçıyor bak.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder