OVERLAPPİNG STORMS- 53
53: Başarısızlık Nedir?
Bunun tanımını yapmakta hiç zorlanmazdı.
'Yapamadım' üç-dört yaşlarındayken anlamını kastederek söyleyebildiği kelimeydi. 'Yine başarısız oldun' beş yaşından sonra başlayan eğitimlerin sonuçlarının kendisine söylediği şeydi. 'Başarısızlık' kardeşiyle kavga ettikten sonra onu pes ettiren hissin adıydı. 'Başarısızlık' savaştan sonra kaybettiği annesine bakarken onu hıçkırıklara boğan duyguydu.
Başarısızlığı her şekilde tanımlayabilirdi, her türlü örneği vardı ama kimse bunun ne olduğunu sormadığına göre... Neden anlatsındı ki? Hem, şikayet etmenin bir anlamı yoktu...
Şikayet etse de kime edecekti ki? Kardeşlerinden biri küçüktü, ona dert yanmak saçmalık olurdu. Diğeri daha büyük ve dirayetliydi ama yine de onun gözünde küçük kardeşiydi. Ayrıca onun da kendi sorunları vardı, daha fazlasını anlatıp onu bunaltmaya gerek yoktu... Kendisi ne anemosis nöbetleriyle uğraşmamış, ne de kardeşiyle tek başına ilgilenmek zorunda kalmamıştı.
Hapiste geçirdiği o korkunç sekiz yılı unutuyordu...
Sonuç olarak şikayet etme hakkı olduğunu düşünmüyordu. Kardeşlerinden biri yalnız başına acı çekmiş, diğeri ise aile kavramı olmadan büyümüştü. Vicdan azabı çekmeden başarısızlıklarını anlatıp şikayet edemezdi. Bu çok saçma olurdu, sanki başarısız olmaktan övünüyormuş gibi...
Hem o en büyük değil miydi? Kardeşlerinin sorunlarını görmeli, onları öncelemeliydi. Küçük kardeşinin anne şefkatine ihtiyacı vardı, ona bunu vermeliydi. Diğer kardeşinin desteğe ihtiyacı vardı, ona destek olmalıydı.
Onun da konuşup dertleşebileceği, güvenebileceği birine ihtiyacı vardı...
"Zombi gibi görünüyorsun."
Gözlerini kırpıştırdı ve başını hafifçe çevirip, bunu söyleyen kişiye baktı. "Bana o kadar da tuhaf gelmedi... Ayrıca sen de çok farklı görünmüyorsun Taufan, eğer uyumayacaksan bari söyle de geminin kontrolünü sana vereyim. En azından ben dinlenmiş olurum."
Taufan esnedi ve kaptan koltuğunun sağındaki diğer koltuğa çöktü. Tekrar uzunca esnedikten sonra ona baktı. "Şöyle diyeyim, aslında uyuyordum ve sonra birdenbire (!) uykum kaçtı. Ben de madem uyku benden kaçıyor, ben de ondan kaçayım dedim ve kitap okumaya karar verdim. Sonra bir bakmışım, sabah olmuş!"
"Peki peki, senin gibi biriyle tartışmaya girmemem lazım..." diye iç çekti ve daha fazla sorgulamadı. Her ne kadar rahatça konuşuyor olsa da, kendisini sinsice geçiştirdiğini, uykusunu kaçıran şeyin kabusları olduğunu ve bundan bahsetmek istemeyeceğini biliyordu. Hepsini anlayabiliyordu.
Geçen gün kardeşi sonunda kendisiyle konuştuğunda, Taufan'ın görünüşünden ibaret olmadığını kesin olarak kavramıştı. Bazen kardeşim 'iyiyim' diye sorusunu geçiştirdiğinde, o geceki hıçkırıkları tekrar zihninde yankılanırdı. Zihni, 'o zaman da böyle söylüyordu ve sonrasını gördün!' diye onu uyarırdı ve kardeşinin omzunu okşardı—sarılamasa bile en azından böyle yapardı.
Taufan kesinlikle desteğe ihtiyaç duyuyordu...
"Yine o ifade. Şimdi ne oldu?" diye sordu Taufan alaycı bir tonda.
Düşüncelerinden sıyrıldı ve kardeşine şaşkın bir bakış attı. "Ne—benden mi bahsediyorsun? Ne yapmışım?"
"Böyle." dedi Taufan ve omuzları -kasıtlı olarak- hafifçe çökerken, az önceki karalar bağlamış ifadesini taklit etti. Sonra hafifçe gülerek omzuna vurdu. "Ne düşünüyordun gerçekten? Sık sık o ifadeyi yapıyorsun."
"Öyle mi?" Gülmeye çalıştı fakat düşüncelerinin yüzüne yansıdığını öğrenmek onu pek mutlu etmemişti. "Sanırım yorgunluktan."
Yalan değildi...
"Öyleyse sen hiçbir zaman dinlenmiyorsun demektir, çünkü iki dakika geçtiği anda aynı ifade tekrar yüzünde beliriyor." dedi Taufan ve sırıtışı genişlerken parmağını ona doğrulttu. "Yine."
Tekrar iç çekti ve çocuk gibi kendisiyle alay eden Taufan'ın koltuğunu geminin arka tarafına doğru ittirdi.
"Tamam tamam, sadece şaka yapıyordum." Taufan gülmeyi kesti ve koltuğuyla beraber, tekrar eski yerine döndükten sonra, onu ciddiyetle süzdü. "Gerçekten, bir sorun mu—"
"Hayır. Bir sorun yok." diye sözünü kesti Beliung, sesi bir şekilde istediğinden daha yüksek ve sert çıkmıştı. Bunu fark ettiğinde, özür dilemek için kardeşine döndü ve—kardeşinin yüzünün kendisine çok yakın olduğunu fark edince donup kaldı. "...Eee?"
"Kızdın. Bu... Nadir bir şey." diye mırıldandı Taufan düşünceli, biraz da şaşkın bir tonda ve geri çekildi. Bir süre sessiz kalarak, onun uzay gemisini kontrol etmesini izledi. Neden sonra yavaşça, "Tahminimce seni rahatsız eden bir şey var..." dedi. "Ama bunun ne olduğunu bilebilmem mümkün değil."
Sessiz kaldı. Kardeşinin atışı hedefi on ikiden vurmuştu—onun gibi bir gözlemciden daha iyi bir atış beklenemezdi.
"Windara'yla mı alakalı?"
"Tahminlerde bulunmayı bırak, ben iyiyim." die karşı çıktı sakince fakat Taufan hızlıca, "Tahminlerde bulunmamamı istiyorsan, bu sakladığın bir şey olduğu anlamına gelir." diye cevabını yapıştırdı. "Ama ifadene bakılırsa bu Windara'yla alakalı değil... Hmm... Voltra ve Halilintar'ı göreceğin için mi?"
"Tau. Sana tahmin etmeyi kesmeni söyledim." dedi biraz daha sert ve yüksek sesle—gerginliği artıyordu. Geriye pek bir olasılık kalmamıştı.
"O zaman bizimle alakalı." dedi Taufan onu duymazdan gelerek ve Beliung istemsizce sessiz bir iç çekince, muzaffer bir ifadeyle parmağını yüzüne doğrulttu—eli yanağına değecek kadar yakındı. "Yakaladım—duygularını saklamada berbatsın. Bekle... Bizim için mi endişeleniyorsun?"
"Evet ya da hayır, bunu bilmek ne işine yarayacak?" diye sordu hoşnutsuz bir ifadeyle, yakalanmaktan memnun olmadığı açıktı.
"Çok işime yarayacak." dedi Taufan umursamaz bir tavırla. "Yani, o kadar işime yaramayacak ama en azından Angin'den daha sessiz olmasını isteyeceğim..."
"Hah, ne kadar iyi kalplisin... Beni rahatsız eden şeyin Angin olduğunu düşünmen çok saçma, Taufan." dedi sertçe ama içten içe rahatlamıştı. Elbette kardeşi basit düşünürdü...
"Şaka yaptığımı anlamadın mı? Seni rahatsız eden şeyin Angin olmadığını biliyorum." dedi Taufan rahatça ve onun daha da gerilmesine neden olarak, "Bizim için endişeleniyorsun değil mi?" diye sordu.
Bizim için endişeleniyorsun değil mi?
Onlar için endişeleniyorsun değil mi?
Soru zihninde birkaç kez tekrarlandıktan sonra, ürperdi ve karşı çıkacak oldu fakat niye? Gerçek ortada olduğu halde neden hala itiraz etmeye çalışıyordu? Neden itiraf etmiyordu?
"Diyelim ki öyle... Senin elinden ne gelir ki?" dedi kardeşini küçümsediğini fark etmeden ama zaten bunu küçümseme amaçlı söylememişti. Sonuçta o on dokuz yaşındaydı, kendisinin beş yıl önce geride bıraktığı yaşta...
"Sandığından daha fazlası gelir." dedi Taufan duruşunu dikleştirerek, küçümseme amaçlı söylememiş olsa da Taufan sözlerini tam olarak bu şekilde yorumlamıştı. "Neden endişeleniyorsun anlamıyorum. Yıllarca sensiz idare ettik ve ölmedik. Şimdi yanımızdasın işte, daha fazlasını yapamazsın."
Yıllarca sensiz idare ettik... Daha fazlasını yapamazsın...
Yutkundu ve güçlükle, "Anlamıyorsun, bu öyle bir şey değil..." diye mırıldandı. Ne diyebilirdi? Bunu nasıl dile getirebilirdi? Kelimeler yeterli miydi?
"Öyleyse anlat." diye üsteledi Taufan tereddüt etmeden. "Henüz zihin okuyamıyorum, biliyorsun."
"..." Sessiz kalmayı sürdürdü ama uzay gemisinin dümenini daha sıkı kavradı. "...Anlatamam."
Taufan kaşını kaldırdı. "Ne?"
"Anlatamam. Bunu duymanı istemiyorum." dedi daha kararlı bir şekilde ve itiraz etmek için ağzını açan kardeşine susmasını işaret etti. "Bunu konuşacağım son kişi sensin, ben... Ben bunu sana nasıl anlatabilirim? Çok küçüksün..."
"Ah en nefret ettiğim konu... On dokuz yaşındayım! Hala beni on yaşında mı zannediyorsun?" diye homurdandı Taufan suratını asarak fakat onun kararlı olduğunu görünce daha fazla ısrar etmedi. Tamamen sessizleşmeden önce, "Bana dürüst olmamı söylemiştin ama kendin bile söylediğini yapmıyorsun..." diye mırıldandı.
Böylelikle bir saat geçti—ama kendisi için bir yıldan daha zor geçen bir saatti. Özellikle de kardeşinin orada olduğunu bilmek, hissetmek onu daha da geriyordu. Son sözlerinden sonra, kardeşi ne zaman nefesini biraz hızlı verse onun kendisini suçlamaya başlayacağına dair tuhaf bir hisse kapılıyordu.
"Abang... Hiç kıyafetim kalmadı..."
İsim belirtilmediği için, Taufan da, kendisi de dönüp baktı. Tabii o hemen sonrasında yola bakmak için tekrar dönmek zorunda kalmıştı.
"Zaten gelmek üzereyiz Angin." dedi Taufan rahatça ve bakışlarını tekrar yola dikti (T: yolu izlemek güzeldir).
Angin Beliung'un solundaki sandalyeye otururken esnedi ve, "İkiniz de uyumadınız mı?" diye sordu.
"Neden ki?" diye sordu Taufan hiç gerilmeden.
"Çünkü öyle görünüyorsunuz." dedi Angin gözlerini ovuşturarak.
Taufan karşılık vermedi, Angin de daha fazla sorgulamadı. Cevabını almış gibiydi.
Sonunda Dünya'ya iniş yaptıklarında herkesin kendilerini beklediğini gördüler. Angin gemiden dışarı çıkınca önce kime koşacağını bilememiş olacak ki, durup tek tek herkese baktı. Sonra müthiş bir hızla Blaze ve Duri'ye koştu ve üç çocuk buluşmanın heyecanıyla yere serildi.
Kendisi ve Taufan ise gayet normal ve sakin bir şekilde çıktılar.
Taufan soru soran bakışlara katlanamayarak, "Bu Beliung işte..." diye mırıldandı. "Çoğunuz onu biliyorsunuz zaten, neden öyle bakıyorsunuz?"
"Belki rüyaysa bizi bu rüyadan uyandır diye." dedi Voltra kayıtsız bir ifadeyle ama espri yaptığını ses tonundan anlamak mümkündü. Nitekim ileri ilk çıkan o oldu ve biraz resmi ama içten bir tavırla Beliung'un elini sıktı. "Görüşmeyeli uzun zaman oldu."
"Kesinlikle." dedi gülümseyerek.
"Ölmediğini görmek güzel." dedi yanlarına gelen Kriss. O, Cheribar, Choral ve Chiaro Taufan'ın özel daveti üzerine burada bulunuyorlardı.
"Kristal, burada olduğunu bilmiyordum." dedi şaşkınlıkla ve iki eski dost sarıldılar. Voltra kadar olmasa da, Kristal da eskiden samimi arkadaşlarından biriydi ve onu da özlemişti (unuttuğunu söylemek büyük hakaret olurdu).
Az önce söylediği şeyi fark edince güldü ve, "Ölmek için çok gencim." dedi.
"Genç olmakla alakası olsaydı aramızdan ayrılan ilk kişi Voltra olmazdı." dedi Kriss biraz hüzünlü bir ifadeyle fakat sonrasında hemen toparlandı. "Nerelerdeydin?"
"Ben—"
"Evet! Bize hemen bir açıklama yap BELİUNG!" diye bağırdı diğer taraftan bir ses ve o tepki bile veremeden, bir çift elin omuzlarını sıkıca kavradığını hissetti. "Kim—?!"
"Vay hain, beni unuttun mu?!" diye bağırdı kişi sinirli bir tavırla fakat başka biri sakin bir sesle, "Cheribar, onu bırak." deyince geri çekildi.
"Ah hey, sana da merhaba Cheribar..." dedi başını ovuşturarak. "Ve, eee... Seni unutmadım?"
"Emin misin? Beni tanıyamadın gibi geldi bana?" dedi Cheribar kuşkuyla fakat yanındaki kişi, yani Choral ona bir kez daha bakınca sustu.
"İkinizi de görmek çok güzel." dedi yüzüne sıcak bir gülümseme yayılırken. "Sizi tekrar görebildiğim için çok mutluyum ama... Chiaro nerede?"
"Elbette elementlerin en mükemmeli olarak beni unutmadın." dedi bir ses ve bunun üzerine Beliung hariç hepsi aynı anda iç çekti. "Yine başlıyor..."
"Bunu karşılama için söylediğini sanıyorum?" dedi Beliung gülerek ve az öncekinin aksine normal bir şekilde gülümseyen Chiaro'nun elini sıktı. "Işık mı daha hızlı rüzgar mı?"
Bu aralarındaki gizli bir espriydi.
"Tabii ki de ışık!" diye parladı Chiaro, hakarete uğramış gibi. "Güneşten buraya benim ışığımla senin rüzgarını gönderecek olsaydık benim ışığım sekiz dakika sonra Dünya'ya ulaşırdı, senin rüzgarınsa 57.000 yıl sonra ancak varırdı!"
"Anladım anladım, sen gerçekten Chiaro'sun." diye kıkırdadı, gülmesine bakılırsa Chiaro da gerçekten sinirlenmemişti.
Selamlaşma ve hal hatır sorma faslı bitince, içeri geçtiler. Sonuçta üç kardeşin üçü de duş alıp temiz bir şeyler giymek, rahatlamak isterdi.
Beliung duş alıp daha normal bir şeyler giydikten sonra, saçlarını her zaman yaptığı gibi sol tarafa taradı -görebileceğiniz en düzenli ve en bakımlı kişilerdendi- ve aşağı indi. Herkes kendi halinde gibiydi ama zaten önemli değildi, o da sadece bahçeye çıkıp temiz hava almak istiyordu.
"Burada ne yapıyorsun?"
Dönüp baktı, tahmin ettiği gibi gelen Voltra'ydı. Sevgili dostunun ona aşırı benzeyen kardeşi... Büyüdükçe ağabeyine daha da benzemişti.
"Oturuyorum." dedi sakince ve bakışlarını tekrar bahçeye çevirdi. "Esintinin tadını çıkarıyorum da diyebiliriz, edebi bir tabir istiyorsan..."
"Pekala..." Voltra sustu ve onun yanında durup, dalgın gözlerle bahçeyi seyretmeye koyuldu. Neden sonra yavaşça, "...Savaştan sonra ağabeyim kayboldu..." diye mırıldandı.
Beliung iç çekti ve yanında dikilen Voltra'ya kısa bir bakış attı. "...Biliyorum. Tau söyledi."
"Öldüğünden emin değiliz." dedi Voltra ciddiyetle. "Fakat biliyorsun... Elementlerimizi hissedebiliyoruz ve Gur'latan'ın atmosferinden çıktıktan kısa bir süre sonra... Voltra elementini hissedemez oldum. Sanki aniden yok oldu."
"Bundan bir sonuç çıkaramayız." dedi yavaşça. "Yapılan araştırmalar element bağının yalnızca yakınken hissedilebildiğini kanıtladı... Fakat sırf bunu test etmek için Gur'latan'a gitmek çok tehlikeli... Düşmanın hala orada olduğuna dair söylentiler var, biliyorsun en son oradaydı... Orada bir üs kurduğunu ve iyice güçlendiğini söylüyorlar ki, bu da şu anlama geliyor—"
"Ağabeyimi yendi." diye tamamladı Voltra ve hüzünlü bir iç çekti.
"Dediğim gibi bu sadece bir söylenti ama aynı zamanda bir gün Voltra elementiyle karşılaşabileceğimiz anlamına geliyor." Derin bir nefes aldı ve başını eline yasladı.
"Kulağa çocukça geliyor ama umarım ağabeyim yaşıyordur ve bir daha görebilirim." dedi Voltra sessizce.
"Çocukça olsun ya da olmasın, ben de aynısını diliyorum." dedi kederle. "Voltra benim en arkadaşım, dostumdu..."
"Ve sen de onun gibi on yıldır kayıptın." dedi Voltra, her ne kadar alçak sesle söylemiş olsa da sesindeki sorgulayıcı tonlama açıktı. "Neden ortaya çıkmadın?"
"Tutukluydum."
"Ne? Sen mi? Yok artık. Kim seni—"
"TAPOPS ve Büyük Galaksi Mahkemesi. Windara İmparatoriçesi Kuputeri'yi öldürme suçu." dedi boş bir sesle, o zamanları düşündüğünde yalnızca acı hissediyordu. "On üç yıl hapis ve iki yıl şartlı tahliye. altıncı yılımdan sonra ceza hafifleştirildi ve dokuz yıl hapis, bir yıl şartlı tahliye oldu. Şartlı tahliye sürecinde TAPOPS'un uzay istasyonundan dışarı bir adım bile atamadım. Sonrasında Taufan'ı tekrar TAPOPS'a davet etmesi için Komutanla konuştum ve öyle işte... Yaklaşık bir veya belki de iki ay önce Windara'da barıştık."
"Anlıyorum... Bu iyi bir şey değil mi?" diye sordu Voltra, onun ne kadar yılgın göründüğünü fark ederek.
"Sanırım..." Bahçeye bakarken sustu. İyi hissediyor muydu? Emin değildi. Yani hayır, bunun sebebi Taufan değildi, sadece... Kendini çok beceriksiz hissediyordu.
"Neden?" diye ofladı ve bunu sesli söylediğini fark edince, hafifçe güldü. "Kusura bakma, bir şey düşünüyordum."
"Kulağa şüpheli geliyor." dedi Voltra fakat sorgulamadı, bu ona düşmezdi.
O gittikten sonra bile, Beliung arada oturmaya devam etti.
Neden böyleydi ki? Neden bu kadar kötüydü? Neden elinden hiçbir şey gelmiyordu?...
Taufan'ın o gece söylediklerini düşündü.
"Hiçbir şey hissedemiyorum ve kafayı yemek üzereyim!... Hah... Beni ciddiye almadın değil mi? Tahmin etmiştim. İşte bu yüzden söylemiyordum!" demişti kardeşi öfkeyle fakat hemen ardından tekrar önünde durduğu sandalyeye çökmüştü. Tekrar sessizce hıçkırmaya başlarken, "Ne yapacağım abang?..." diyebilmişti. Yıllardan sonra ilk defa ona 'abang' dediğini duymuştu ve bu da kardeşinin gerçekten çaresiz hissettiğini gösteriyordu.
Kardeşlerimin mutluluğu, Windara, TAPOPS... Neden hiçbir şey yolunda gitmiyor? Neden bu kadar beceriksizim? Neden her şeyde bu kadar kötü olmak zorundayım?!
Aniden vücudunu saran gerginlikle ellerini yumruk yaptı, nefeslerinin tehlikeli bir biçimde hızlandığını fark etmemişti.
Belki de boş vermeliydi, sonuçta ortada hemen çözmesi gereken bir sorun yoktu.
Windara halkı... Onları kurtarmamı bekliyorlar...
Bu tatil iyi gelecekti. Hem zaten o kadar da kötü değildi...
...Değil mi?
Hep kendine hatırlattığı gibi, yirmi dört yaşındaydı ve kabul etse de etmese de tüm bu sorumlulukları taşımak zorundaydı. Ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gidecekti. İkinci seçenek mümkün olmadığına göre, devam etmeyi, dik durmayı öğrenmek zorundaydı.
Baskı altındayım... Yorgunum... Beceriksizim... Hiçbir şeyi başaramıyorum... Bırak halkımı, kardeşlerimi bile koruyamıyorum...
Ayağa kalktı ve bitkin bir ifadeyle huzurlu bahçeye baktı.
Keşke bir ot olsaydı, en azından hayat çok basit olurdu...
Devam edecek...
Buradan tavsiye, siz siz olun Müslüman kalmaya devam edin XD Allah'a tevekkül edin ve şekil B'deki kişi gibi olmayın.
Ama yazık adama beee, gerçekten. On beş yaşında yetim kalmış napsın.
Onun durumu için de araştırma yaptım! Psikolojik açıdan şu şeyler olabilirmiş: Sağ kalan suçluluğu, yetersizlik şeması, en büyük kardeş sendromu veya reaktif depresyonun 'yorgunluk' versiyonu. Araştırmanızı kendin yapın ya da o kadar merak ediyorsanız benimle özelden iletişime geçin. Ben gidiyorum, böyle şeyler yazarken içim kararıyor (ama çok zevk alıyorum ya).
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder