OVERLAPPİNG STORMS- 54

 54: Her Zaman Acıyla Birlikte Gelen Sıcaklık

Yatağımdayım... Yatağımda... Ah.

Taufan yavaşça doğruldu ve esneyerek etrafa baktı. Ne olmuştu? Her şey bir rüya falan olamazdı değil mi? Beliung'la barışmaya kadar uzanan TAPOPS mektubu...

Bir an hepsinin upuzun bir rüya olduğundan şüphe etse de, ranzanın üst yatağında uyuyan Beliung'u görünce her şeyin gerçek olduğuna dair şüpheye yer kalmadı. Angin Halilintar'la kalmak istediğini söylemiş ve Gur'latanlı iki kardeşin odasında uyumuştu. Böylelikle de, normalde diğer üç misafirle birlikte salonda yatan Beliung, Angin'in yatağına yatabilmişti.

Taufan iç çekti ve kendini tekrar yatağına bıraktı. Rahatlayıp uyumaya devam... etmeliydi...

Tekrar uyandığında saat on biri geçiyordu. Herkes uyanmış olmalıydı, diğer odalardan ve aşağı kattan konuşma sesleri geliyordu. Elini yüzünü yıkayıp aşağı indiğinde, gerçekten de herkesin mutfakta toplanmış olduğunu gördü.

Eh, bu kötü, diye düşündü surat asmamak için büyük bir çaba harcayarak.

Onu fark eden Crystal sadece ondan beklenebilecek bir sevecenlikle, "Günaydın Taufan." dedi. "Otursana."

Taufan deminden beri gülümseyerek kendisine bakan Beliung'un yanına geçti ve konuşmanın devam etmesini beklercesine, çenesini avucuna yasladı.

"Uykuyu seviyor muydun sen ya?" diye sordu Voltra, ciddiyetini korumak için elinden geleni yapsa da güldüğünü anlamak zor değildi.

"Hayır... Sadece Blizz'i taklit etmeye karar verdim." diye karşılık verdi Taufan tekdüze bir sesle ve her şeyden habersiz, oturduğu yerde uyuklayan Blizzard'ı işaret etti.

Bunun üzerine diğerleri sorgulamadı—en azından Taufan öyle olduğunu varsaymıştı. Beliung'un onu sorgulamamaları için onları sessiz bir hareketle uyardığını elbette bilmiyordu.

"Angin ve diğerleri nerede?" diye sordu kahvaltı sofrasına isteksiz bir bakış atarken. Diğerleri çoktan yemeye başlamıştı ama o aç hissettiğinden emin değildi.

"Onlar bizden önce kahvaltı ettiler." diye açıkladı Crystal gülümseyerek. Neden ona gülümseyip duruyordu ki???

"Peki..."

Yemek oldukça gürültülü geçti; herkes bir arada olmanın tadını çıkarıyordu, herkesin anlatacak bir şeyleri vardı. Taufan kendisine konuşmasını söylediklerinde dinleyici olmaktan gayet memnun olduğunu belirtti ve sessizliğini korudu. Evet, daha iyi hissediyordu ama ruhsal olarak henüz kendini tamamen toparlamış değildi. Bu gürültü kendisi için yeteri kadar büyük bir stresti, bir de konuşma stresini buna eklemek istemiyordu.

Uzun kahvaltı faslından sonra, diğerleri sohbet etmeye devam ettiler. Beliung ile Voltra ise, diğerlerinden ayrı bir köşede, alçak sesle ve ciddiyetle bir şeyler konuşuyorlardı.

Umarım onu ağabeyi Voltra'yla karıştırıp sorunlarını üzerine boca etmez, diye düşündü Taufan umutsuzca. Gerçi aralarında sadece bir yaş var ama yine de... O aradığı Voltra değil işte.

Öğleden sonra sohbet etmeye ara verildi ve herkes kendi köşesine çekildi. Tam bu sırada, Angin salonun kapısında belirdi ve heyecanlı bir gülümsemeyle, Beliung'u kolundan tutarak üst kata sürükledi.

Taufan umursamayacaktı—tabii Angin'in 'sana göstermem gereken çok güzel bir şey var' dediğini duymasaydı... Bu 'şey'in ne olabileceği sorusu onu endişelendirdiği için doğruldu ve onların peşinden yukarı çıktı.

(Embéria: Onları takip etmek için bahane arıyorsun.

Taufan: Hiç de bile!!!... Neyi göstereceğini bilmem gerekiyordu.

Embéria: İşte bu da kanıtı.)

İyi ki de endişelenmişti, çünkü Angin'in göstermek istediği şey aile albümü ve albümden alıp sakladığı diğer fotoğraflardı.

Hızla odaya girerken, "Hayır! Angin, onu hemen yerine koy." dedi sertçe fakat çocuk alaycı denebilecek bir ifadeyle, "Senin bebeklik fotoğraflarını göstermem abang... Korkma." dedi.

"Mesele benim fotoğrafım olması değil, hiçbirini gösterme." dedi hırçın bir tavırla.

Beliung gülümseyerek, "Albümün nerede olduğu şimdi anlaşıldı..." dedi imalı bir tavırla. "Senin onu almış olabileceğini hiç düşünmemiştim. Savaşın ortasında albümü almak kimin aklına gelir ki yani?"

Taufan mecburen sessiz kaldı, bu konuda itiraz edebileceği bir konu ya da iyi bir açıklaması yoktu. Sebeplerini açıklarsa Beliung'un kendisiyle dalga geçeceğinden emindi ve şuan ona yeterince gıcık olmuştu, daha fazla sebep eklemek istemiyordu.

"Uf... Ne yapıyorsanız yapın." diye geri çekilmeye çalıştı fakat Angin onu durdurdu. "Sen de bizimle baksan olmaz mı abang?"

"..." Taufan dik dik kardeşine baktı, bazen masum rolü oynayarak kendisiyle resmen uğraştığını düşünüyordu ve bu konuda haklı olma ihtimali çok yüksekti. Yine de iç çekti ve albümün durduğu dolabın önüne oturdu.

Albümü çıkaran Angin hevesle burayı nasıl keşfettiğini anlatmaya koyuldu. Bunu yaptığı için Taufan ona kızmamış gibi, o kadar neşeli bir şekilde anlatıyordu ki, Taufan bunun hoş bir davranış olmadığını, ona gerçekten kızdığını vurgulamak zorunda kaldı.

Beliung bir yandan onu dinlerken, bir yandan hafif bir gülümsemeyle hep topu üç-beş tane olan fotoğraflarına baktı ve düşünceli bir şekilde, "Burada ilk defa rüzgar elementini kullanmıştım. Felaket bir deneyimdi." dedi. "Burada ise annemin önemli bir işi olduğu için uzun bir süre Taufan'la ilgilenmem gerekmişti. Sürekli ağladığı ve bir türlü susmadığı için böyle bir yöntem bulmuştum. O zamandan sonra bir süre boyunca ne zaman köpüklü bir su görse tekrar oynamak istedi."

Taufan tüm-mahremiyetimi-yok-ettin dercesine ona baktı ve kollarını kavuşturdu. Anıların geçmişte kalması gerekiyordu, neden tekrar konuşmak zorundalardı???

"Hmm... Bu da veliaht prens ilan edildiğim, taç giyme törenine ait." dedi Beliung sakince, detaya girmemesine bakılırsa bu pek hoş bir anı değildi. "Sonuncusu da savaştan sonra—ha? Böyle bir fotoğraf olduğunu hatırlamıyorum??" Başını kaldırıp Taufan'a baktı. "Senin canın dayak istiyor sanki?"

"Ne olmuş?" diye sordu Taufan bilmiyormuş gibi yaparak ve umursamaz bir ifadeyle, ıslık çaldı.

"Burada daha fazlası var." dedi Angin, Taufan'la çok daha önceden baktıkları döşemenin altındaki gizli yeri işaret ederek.

Ortaya çıkan bir sürü fotoğrafı gören Beliung istemsizce güldü. "Tam da Taufan'ın yapacağı bir şey." En üstte duran Taufan'ın bebekliğine ait bir fotoğraf olduğunu görünce kıkırdadı ve bir yandan fotoğrafa bakarken, Taufan'ın yanağını dürttü (kimin daha çok dayak istediğine karar veremiyoruz).

"Bana dokununca oraya ışınlanamazsın!!?" dedi Taufan öfkeyle eline vurarak.

"Işınlanmak için değil. Burada çok tatlı görünüyorsun ve maalesef ki o zamanlar yanaklarını sıkmayı düşünemiyordum, bu yüzden—" Fakat sözünün devamını getiremedi, çünkü çileden çıkan Taufan eline geçirdiği yastığı ona fırlatmıştı. "Ah—ama doğru?!"

"Bana ne! Yorumlarını kendine sakla!" diye karşılık verdi Taufan ve onları bırakıp, kitap okumaya gitti. Her ne kadar kitap okuyormuş gibi görünse de, bir yandan da kulağı onlardaydı. Beliung kendinden beklenebilecek bir şekilde, tüm fotoğrafların hikayesini tek tek anlatıyordu.

Sonunda Angin'in merakını tatmin edecek biri, diye düşündü oflayarak. Kendisi güzel de olsa kötü de olsa geçmişin geçmişte kalması gerektiğine inandığı için hiçbir zaman fotoğrafların hikayelerini anlatmayı düşünmemişti. Beliung ise onun aksine anılarını yad etmeyi çok severdi—bu da normaldi, ağabeyi ondan çoj daha duygusaldı.

Bir ama Beliung'a katılmayı düşünse de -çünkü bazı fotoğraflar hakkında ondan daha fazla bilgiye sahipti- çıkışıp gittikten sonra geri dönmeyi gururuna yediremediği için vazgeçti.

Bir süre sonra Angin ansızın, "Abang... Biraz annemden bahseder misin?" diye sordu. Aslında böyle şeyler pat diye söylenmezdi ama Angin bu konuda hala kendini geliştirememiş gibiydi.

Taufan Beliung'a baktı, gayet normaldi, iyi. Kendisi annesinden bahsederken sürekli gözleri yaşardığı için onun hakkında konuşmaktan kaçınırdı ama Beliung bu konuda sorun yaşamıyor gibiydi.

"Elbette." dedi gülümseyerek. "Ne anlatmamı istersin?"

"Bilmiyorum... Sadece, nasıl biriydi mesela?" diye sordu Angin, dalgın bir tavırla.

Beliung bir süre sessiz kaldı, düşüncelerini toparlamaya çalışıyor gibiydi. "Tamam, buldum. Bir keresinde, Taufan rüzgar elementini kontrol etmeye çalışırken bayılmıştı—bilirsin, her Rüzgar Taşıyıcısının yaşadığı bir durum. Ben çok paniklemiştim, annemse çok sakindi, hiç şaşırmamıştı bile. Bana bunun normal olduğunu söyleyince ve Taufan da kısa süre sonra uyanınca rahatlamıştım."

"Burada annemle ilgili tek şey durumu sakin karşılaması ve bu da gayet mantıklı, sonuçta annem tecrübeli bir Rüzgar Taşıyıcısıydı." dedi Taufan, sinir bozucu davrandığının farkındaydı ve UMURUNDA DEĞİLDİ. "Ve gerçekten, benim hakkımda bir şeyler anlatmayı bırak artık!!!"

"Sen benim en sevdiğim Taufan'sın, başka kimden bahsedebilirim ki?" diye karşılık verdi Beliung, her ne kadar ciddiyetini korumaya çalışsa da cümlenin sonunda kahkahalara boğuldu.

"Ha ha ha. Sanki tanıdığın başka Taufan var." diye homurdandı dilini çıkararak. "Senden nefret ediyorum."

"Bu benim için büyük bir onur." dedi Beliung kibarca ve tekrar normal ses tonuna dönerek, anlatmaya devam etti. "Yani, basitçe söylemek gerekirse... Annem çok sakin bir kadındı. En büyük olay saldırıya uğramamızdı, o zaman bile çok ciddi ama yine de sakindi. Annemin paniğe kapıldığını hiç görmedim—"

"Kontrolünü kaybettiğin zamanlar?" diye hatırlattı sinsi bir gülümsemeyle, gizli anılarını ortaya çıkararak ondan intikam alabileceğini yeni fark etmişti.

"O bambaşka bir mesele. Hem o zaman da gayet sakin karşılıyordu, tabii sen nereden bileceksin?" dedi Beliung, sesi sakin olsa da cümlenin geliş şekli sinirlendiğini belli ediyordu. "Bunun dışında... Annem aynı zamanda çok güler yüzlü bir insandı. Misafirlerine çok nazik davranırdı ve bize de nezaketi, kibarlığı emrederdi. Halkının refahına ve huzur içerisinde yaşaması için elinden geleni yapardı."

 "Çok benziyorsunuz yani..." diye fısıldadı Angin hayranlıkla.

Beliung'un yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Sonrasında dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi fakat yorum belirtmedi.

Tabii ki Taufan, "Eğer otuzunda stresten kalp krizi geçirmezse anneme benzediğinden emin olabileceğiz." diye lafını yapıştırmaktan geri kalmadı.

Beliung ona boş bir bakış attı ve yavaşça, "Komik değil." dedi. "Gerçekten hiç komik değil."

"Gül diye söylemedim zaten." dedi Taufan rahatça ve kitabını orada bırakarak, yataktan indi. "Neyse. Ben Voltra'nın yanına gidiyorum."

Ah çocukluk dostu... Onunla sohbet etmeyeli ne kadar zaman olmuştu, kim bilir?

Voltra ve Halilintar'a ait odanın kapısını tıklattı ve cevap bile beklemeden içeri girdi—içeri girmesini istemiyorsa kapıyı kilitleyebilirdi değil mi?

"İçeri gireceksen kapıyı niye çalışıyorsun?" diye homurdandı Voltra ona bıkkın bir bakış atarak. Neyse ki bu sefer giyinmiyordu, yatağında oturmuş kitap okumaktaydı.

Sorusunu duymazdan gelerek, "Vay vay vay, Eski ve Yeni Gur'latan ha? Ne zamandan beri tarihe merak duyuyorsun?" diye sordu biraz alaycı bir tonda.

"Gur'latan prensi olduğumu hatırladığımdan beri." diye cevapladı Voltra sakince. "İlgi duyduğum yok ama sen de Windara Tarihi Atlasını zevk için okumuyorsundur eminim."

"İlk başta mecburiyetten okuyordum, şimdiyse okuduğumdan zevk alıyorum." dedi Taufan omuz silkerek.

"Neyse ne..." Voltra kitabını kapatıp kenara bıraktı ve ona döndü. "Şimdi Beliung'la nasıl barıştığını anlat."

"Sana anlatacağıma dair bir söz vermediğimden eminim." dedi Taufan ama onun attığı bakışı görünce, ona bir açıklama borçlu olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. "İyi... Şöyle özetleyeyim: ondan boş yere nefret ediyormuşum."

"Nefret etmenin n'sini yapmadın zaten." dedi Voltra iç çekerek. "Bu ne anlama geliyor peki?"

"Sibella. Kasıtlı olarak aramıza fitne sokmuş ve ikimizin arasının bozulmasını sağlamış. Böylelikle kraliyet ailesinde daime esen barış rüzgarlarını durdurmayı başarmış—tabii bu çok kötü bir şey, Windara Kraliyet Ailesi barış ve huzuru temsil ediyor, kavgaları değil."

"Anlatma şekline ve yaşananlara bakılacak olursa, sen yemi yuttun." Voltra güldü ve onun dik dik bakmasına aldırmadan, "Saf olduğunu kabul etmelisin." dedi. "Beliung'la neden konuşmadın?"

"Konuşamadım ki!! Beliung sanki Sibella'nın söylediklerini haklı çıkarmak istiyormuşçasına hep meşguldü ve o zamanlarda bana çok az zaman ayırdı." dedi Taufan başını ovuşturarak. "Ama şimdi, bunun da Sibella'nın planının bir parçası olduğunu sezebiliyorum. O zamana kadar hiç bu kadar meşgul olmamıştı çünkü."

"Kusura bakma ama çok zeki de sayılmazsın." dedi Voltra kahkahalar arasında—o kadar çok gülüyordu ki, yatağına serilmişti.

"Çok sinir bozucusun." dedi Taufan suratını asarak ve başının altındaki yastığı hızlıca çekerek direkt karnına yapıştırdı.

"Ah, ah—yine de onca yıldan sonra barışabildiğinizi görmek güzel." dedi Voltra aceleyle, Taufan'ın kendisini boğmaması için dalga geçmeyi bırakması gerektiğinin gayet farkındaydı elbette. "Sanki hiç barışmayacak gibiydiniz ama sonunda oldu."

"Evet harika, konu da burada bitiyor." diye söylendi Taufan ve odadaki duvar saatine baktı. Odadan çıkarken kapıda durdu ve, "Ben gidiyorum." dedi. "Akşam yemeğine kadar yapmak istediğim bir şey var."

"Peki, öyle olsun." dedi Voltra ve sanki hiiiç dalga geçmemiş, hiiiiç gülmemiş gibi ciddiyetle kitap okumaya geri döndü.

Taufan ise çoktan yandaki odaya girmişti bile. İşe bakın ki Beliung hala oradaydı, yani...

"Odamın karıştırılmasından nefret ederim." dedi öfkeyle soluyarak. "Sen bilmiyor olmayabilirsin ama Angin bu kuralı ezbere bilir. Hem—hem, neden dolabımı karıştırma ihtiyacı duyuyorsun ki??"

"Birincisi, burada kişisel hiçbir şey yok." diye kendini savundu Beliung fakat suçlu biri için fazla neşeliydi. "İkincisi, karıştırmıyorum, sadece keşfediyorum. İkisi çok farklı şeyler."

"Kendini kandırmaya devam et." diye homurdandı Taufan ve Beliung'un kenara bıraktığı beyaz, bol kapüşonlusunu alarak, üzerine geçirdi.

"Eşyalarımdan ne istiyorsun hiç bilmiyorum." diye iç çekti Beliung, ihtiyaç duyduğunda almasında sorun yoktu fakat sırf zevk için almasını anlayamıyordu. "Hem bu saatte nereye gidiyorsun?"

"O kadar merak ediyorsan gel." dedi Taufan şüpheli derecede gizemli bir şekilde—amacı da onu şüphelendirmekti zaten.

"Bu bana tuzakmış gibi geldi ama neyse..." diye mırıldandı Beliung ve incelediği topaçları yerine bırakarak ayağa kalktı.

Taufan onun gelip gelmediğini kontrol etmeden, aşağı kata inen merdivenleri hızlıca indi ve kapının yanındaki askıdan, kelebek anahtarlığı olan anahtarı alarak, çıktı. Beliung'u iyice şüphelendirip meraklandırmaktı amacı.

"Bu arabanın sana ait olduğundan emin misin? Çalmadın falan?" diye sordu Beliung onun sevgili 'Mavi'sini baştan aşağı süzerek.

"Ne saçmalıyorsun? Elbette benim arabam." dedi Taufan bıkkınca. Elbette bunun sadece başlangıç olduğunu biliyordu ve haklıydı da.

Beliung yoldayken, "Araba kullanabildiğine gerçekten inanamıyorum." dedi şaşkınlıkla.

Taufan artık karşılık vermiyordu, onun istediği kadar şaşırmasına izin vermişti. Büyükler böyle olmak zorunda mı? diye düşündü iç çekerek. On dokuz yaşındayım, elbette araba kullanabiliyorum!

"Nereye gidiyoruz biz?" diye sordu Beliung bir süre geçtikten sonra.

"Önemli bir yer değil." diye üstü kapalı bir cevap verdi Taufan ve sessizliğini korudu.

Yaklaşık on beş-yirmi dakika sonra bir yerde durduklarında, cevap kendiliğinden ortaya çıktı.

"Parka mı geldik?" diye sordu Beliung şaşkınlıkla fakat bu durumdan rahatsızmış gibi görünmüyordu.

"Yani, ikimiz farklı şeyler göremeyeceğimize göre?" diye karşılık verdi Taufan ve arabadan indi.

Birlikte bir süre ağaçların altında oturdular. Buranın sessizliği bile hoştu, durduğunuzda yaprak hışırtıları ve yakınlardaki bir böceğin şarkısı, yalnız olmadığınızı hatırlatıyordu.

"Neden buraya gelmek istedin ki?" diye sordu Beliung altında oturdukları büyük ağacın dallarına bakarken. "En son buraya Angin'le beraber gelmiştiniz fakat bu normal—"

"Ne—sen nereden biliyorsun?" diye sordu Taufan şaşkınlıkla kaşlarını çatarak.

"Ah—" Beliung duraksadı, farkında olmadan kendini ele vermişti. Suçlulukla başını ovuşturdu. "Aslında... Sizi takip etmiş olabilirim? Eh, ister kız ister kızma, gerçek bu. Hatta seninle çarpıştım fakat çarptığın kişinin ben olduğunu fark etmedin bile."

"Yabancıları umursamam." dedi omuz silkerek. "Neyse, soruna gelecek olursam... Buradayız çünkü..." Kendine özgü mavi gözlerini etrafta dolaştırdıktan sonra, ona dikti. "Biliyorsun işte."

"Biliyormuş gibi görünüyorum? Söyle artık Tau." dedi Beliung biraz sabırsızca, bakınca o da haklıydı. Taufan çok sinir bozucu biriydi (ne yazık ki).

Taufan iç çekti ve bakışlarını parkta oynayan çocuklara çevirdi. Bunu nasıl açıklayabilirdi? Onu sinirlendirmemesi gerekiyordu, yoksa faturasını yine o ödeyecekti.

Boğazını temizleyerek, "Pekala... Annem gibi olmadığını mı düşünüyorsun?" diye sordu. İşte, konuyu başlatmanın yolunu bulmuştu. "Angin anneme benzediğini söylediğinde onu onaylamadın."

"Bunun bir anlamı olduğunu düşünmene şaşırdım." dedi Beliung gülümseyerek fakat sesindeki gerginlik o kadar belirgindi ki, az sonra itiraf etmek zorunda kaldı. "Yani... Kendimi annem kadar saygıdeğer bulmadığım doğru."

"Bu da ne demek oluyor?" diye sordu Taufan kaşını kaldırarak. Göz ucuyla ona baktığında, ağabeyinin dalgın dalgın çocukları seyrettiğini fark etti. Görünüşte oraya bakıyor gibiydi ama başka şeyler düşündüğünü tahmin etmek kolaydı. "Bak, annemle benziyorsun, bu kadar basit. Onun kadar iyisin, Angin ondan göremediği şefkat ve sevgiyi senden görüyor—bana öyle bakma. Dürüst olacağım, ben asla öyle biri olmadım, asıl hissettiğim duyguları dışarı yansıtmak benim için her zaman zor oldu... Bunun dışında, aynı zamanda strateji uzmanısın. Neden—"

"Hepsi harika ama başarılı değiller." diye sözünü kesti Beliung ve sesindeki acı o kadar netti ki, bunu kesinlikle kastettiğine şüphe yoktu. "Annemle aynı özellikleri taşıdığım doğru ama o gezegenini mükemmel bir şekilde yönetirdi, güçlerinin kontrolünü kaybetmezdi veya -asla kardeşi olmamış olsa da- kardeşlerini dokuz yıl boyunca yalnız bırakmazdı... Kendi annesini öldürmediğinden de eminim."

"Sanmıyorum." dedi Taufan yavaşça ve onun konuşmaya devam etmemesi için, sesi sertleşirken devam etti. "Beliung, sen aklını mı kaçırdın? Annem öldüğünde üç çocuğu vardı ve gezegeni belki de yüz yıldır yönetiyordu! Sen daha otuz yaşında bile değilsin, gezegeni yönetmeyi denemedin bile—cidden kendini annemle kıyaslayacak kadar aptal mısın???"

"Sorun da bu zaten, her şeyde o kadar kötüydüm ki, dokuz yıl saçma sapan bir sebepten hapiste kaldım, Reramos'un gezegeni ele geçirmesine engel olamadım, senin ve Angin'in yanında olmak istiyordum ama bunu da yapamadım... Bu kadar başarısız olduktan sonra nasıl kendimi saygıdeğer biri olarak görmemi bekliyorsun?" diye mırıldandı Beliung bitkince başını eline yaslayarak, ondan ziyade kendi kendine konuşuyor gibiydi.

Uzun bir süre sessizlik oldu. Taufan tüm sözlerini işlerken, bir yandan dikkatle onu süzüyordu. Yorgunluk ha... Yalana bak. Kendini neden bu kadar aşağılıyorsun, hiç bilmiyorum.

"Sen o kadar kötü birisin ki..." diye başladı yavaşça. "Önüne odaklanıp çalışmak yerine geçmişe takılıp kalıyorsun."

"Daha fazla başarısız olmak istemiyorum ve hatalarımdan ders çıkarmaya çalışıyorum." diye düzeltti Beliung sertçe fakat hemen ardından omuzlarını düşünerek iç çekti. "...Bir işe yaradığı da yok zaten."

"O zaman başarılı olma." dedi Taufan duygusuzca ama onu incitmek gibi bir niyeti yoktu. "Angin'i kendim yetiştirdim, bunu biliyorsun ama ne kadar zorlandığımı kimse bilmiyor. Bak, onu büyütürken ben de hala çocuktum ve ergenliğim de tam o zamana denk geldiği için işler daha da karıştı. Sırf onu yetiştirebilmek için duygularımı sürekli bastırdım, savaşın şokunu atlatamadığım halde hiç savaş olmamış gibi davrandım, ergenliğim yüzünden biraz asabiydim ve yalnız kalmak istiyordum fakat bu isteğimi de yok saydım... Angin çok kibar ve iyimser olduğu için başarılı olduğumu düşünüyorsun, bunu biliyorum fakat ben 'kamera arkasını' da bildiğim için çok fena başarısız olduğumu biliyorum."

"Gerçekten mi?" diye sordu Beliung ona dönerek. Bu içten şaşkınlığına bakılırsa, gerçekten de Taufan'ın başarılı olduğunu düşünüyordu.

"Tabii ki." dedi Taufan kayıtsızca. "Savaş beni zihinsel olarak gerçekten çok yıpratmıştı ama kendi duygularımı bastırıp tamamen Angin'le ilgilenmeye odaklanmak zorundaydım. Sonra kabuslarım başladı, onları da görmezden geldim. Ergenliğim en zor kısımdı çünkü zaten fazla iyi değildim, üstüne böyle olunca herkesi kendimden uzaklaştırıp yalnız kalmak istiyordum. Öyle olmayınca da... Yavaş yavaş... Normalliğimi kaybetmeye başladım. Angin o zamanlar dört ya da beş yaşındaydı... Onu eğitirken çok sert davrandım, benden nefret etmesine neden olacak her şeyi yaptım. İlk zamanlarda çok pişman hissedip saatlerce ağlardım fakat bir süre sonra hiçbir şey hissetmez oldum... Birkaç yıl öncesine kadar da böyleydim."

"Tüm bu süreçte yanında olmam gerekiyordu..." dedi Beliung suçlulukla.

"Yalnız başıma da gayet iyiydim tamam mı?" diye çıkıştı Taufan fakat ağabeyi,  "Evet tabii... Neredeyse aklını kaybetmişsin ama iyisin... Buna inanmamı mı bekliyorsun?" diye karşılık verdi.

"O kadar da kötü değildi... Urgh, ben gidiyorum. Bu konuşma bir yere varmıyor."

"...Gelsene, salıncaklara binelim."

"..."

"Dayanamadın değil mi? Salıncaklara binelim deyince tabii... Ah! Bu gerçekten acıttı!!!!"

"Hak ettin. Ah! Ne var? Bal gibi de hak ettin! Etmedin mi?..."

"Cevabı vicdanına bırakıyorum..."


Taufan onu gerçekten iyi hissettirebilmiş miydi bilmiyordu ama en azından biraz rahatladığından emindi. Bu da olumlu bir haber sayılabilirdi.

...Tabii o yeni bir girişimde bulunmadan önce, ağabeyi stresten ölmezse.

Ah, bu konuda onunla dalga geçmeye gerçekten bayılıyordu!

Devam edecek...

Sonunda bittiiiii!!!!  Yazılması gereken üç hikayem daha var, ağlayacağım 😭

Defterimi kontrol ettim ve haftaya yazacaklarımla birlikte beş hikaye var!! 😭😭

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

XD

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES