KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI?- 2
2: Sıradan Bir Gündü, Her Zamanki Gibi Yağmurlu...
"Allah'ım, çok yorgunum... diye kendi kendine sızlandı Taufan eve yürürken. Bugün pastacılık kursu olduğu ve okuldan çıkıp oraya geçtiği için eve normalden çok daha geç bir saatte gelebilmişti. Yağmur vardı ve yalnız olmak da kötüydü, normalde aynı liseye gittikleri için Blaze ve Duri'yle birlikte olurdu.
Sonunda eve gelebilmenin mutluluğuyla derin bir iç çekti ve anahtarını çıkarıp, yuvaya soktu. Diğerlerinin çoktan geldiğini tahmin ediyordu ama hiç onları umursayacak halde değildi açıkçası...
"Hoş geldin Taufan!"
Duyduğu ince sesin sahibine baktı, güçlükle gülümsemeyi başarırken hafifçe el salladı. "Hoş buldum... Sen de hoş geldin Emily..."
"Çok yorgun görünüyorsun." dedi kız gülümseyerek.
"Çünkü öyleyim." dedi Taufan sızlanmamak için kendini tutarak ve salonun kapısından içeri baktı. "Assalamualaikum... Hali, neden bana öyle bakıyorsun?"
"Ne?" diye sordu Halilintar kayıtsızca, özel bir şey yaptığını düşünmüyordu.
"Ne bileyim? Neden gülüyorsun anlamıyorum, komik bir şey yok..." diye ofladı Taufan ve karşılık beklemeden yukarı çıktı. Tek istediğim sadece biraz uyumak! diye düşündü sıkıntı içerisinde.
Taufan'ın bilmediği şey, bugün uyuyamayacağıydı.
Kıyafetlerini değiştirdikten sonra, kendini Halilintar'ın yatağına bıraktı—nasıl olsa yatağın sahibi görünürlerde yoktu. Tam uykuya dalacağı sırada biri odaya daldı ve kapının çıkardığı ses Taufan'ın uykusunu bir anda kaçırıverdi.
İnlemekle oflamak arası bir ses çıkardı ve gelenin kim olduğuna baktı. Zaten uzağa bakmasına gerek yoktu, çünkü kişi başında dikiliyordu. "Kalk."
"Hali, bak, seninle uğraşmak istemiyorum..." diye inledi ve onu görmezden gelmeye çalışarak, sırtını döndü.
"Bırak şimdi uykuyu... Acilen konuşmamız gerek."
"Bu kadar acil ne olabilir ki?... Uzaylılar Dünya'yı istila etmeye mi karar vermiş?" diye söylendi Taufan ve başını koyduğu yastığa daha sıkı sarıldı. Baş ağrısı sanki konuştukça daha da artıyordu. "Neden başka bir gün değil de bugün?..."
"Aslında çok da yanlış bir tahmin değil." dedi Halilintar kayıtsızca, sonra sabırsız bir tavırla omzunu sarstı. "Şimdi kalk. Durum hakkında istişare edip plan yapmamız gerek."
"Bensiz de yapabilirsiniz..." diye sızlandı Taufan fakat mecburen kalkarak, onun peşinden aşağı indi.
Solar hariç herkes salonda toplanmıştı, o ise bu toplantıya başka bir yerden, görüntülü aramayla eşlik edecekti. Eh, iyi okula gitmenin de bazı sonuçları olmak zorundaydı.
"Ne kadar uzun sürdü, senin ikna edici biri olduğunu sanıyordum Hali." dedi Gempa fakat gülümsediğine göre fazla ciddi değildi.
"Normal Taufan'ı ikna ediyorsan iş kolay fakat uyumaya çalışan depresif hava kafalıyı uyandırmaya çalışıyorsan zor." diye karşılık verdi Halilintar ve yanında dikilen ikizini Duri'nin yanına ittirdi. Kendisi de herkesten olabildiğince uzak bir köşeye geçti.
Neyse ki Taufan da başını Duri'nin omzuna yaslamış, durumdan memnun görünüyordu—durun, uyumuş muydu yoksa???
"Eee Hali? Bizi neden buraya topladın?" diye sordu Gempa, adı geçen kardeşe beklentiyle bakarak.
Halilintar odanın diğer köşesinde, endişeli bir ifadeyle bekleyen Emily'e baktı, sonra tuhaf bir şekilde kayıtsızca, "Scienza'nın bilim insanları Emily'i almaya geliyor." dedi.
"Ne?!" Salondaki herkes -uyuklayan Taufan bile- dik dik ona baktı. Öyle ki Halilintar aceleyle açıklamak zorunda kaldı. Duygusal kısımları tamamen yok sayarak, olayı anlattı ve videoyu diğerlerine de izletti.
"Bu... Gerçekten tuhaf." dedi Taufan, her şeyi dinledikten sonra ilk konuşan kişi o olmuştu. "Soviazza Snobile, güzel isimmiş aslında... Peki ne zaman geleceklerini neden söylememişler?"
Aramadan her şeyi dinleyen ve not alan Solar, "Sence, benim çok zeki kardeşim?" diye karşılık verdi.
"Nee? Belki de geçerli bir sebepleri vardır diye düşündüm." diye kendini savundu Taufan.
"Tartışmayı kesin, plan yapmaya odaklanmalıyız." dedi Halilintar ciddiyetle. "Aniden gelirlerse onlara karşı hiçbir şey yapamayız. Savaşmadan önce bir stratejimiz olmalı ki ne yapacağımızı bilelim."
'Strateji' kelimesi, herkesin Solar'ın aramadaki görüntüsüne dönmesine neden oldu.
"Ne? Arkadaşlar, ben sizinle aynı şeyleri tüketiyorum, farklı bir şeyimiz yok yani?" diye söylendi Solar, grubun dâhisi olmak da bir yere kadardı belli ki. Tabii ki sadece onlara takılan Solar -zamanlaması pek iyi değildi- ciddiyetle Emily'e döndü. "Bana onlar hakkında bilgi verebilir misin?"
"Yüksek teknolojiye sahipler." dedi Emily yavaşça, oradan bahsederken çekmeyen telefon gibi, duraksayarak konuşuyordu. "Aklınıza gelebilecek her türlü silaha sahipler. Ayrıca bir kez ellerine düştünüz mü kurtulmanız neredeyse imkansız. Benim kurtulmuş olmam bile öyle mucize gibi bir şey yani, kaldı ki gördüğünüz üzere onlardan kurtulduğum falan da yok."
"Demek teknolojileri bu kadar iyi..." diye mırıldandı Solar. "Devam et lütfen."
"Deneklerin hepsi aynı binada tutuluyor fakat bu yatakhanenin büyüklüğünü hayal bile edemezsiniz. Sadece dört katlı olmakla birlikte, bir ucundan diğerine arabayla gidebilirsiniz, yoksa çok uzun sürer." dedi Emily monoton bir yüz ifadesi ve ses tonuyla. "Bunun dışında verebileceğim pek bir bilgi yok—çok sinsi ve zeki olmaları dışında."
"Senin de onlara benzediğin kesin." dedi Halilintar, sözler ağzından öylece dökülmüş olacak ki, kendisi de bir an duraksadı. "...Bu bir övgü değildi."
Neyse ki kimse yorum yapmadı.
"İşin kötü kısmı, sadece beni almakla kalmayacak, Dünya'dan kendilerine denek almak isteyecekler." dedi Emily endişeli bir ifadeyle ellerini ovuşturarak. "Sadece beni almaları büyük bir sorun değil ama sırf benim için başka insanların da zarar görmesini istemiyorum." Her ne kadar bazı insanlar demiş olsa da, bu sırada tamamen içgüdüsel olarak bir anlığına Halilintar'a bakması kimin için endişelendiğini belli ediyordu.
"Öyleyse plan yapıyoruz." dedi Halilintar ciddiyetle -Emily'nin bakışlarını fark etmeyen tek kişi oydu- ve Solar'a döndü. "Konuş, lamba."
"Plan yapmak kolay değil tamam mı?? Bana biraz zaman verin..." diye çıkıştı Solar ve bir yandan kendi kendine mırıldanırken, bir yandan da notlar alarak plan oluşturmaya başladı.
"Eğer onları öldüreceksek, Supra'yı kullanmayı deneyebiliriz. Aşırı güçlü değillerse Supra'nın bir saldırısı onları yok etmek için yeterli olur." dedi Solar, Yıldırım manipülatörüne kısa bir bakış atarak. "Ama sadece onları geri göndermek istiyorsak o zaman—"
"Onları yok etmek istiyoruz." diye sözünü kesti Halilintar sertçe, bunu o kadar vurgulu, kesin bir şekilde söylemişti ki herkes -Emily de dahil- şaşkınlıkla ona baktı.
"Öyleyse tamam. Planın detayları da olacak ama henüz tamamlamadım. Bitirdiğimde hepinizin saatlerine göndereceğim." dedi Solar ve aramadan ayrıldı.
Diğerleri kendi işlerine dönerken, Emily Halilintar'a yaklaştı. "Hali... Sen bana kızgın mısın?"
Koltukta oturmuş, telefonuna bakan Halilintar başını kaldırmadan, "Niye ki?" diye sordu. "Gizlice telefonumu mu karıştırdın? Bana bir şaka mı hazırladın? Ne yaptın?"
"Şey, hayır. Daha önce seni rahatsız ettiğim zamanlar yüzünden kızgın mısın demek istedim." dedi Emily ellerini iki yana açarak. "Yoksa bir şey yapmayacağım gerçekten."
"Beni rahatsız ettiysen ben zaten kızmışımdır... Ama şuan aklımda bir şey yok." dedi Halilintar ciddiyetle.
"Peki..." Emily onu telefonu ve oynadığı oyunla baş başa bırakırken, derin bir iç çekti. Sanırım en çok istediğim şeylerden biri Hali'nin kardeşi olmak, diye düşündü fakat hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Birincisi, eğer Halilintar'ın kardeşi olsaydı bu kadar iyi anlaşacaklarını sanmıyordu. İkincisi, en çok istediği şey tamamen özgür olmaktı. Scienza'dan kurtulmak...
Iman'ın odasında uzanırken, tüm bunları düşünmüş ve düşünürken de uyuyakalmıştı. Amacı uyumak değildi ama uyumuştu işte.
Birisi onu uyandırana kadar da uyumaya devam etti. "Emily! Emily, uyan!" diyordu ses ve omzunu sarsıyordu.
Uyku arası hiçbir şey hatırlamayan Emily, gözlerini ovuşturdu ve etrafa baktı. Oda karanlıktı, belli ki akşam olmuştu ama neden lambaları yakmamışlardı ki?... Kendisini uyandıran ve hızlı hızlı soluyan Halilintar'a baktı. "Ne oldu—"
"Ne oldusu mu var?! Geldiler!!" diye çıkıştı Halilintar fısıldayarak. Derin bir nefes aldı ve neredeyse kendi kendine konuşurcasına, "Plan daha tamamlanmadan başarısız oldu, Solar'ın söylediğine gemileri yok edilemeyecek kadar güçlü bir malzemeden yapılmış." dedi. "...Supra'nın gücü yetmez dedi fakat kendisi savaşmaya gitti."
"Peki sen?" diye sordu kız şaşkınlıkla. "Senin de gitmen gerekmiyor muydu?"
"Gerekiyordu tabii ama Gempa; Iman ve seni korumak için geride kalmamı emretti." dedi Halilintar, alaycı ses tonuna bakılırsa bu emre itiraz etmiş fakat itirazı reddedilmişti.
Emily tekrar konuşmadı. Bir anda kendini korkunç derecede kötü hissetmeye başlamıştı—Scienzalıların bu kadar yakın olduğunu bilmek... Korkutucuydu. Tekrar götürülme ihtimali onu ölesiye korkuttuğu halde neden son ana kadar böyle sakin kaldığını bilmiyordu.
Göz ucuyla, odanın içinde bir ileri bir geri yürüyen Halilintar'a baktı. Onun hakkında ne düşündüğünü zaten söylemişti, bu konuda bir sorun yoktu—yani, eğer hissettiklerini söylemeden Halilintar'la ayrı düşselerdi bu daha kötü olurdu ama...
İlla gideceksem onun da benimle birlikte götürülmesini istemek bencillik mi olur? diye düşündü kederle, aralarındaki ilişki öyle olmayabilirdi ama Halilintar bu dünyada asla sahip olamadığı bir ağabey gibiydi. Koruyucu, şefkatli ve bazı durumlarda çok gıcık.
"Hayır... Diğerlerine yardım etmem gerek, yoksa yenilecekler." dedi Halilintar hızlıca ve onun cevap vermesini beklemeden odadan dışarı çıktı.
"Hali, beni bekle!" Yataktan fırladı ve kapının önünde ayakkabılarını giyen Halilintar'ın kolunu tuttu. "Ben de geleceğim."
"Sen delirdin mi? Bu intiharla aynı şey." diye çıkıştı Halilintar fakat Emily neredeyse acı dolu, öfkeli sesle, "Seninki çok mu farklı?!" diye karşılık verdi. "Seni yakalayıp götürürlerse asıl o zaman mahvolurum! Beni geç, kardeşlerin seni bir kez daha kaybetmeye dayanamazlar!"
Aralarında geçen bu diyalog, dışarıdan bakıldığında 'ne tatlı bir sahne' dedirtecek cinstendi fakat bunun sebebi sadece Emily'nin onu sevmesi değildi, bir yandan da onu ailesi olarak görmesiydi. Sıradan bir insan için anne, baba ve kardeş ne kadar önemliyse, Emily'nin gözünde Halilintar da o kadar önemliydi. Halilintar'ı kaybetmek; annesini, babasını ve kardeşini, yani tüm ailesini kaybetmekle eşdeğerdi.
Halilintar bir an duraksadı, sonra hafifçe iç çekti ve, "Öyleyse... Gel, seni engelleyemem." dedi.
Birlikte sokağa çıktılar, Halilintar kızın omuzlarını sıkıca kavradı ve birkaç saat önceki gibi, Yıldırım hızıyla koşmaya başladı.
Diğerleri, insanlar savaş sırasında zarar görmesin diye Scienzalıları merkezden uzak bir yere çekmişlerdi.
İkili savaş alanına vardıklarında, Halilintar nefesini toplamaya çalışırken, geçen seferki gibi başı aşırı dönen Emily de baş dönmesi geçene kadar durmak zorunda kaldı.
Neden sonra Halilintar doğrulup dikkatle etrafa bakınca, dehşete düşerek, "He-hepsi... Yenilmiş..." diye kekeledi. Boğazı düğümlenen Emily yalnızca alt dudağını ısırdı, suçluluk duygusu içini kemiriyordu.
"Soviazza Snobile, işte buradasın." dedi bir ses. Emily'nin bu sese aşina olduğu o kadar belliydi ki, duyar duymaz o tarafa yöneldi. "Blister..."
(Eğer daha önceden Cobaye serisini okuyabileniniz varsa onu tanıyorsunuzdur)
Adı geçen adam gülümsediği halde gözlerini kısarak onlara baktı. Uzun boylu, zayıf biriydi. Neon yeşili parıltılar bulunan mavi saçları, bir çift kara delik gibi görünen koyu renk gözleri ve kullanmaktan ziyade, saçlarının üzerinde süs eşyası işlevi gören bir gözlüğü vardı. Kıyafetleri beyaz, neon yeşili, gri ve mavi renklerdeki karışık desenlerle kaplıydı.
Neden sonra, "Seni tanıyorum." dedi Halilintar'a bakarak. "Sen ve şu mavili kardeşin -yerde baygın yatan Taufan'ı işaret etti- birlikte kaçtınız... Tıpkı Snobile gibi. Ama artık kaçışınız kalmadı, çünkü bir adım atmanız halinde sizi vurabilirim." Kötücül bir şekilde kıkırdadı.
Halilintar Emily'e baktı, kız yüzünü ellerine gömmüş, omuzları sessiz hıçkırıklarla sarsılarak ağlamaktaydı. Haklıydı, teslim olmak dışında bir seçenekleri yoktu ama hala belli bir kurtulma payı vardı.
"Tamam, teslim olacağım." dedi ciddiyetle Blister'a bakarak. "Ama kardeşlerimi serbest bırakacaksın. Onların sizinle hiçbir alakası yok."
"Eğer bizim deneğimizle ilgilenmek yerine kendi işine baksaydın belki seni de bırakırdık." dedi Blister kötü kötü gülümseyerek fakat bunun sadece bir bahane olduğunu anlamak mümkündü. "Ne yazık, artık sizi ayıramayız! Her neyse, teklifini kabul ediyorum ama eğer kaçacak olursan..." Gözlerini iyice kıstı. "Kardeşlerinin güvenliğini garanti etmeyeceğim."
Bunu duyan Emily şok ve suçluluk içerisinde Halilintar'a baktı, şuana kadar ciddiyetini korumuş olsa da, alt dudağının titrediğini çok net görebiliyordu. Kendisi ona nasıl değer veriyorsa, Halilintar da kardeşlerine öyle değer veriyordu ve bu... Çok üzücüydü. Birlikte büyüdüğü kişileri korumak için böylesine bir fedakarlık...
"Pekala." dedi Halilintar güçlükle ve sesinin titremesini engellemeye çalışarak, "Ama önce kardeşlerimle vedalaşacağım." diye devam etti. İçindeki acıya rağmen ses tonu buz gibiydi.
Sanki savaş alanında değilmişçesine baygın kardeşlerine yürüdü ve Emily onun kardeşlerine sarıldığını belki de ilk defa gördü. Taufan'ın veya Duri'nin ona sarıldığını görmüştü fakat Halilintar'ın bilinçli olarak ve isteyerek kardeşlerine sarıldığını ilk defa gördüğünden emindi.
Baygın olduklarından dolayı onlarla tam olarak vedalaşamadığı için içinde hafif bir burukluk hisseden Halilintar saati aracılığıyla onlara kısa bir mesaj bıraktı. Sonra Blister'a döndü, gözlerindeki yumuşak bakış buz gibi bir şeye dönüşürken, "Şimdi ne olacak?" diye sordu.
"Gitme vakti." dedi Blister neşeyle ve uzun kıyafetinin cebinden iki çift metal bileklik çıkardı. Öylesine bileklikler olmasa gerek ki, hepsi genç adamın bir hareketi üzerine ikisine doğru uçtu ve kendi kendilerine bileklerine yapıştılar. Adam iki elini birbirine yaklaştırınca da, ikisinin de bileklikleri birbirine yapıştı.
Halilintar şaşkınlıkla kaşlarını çattı, sanki iki bileği zamkla yapıştırılmış gibi bir şeydi bu. İki bileğindeki bileklikler sıkı sıkıya yapışmıştı ve ayrılmıyordu.
"Birincisi bu... Bir de şu var." Blister tuhaf bir hareket yaptıktan sonra, ellerini birleştirdi ve bu, Emily ile Halilintar'ın resmen birbirlerine yapışmalarına neden oldu—hayır, sadece bileklikleri birleşmişti.
Halilintar tamamen içgüdüsel olarak bileklerini geri çekmeye çalıştı fakat bu yalnızca Emily'nin de onunla birlikte sürüklenmesine neden oldu.
"Bu ne saçmalık?! Sürekli bu şekilde durabilmemiz mümkün değil!" diye çıkıştı adama, açıkçası ona hakaret etmeyi çok isterdi ama kim esiri olduğu düşmanını bile bile kışkırtırdı ki? Ölmeyi istemeyen Halilintar onu kışkırtmayacaktı, en azından şimdilik.
"Böylesi çok daha iyi, hem arkadaşın çok üzgün, onu teselli etmelisin, değil mi?" diye dalga geçti adam ve bileğindeki tuhaf saate dokundu. Tüm bu süre boyunca yukarıda duran uzay gemisinin altındaki kapak açıldı ve bir hava akımı, süpürge misali onları yukarı çekti. O kadar hızlı olmuştu ki, iki çocuğuna başını döndürdü.
"Yolumuz biraz uzun, bu yüzden... Beklemenize gerek yok." dedi Blister gülümseyerek ve kapısında tuhaf bir sembol olan odayı işaret etti. Kapı açılınca, esirlerine baktı. "Orada beklemenizi şiddetle tavsiye ederim."
Halilintar adama dik dik baktı, bunun tavsiyeden ziyade bir emir olduğunu biliyordu ve bu çok sinir bozucuydu. Çok dikkat ederek, Emily'le odaya yürüdüler. Bilekleri yapışık olduğundan, yan yan yürüyebiliyorlardı ve iki kişinin birbirine uyum sağlayarak yürümesi çok zordu.
Sonunda tamamen yalnız kaldıklarında, Emily keder ve pişmanlık içerisinde, "Gerçekten özür dilerim Hali..." diye fısıldadı. "Benim yüzümden hepiniz—"
"Neden ya da kimin yüzünden olduğu önemli değil, bu işin bir çözümünü bulmak zorundayız." dedi Halilintar ve yanında oturdukları pencereden dışarı baktı. Dünya yavaş yavaş geride kalıyordu, gezegeninden gittikçe uzaklaşıyordu.
"Anlamıyorsun... Pes etmekten başka çaremiz yok." diye hıçkırdı Emily başını eğerek. "Eğer kurtulmaya çalışırsak bizi bundan vazgeçirmek için türlü türlü tehditler savuracaklar... Vazgeçmezsek diğerlerine zarar vermekle tehdit edecekler... Onlar bizi kurtarmaya çalışırsa onları direkt öldürebilirler bile..."
Cümlesini sessizlik içerisinde dinleyen Halilintar, "Böylesi daha mı iyi? Teslim olalım ve sana, bana istediklerini yapsınlar. Bunu mu istiyorsun?!" diye çıkıştı fakat hemen ardından, başını eğerek iç çekti. "Sadece herkesin güvende olmasını istiyorum..."
"Hali... Ağlıyor musun?" diye sordu Emily daha da üzülerek.
Genç başını iki yana salladı fakat başını kaldırmaması ve ağzından kaçan bir hıçkırık yeterli bir kanıttı. "Ne yapayım?... Hiçbir çıkış yolu yok..." diye fısıldadı yılgın bir tonda. "Sırf ailemi seviyorum diye seni öylece ölüme mi terk edeyim? Bunu yapsam bile o pisliklerin bizi bırakacağı veya geri gelmeyeceği ne malum? Her türlü çıkmaz sokak..."
Emily cevap vermedi, ne diyebilirdi ki? Orada yaşamış biri olarak biliyordu ki...
Scienza tam bir kara delikti.
Devam Edecek...
İlk yazdığımda çok üzülmüştüm fakat şimdi hiçbir şey hissetmiyorum hatta şu metinden bıktım XD günlerdir yazmaya çalışıyorum ve bitmiyor. Sonunda kurtulduğum için memnunum.
Yazmam gereken 3 metin daha var ve hepsi uzun!!!
Anlamadığınız bir şey olursa lütfen sorun :D
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com veya emberia.aeris11@gmail.com (hangisi işinize gelirse :P)
Yorumlar
Yorum Gönder