KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 4

 4: "En Sevdiğim Kişi..."

İlk birkaç gün sakin geçtiği için, Emily buranın hatırladığı kadar da kötü olmadığına dair saçma bir hisse kapıldı. Belki de Halilintar gibi geride ailesini bırakmadığı içindi... Sonuçta Halilintar sahip olabileceği bir aileye bedeldi; bir ebeveny figürü değildi belki ama tam bir ağabey gibiydi.

Tabii ki bu hissin doğru olmadığını çok acı bir şekilde öğrendi.

"Emily!" diye bağırdı Halilintar, titreyen elleriyle sendeleyen kızı içgüdüsel olarak yakalarken, gözleri şoktan dolayı irileşmişti. "Ne oldu—"

"Scienza'nın ne demek olduğunu hatırladı diyebilirsin." dedi kapıda duran Blister kötü kötü gülerek. "Burası Scienza ve deney yapmayan herkes denek olmaya mahkumdur."

O umursamadan çekip giderken, Halilintar'ın yardımıyla yatağına oturan Emily, "İyiyim..." diye fısıldadı fakat inlemeye dönüşen sesi bile bunun doğru olmadığını biliyordu.

Halilintar herhangi bir karışıklık vermedi ama geri çekilmemesi yeterince şey ifade ediyordu.

Zavallı arkadaşını inanılmaz korkuttuğunu biliyordu ama buranın döngüsü böyleydi. Deney, acı, iyileşme, deneyler, acılar... Yine deneyler ve yine acılar... Acı... Sonsuza kadar tekrarlayan acı dolu bir döngü...

Eski ritmine dönmeden önce, bir süre akşamları birilerine sarılarak ağladı. Ne yaptığını veya kime sarıldığını gerçekten bilmiyordu, sadece bazı akşamlar sıkıca sarmalandığını hissederken, bazı akşamlar ise hissettiği tek şey sarıldığı kişinin derin nefesleri ve düzenli kalp atışları olurdu.

Sonra bu akşamlar da geride kaldı. Ne olduğunu biliyordu ve bu işleri daha da tuhaflaştırıyordu.

Aklını kaybetmeye başlamıştı. Bundan emindi. Her gün daha az şey hatırlıyordu, etrafındaki her şeyi bir sisin arkasından izliyor gibiydi. Sesler, kokular, kişiler... Hepsi çok bulanıktı.

Tamamen aklını kaybetmesi durumunda Halilintar'ın ne hissedeceğini bilmiyordu. Ne var ki endişesi susuz kalmış bir çiçek misali, yavaş yavaş ama geri dönüşü olmayacak bir şekilde kuruyup gitmişti. Endişesi, korkuları, mutlulukları, kahkahaları ve gözyaşları...

Her şey yavaş yavaş yok oldu... İsimler, anılar... Sadece... Halilintar'ı bir türlü unutamamıştı. Unutmak istediğinden değil... Ama Halilintar ona tüm pişmanlığını ve endişelerini hatırlatıyordu. Aynı zamanda onu unutmak istemeyecek kadar çok seviyordu da... Ne yazık ki ilk karşılaşmalarına kadar uzanan anılarını yavaş yavaş unutmaya başlamıştı bile.

Önce tanıştıkları gün... Sonra Halilintar'ın itirafını öğrendiği gün...

Sonunda bir akşam, gergin bir ifadeyle kendisine seslenen Halilintar'a bakarken... Son anısı ve son kişisi de...

Karanlığa gömüldü.

Son gördüğü şey endişe ve çaresizlikle parlayan bir çift kızıl göz oldu.

...

Bunun kadar kötü olacağını bilmiyordu. Normalde yalnızlığı severdi fakat...

Halilintar şuan gerçekten terk edilmiş gibi hissediyordu. Bu gerçekten boğucu bir histi. Jen'in varlığı hiçbir şeyi değiştirmiyor dese yalan olurdu, o olmasaydı büsbütün aklını kaçırması işten bile değildi ama... Emily...

Normalde bu konu hakkında konuşulmasından hoşlanmazdı fakat tam şu an kardeşlerinden birinin yanında olmasını ve kendisiyle dalga geçmesini gerçekten isterdi...

Evet, Emily için endişeleniyordu.

Arkadaşı ilk başlarda tesettürünü korumaya çalışmış fakat sürekli tekrar eden acı dolu deneylere kıyafetleri bile dayanamamıştı. Çaresiz kalan kız başını olabildiğince kapalı tutmaya çalışmıştı fakat nereye kadar? Kaldı ki, ilk birkaç deneyden sonra durgunlaşmaya başlamıştı. Geçmişini hatırladığında gözlerinde beliren o donuk bakışlar şimdi yüz ifadesine dönüşmüştü. Ağladığı zamanlar dışında tepkisizdi. Kendisine kıyasla daha fazla yemek yiyor olmasına rağmen sürekli zayıflıyordu.

Ama en kötüsü...

Tüm bu durumlarda en azından hala aklı öyle böyle yerindeydi. Diğer insanlara hiçbir şekilde tepki vermiyor olsa da, garip bir şekilde Halilintar ona seslendiği anda cevap veriyordu. Hala bir şekilde bir iletişim kuruyordu... Bir süre geçtikten sonraysa, bunu da yapmamaya başlamıştı. Tamamen duyarsızlaşmış ve robot gibi yaşamaya başlamıştı.

Halilintar çocukken olduğu gibi yine delirdiğini mi yoksa kasıtlı olarak mı böyle davrandığını bilmiyordu fakat korkmuştu. En azından bir süre.

Kız sabah kalkıyor, deneylerin yapıldığı o iğrenç odaya gidiyor, geliyor, yemek yiyor ve yatıyordu. Tüm bunları o kadar donuk ve mekanik bir şekilde yapıyordu ki, gün boyunca hiçbir şey yaşamamış sanırdınız.

Ayrıca böyle olduktan sonra, tesettürünü de korumaz olmuştu. Kırmızı şalı zaten mahvolmuştu ve saçlarını örtmek dışında hiçbir işe yaramayacak haldeydi. Sonunda bir akşam, ifadesiz bir yüzle zaten mahvolmuş şalı başından çıkardı ve kenara bıraktı. Sonra da yattı. Saçlarının açılıp açılmadığını umursamamış gibiydi.

İşte tüm bunlar, Emily'nin yardım çığlıklarıydı ve bunu net bir şekilde görebilen Halilintar, endişe ve çaresizlikle kıvranmaktan başka bir şey yapamıyordu.

O acı çekmiyor muydu? Hayır, elbette o da acı çekiyordu! Deneyler tahmin edebileceğinden daha kötüydü ve bazı akşamlar yatağına yürüyecek gücü bile zor buluyordu. İşin kötü kısmı, sabah kalktığında bedeninde tek bir morluk bile kalmamış oluyor fakat başı korkunç ağrıyordu. Buna rağmen, yeni deneylerin deneği olurdu...

Kendi durumu iyi olmayabilirdi ama Emily gibi kendini kaybetmemişti... Henüz. Noir'in yanında geçen dört ayı hatırlayıp, kardeşlerinden bir süre ayrı kalınca ölmeyeceğini düşünüyor ve kendini sakinleştiriyordu. Gerçi, bu sadece iyi hissettiği zaman -yani hiçbir zaman- işe yarıyordu. Kardeşlerini, Tok Aba'yı bir daha asla görememe düşüncesi acıtıcı derecede keskindi.

Bazı akşamlar sebepsiz yere aşırı huzursuz hissettiğinde, diğerlerinin ama özellikle Taufan ile Gempa'nın kötü hissettiğini düşünür ve göğsü sıkışırdı.

Zaten, buraya geldiğinden uyku apnesi iyice kötüleşmişti. Düzgün bir uyku uyuyabildiği bir gün zaten yoktu, üstüne de acıyla geçen günler...

Buradan kurtulmanın bir yolu yok muydu?... Bu gezegeni yok etmenin bir yolu yok muydu?...

...

Bir sabah, ürkütücü bir çığlıkla uyandı. Yaşadıkları yüzünden zaten sürekli gergindi, bu yüzden hemen uyandı ve doğrulmaya çalıştı. Başarılı olamamıştı, bir şey -bir kişi- kendisini sıkıca tutmaktaydı.

Bunun da Scienza'lıların işi olabileceğini düşünerek, korkuya kapıldı ve kim olduğuna bile bakmadan, kendisini tutan kollardan kurtuldu. Sonra da olabildiğince hızlı bir şekilde yataktan uzaklaşıp, kendisi tutanın ne olduğuna baktı. "Emily—?"

Kız karşılık vermek yerine, panik dolu bir tavırla tekrar ona doğru atıldı. Olanlara bir anlam veremediği için kafası karışan Halilintar onu zar zor yakalarken birkaç adım geriledi. Kendisine sıkıca sarılan (daha önce hiç bu kadar sıkı sarılmadığından emindi) Emily yüksek sesle ağlarken, dehşet ve kaygıyla etrafa baktı. Jen bir kenarda durmuş, endişe ve anlayışla ikisine bakıyordu.

"Ona ne oldu?" diye sordu.

"Bilmiyorum. Uyandı ve sonra telaşla seni aramaya başladı. Görünce de böyle yaptı işte..." dedi kız ellerini iki yana açarak. "Ne olduğunu bilmiyorum."

Halilintar içinden, bir dâhinin çöküşü, diye geçirdi ve ağlamaya devam eden Emily'e baktı. "Zaten iyi değildi..."

"Şimdi ne yapacağız peki?" diye sordu Jen.

"Oturmakla başlayabiliriz." dedi hafif esprili bir şekilde. "Şu korkunç baş ağrısıyla birlikte ayakta durmak zor."

Jen hafifçe güldü ve pek kullanılmayan, kapının kenarında üst üste duran taburelerden iki tane alıp geldi. Sonra da, yine kapının yanında duran tavana bağlı büyük su tankından ona su getirdi.

Hala ondan ayrılmayan Emily ise sakinleşmeye başlamıştı. Ara sıra kahkahaya benzer bir sesle hıçkırıyordu, bunun dışındaysa sessizdi. Halilintar ise tamamen pes etmiş, öylece duruyordu. Normalde sarılmaktan pek hoşlandığı söylenemezdi fakat böylesi durumlarda yapabileceği bir şey yoktu. Kızı ittirip uzak durmaya çalışırsa neler olabileceğini kestirmek zordu.

Sonunda kız uyuyakaldığında, Jen'le birlikte onu yatağına yatırdılar ve kendini tekrar yatağına atarak, düşünmeye koyuldu. Emily neden birdenbire böyle davranmıştı ki?... Aniden kötüleşmesinden ziyade, direkt kendisini araması daha garipti. Yani, evet, mantıklı gibiydi ama... Neden? Neden o?

Emily belki de onlarca kez, en değer verdiği kişinin kendisi olduğunu söylemişti ve şimdi, tüm hareketleri bunu kanıtlıyordu.

"Aslında seni o kadar kötü kaydetmedim... Bak."

"En Sevdiğim Kişi..."

"Bana öyle bakma Hali. Bunun doğru olduğunu biliyorsun. Benim senin gibi sevecek bir ailem yok, bu yüzden o boşluğa bir şey koymam gerek, değil mi?"

Kendisi Emily'i en sevdiği kişi olarak etiketleyemezdi, ondan önce kardeşleri ve Tok Aba vardı fakat kız... Sadece onları ailesi olarak görüyordu, kendi ailesi yoktu. Ona iyi davrandığı (?) için Halilintar'ın yerinin ayrı olduğunu hep söylerdi.

Bunları düşündükten sonra yavaşça doğruldu ve, kinayeli bir tonda, "Bugün deney yapmadılar, şaşırtıcı değil mi?" diye sordu Jen'e.

Onun çaprazındaki yataklardan birinde oturan Jen, "Kesinlikle şaşırtıcı." dedi gözlerini devirerek. "Neden böyle bir şey yaptıklarını merak ediyorum."

"Belki de onun yüzündendir..." diye mırıldandı uyuyan Emily'e kısa bir bakış atarak. Araştırma yapacak ne enerjisi ne de motivasyonu olmadığı için kendini tekrar yatağına bıraktı.

"Bu arada, kapıdaki isim listesini gördün mü?" diye sordu Jen, aniden canlanarak. "Herkesin isimlerinin yanında kod adı yazıyordu. Emily ile senin isminin sonunda Snobile yazıyordu."

"Soviazza Snobile ve Sagetto Snobile... Gördüm." dedi Halilintar düşünceli bir şekilde. "Her ne anlama geliyorsa, Emily'de ve bende o şey bulunuyor olabilir... Ama ne olabileceği konusunda bir fikrim yok."

"Hmmm..."

Bir süre konuşmaya ara verdiler. Zaten 7/24 beraber oldukları için konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Gelen giden de olmayınca, ikisi de yatıp uyudu. Uyumayıp da ne yapacaklardı sanki?

Halilintar uykuya dalmadan önce, yanındaki yatakta yatan Emily'e baktı. Bundan sonra neler olabileceğini bilmiyordu, bu yüzden ikilemde kalmıştı. Eğer uyursa ve o uyurken bir şey olursa fark edemezdi...

Bir şey olmayacağını umdu ve uyudu.

...

Uyandığında daha da bitkin hissediyordu ve gittikçe artan açlığı yüzünden üşüyordu.

Hafifçe ürperdi ve yatağında doğruldu. Etrafa bakarken gözü Emily'nin yatağına çarptı ve kızın orada olmadığını fark etti. Acaba deneyler için mi götürülmüştü, yoksa... Kaçmış mıydı?

Cevapları bildiğini umarak Jen'e döndü. Kız uyanıktı fakat nedense pes etmiş gibi görünüyordu. Omuzları çökmüş, dizlerini karnına çekmiş, öylece yatağında oturuyordu. Onun yanına geldiğini görünce daha da yılgın göründü. Sanki ne soracağını biliyormuş gibiydi.

"Emily'nin... Nerede olduğunu biliyor musun?" diye sordu Halilintar yavaşça ve kız hafifçe başını sallayınca, "Nerede peki?" diye ekledi.

"Götürdüler." diye cevapladı Jen keyifsizce.

"Bunu görebiliyorum zaten. Ama... Bu halde onu neden götürsünler ki?" diye mırıldandı kapıya bakarak.

"Muhtemelen..." diye başladı Jen fakat hemen ardından tekrar sustu.

"Muhtemelen ne?" diye sordu şüphelenerek, ne var ki kız bir daha konuşmadı. Sadece tekrar yatağına gömülmeden önce, "Gelince göreceksin nasıl olsa..." diye mırıldandı.

"Bu kadar da kötü olamaz değil mi?" diye patladı hayal kırıklığı içerisinde ve yatağına geri döndü. Yapacak bir şeyinin olmaması da cabasıydı! Emily'e ne olmuş olabilirdi ki?

Bir süre sonra, büyük yatakhanenin büyük kapısı açıldı ve içeri Blister girdi. Her zamanki gibi yüzünde kibirli ve sinsi bir sırıtış vardı. Kollarının arasında tuttuğu Emily'i yatağına bıraktı ve kendisine dik dik bakan Halilintar'a alaycı bir bakış attı.

"Ona ne yaptın?" diye sordu Halilintar soğukça.

"Sana açıklama yapmam gerekiyor muydu?" dedi Blister gülerek fakat hemen ardından neşeli bir şekilde, "Ona hiçbir şey yapmadım. Sadece yürüyüş, bilirsin..." diye ekledi, yine de bir şekilde şüpheliydi.

Halilintar gözlerini kıstı fakat daha fazla sorgulamaktan temkinli bir şekilde kaçındı. Daha sonra bu soruları başına bela olabilirdi.

Blister odadan çıktıktan bir saat kadar sonra, Emily sonunda uyanma belirtileri göstermeye başladı. Jen üzgün bakışlarla yerinde kalırken, Halilintar çoktandır uyanmasını beklediği için -ne olduğunu merak ediyordu!- kızın başucuna gitti.

Gözlerini ovuşturarak esneyen Emily, onu fark edince kaşlarını çattı. "Ne istiyorsun?"

Halilintar donup kaldı, ne olduğunu anlayamadı bile. Birincisi, Emily ona neden böyle bir tepki vermişti? İkincisi, neden böyle... Hareketsiz kalmıştı? Yani sevdiğinden değil fakat genellikle sarılır ve yaşananların ne kadar kötü olduğuyla ilgili bir şeyler söylerdi. Neden böyle davranmıştı şimdi?

"Sen iyi misin?" diye sordu sonunda, şaşkın bir tonda.

"İyiyim. Şimdi benden uzak dur." dedi kız sertçe ve bu ikinci sert darbe Halilintar'ı ilkinden daha çok sarstı. "Sen—sen aklını mı kaçırdın?? Sana bir şey yapmadım bile??"

Jen bu yüzden mi üzgündü?

"Spiritel senin bana kötü olduğunu söyledi." dedi Emily kollarını kavuşturdu. "Ona değil de sana mı güveneceğim? O bana bir kez olsun sesini yükseltmedi, sen ise bana bağırıyorsun."

"Spiritel de kim? Hem ben—uf her neyse... Spiritel de kim işte?" diye tekrarladı sesinin yüksek çıkmasını engellemeye çalışarak.

"Onu tanımıyor musun? Ama o seni tanıdığını söyledi." dedi kız şaşkınlıkla, sonra sesi biraz sertleşerek, "Senin bana zarar verdiğini söyledi ve hatta gösterdi bile." diye ekledi. "Ve hala benimle konuşmaya devam ediyorsun. Eğer bir an önce uzaklaşmazsan Spiritel'i çağırırım."

Halilintar ondan uzaklaştı fakat neler olduğunu anlayabilmiş değildi. O??? O Emily'e ne zaman zarar vermişti acaba?? Hem bu Spiritel de kimdi?

Boş gözlerle onları izleyen Jen'e yaklaştı ve neredeyse öfkeli denebilecek bir tonda, "Ona ne olmuş böyle??" diye sordu. "Neler saçmaladığını duydun mu? O Emily olamaz değil mi?"

"O Emily... Ama artık bizim Emily'miz değil." dedi Jen yavaşça.

"Ne demek istiyorsun?" diye sordu sabırsızca.

"Hafızasını kaybetti." diye iç çekti Jen.

Halilintar kardeşleri başından aşağı buzlu su dökmüş gibi ürperdi ve şok içerisinde ona baktı. "Ne?..."

"Evet. Sen uyurken, Emily uyandı ve onunla konuştuğumda... Hiçbir, hiçbir şey hatırlamadığını fark ettim." dedi kız yılgın bir ifadeyle, yatağında oturan Emily'e bakarak. "Seni bile hatırlamadı... Sonrasında Blister içeri girdi ve onu götürdü. Ne yaptığını bilmiyorum ama sanırım—"

"Onu kandırmış." diye fısıldadı nefret dolu bir tonda. "Bana karşı soğumasını sağlamış."

"Bu onların işine yarayacak... Blister elbette bunu biliyor." dedi Jen biraz sinirle. "Bu sayede içimizde bir casusu olacak. Biz kaçmaya çalışırsak Emily sayesinde haberi olacak. Emily her zaman onun tarafında kalacak—"

"Tabii hatırlamazsa." diye sözünü kesti Halilintar, Emily'e kısa bir bakış atarak. "Neyse... Hatırlamaması onun için daha iyi olur."

"Ne yapacağız peki?" diye sordu Jen, bu sırada Emily yatağından kalkmış ve diğer Sagetto ve Soviazza'larla konuşmaya koyulmuştu. Diğerlerinin aksine oldukça canlı çıkan sesi etrafta yankılanıyordu.

"Bilmiyorum... Ama eninde sonunda bir gün hatırlayacak." dedi Halilintar ve kızın daha önce kendisine doğum gününde hediye ettiği kolyeyi cebinden çıkarıp baktı. Boynuna takmasa da, diğer önemli eşyalarıyla birlikte cebinde taşıdığı bir şeydi bu kolye. "O zamana kadar bilinçli olarak hatırlatmaya çalışmamalıyız..."

"...En azından o acı çekmesin."

Devam Edecek...

Biliyorum bayadır yokum. Öyle uzun bir bölüm yazmışım ki bitiremedim. Neyse, şimdi  5. bölümü de yazarak telafi etmeye çalışacağım XD umarım bitirebilirim

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com

Yorumlar