KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 8
Fırtına öncesi sessislik 👀
8: Hayat Devam Ettiği Sürece Acılar da Devam Edecekti...
"Aaargh!"
Halilintar bir an şaşkınlıkla durdu, hiç böyle bağırmazdı... Neden bağırmıştı ki? Kafa karışıklığı içerisinde etrafa bakarken, yerdeki kırmızı kan lekelerini gördü ve bu lekelerin kendisinden geldiğini anlaması da uzun sürmedi. Evet, deneylerden sonra her zaman kıyafetlerinde bu kırmızı lekeler oluşurdu fakat hiç böyle yere damlamamıştı... Neler oluyordu böyle?
Bu sırada yatağının önünde durduğunu gördü ve kendini yatağına bıraktı. Madem çok yaralıydı, o zaman—
"Hey, kalk! Yatamazsın!"
Tanıdık sesin sahibine baktı, Emily mi?... Emily neden yattığı için ona kızsın ki? Hem... Neden ağlıyordu?! Ne oluyordu be?!!!
...
"Ah..." Kendine gelirken, yavaşça gözlerini araladı. Az önceki şeylerin saçma sapan bir rüyadan ibaret olduğunu anlayınca şaşırmakla birlikte rahatladı. Rüyanın nasıl olduğu pek de umurunda değildi, bacaklarında hissettiği rahatlatıcı hisse odaklanmak istiyordu...
Neydi ki bu?
Gözlerini tamamen açtığında, gördüğü şey elbette onu şaşırtmadı ve yüz ifadesi yumuşadı. "Duri."
"Günaydın Hali! Daha iyi misin?" diye sordu yeşil gözlü kardeşi gülümseyerek. O hafifçe başını sallayınca, daha da memnun gözüktü. "Harika. Ben de yaraların için hazırladığım merhemi sürüyordum. Umarım sıkıntı olmamıştır?"
"Hayır, teşekkür ederim..." dedi bitkince de olsa gülümseyerek.
"Sorun değil!" dedi Duri neşeyle. Bu neşesi Halilintar'ın yıpranmış kalbine o kadar iyi geliyordu ki, anlatılamaz. Söylenebilecek tek şey şu: Duri saatlerce böyle dursa, Halilintar da saatlerce böyle durabilirdi.
Ne var ki, kardeşi kısa süre içerisinde işini bitirdi ve geri çekildi. "İşte oldu!"
"Gerçekten teşekkür ederim Duri." dedi tekrar, hissettiğini kelimelere dökebilmek için uğraşarak.
"Rica ederim." dedi kardeşi gülümseyerek ve kendi yerine geri döndü.
Bu dar, karanlık sokakta hemen bir üs kurmuşlardı; küçük bir mutfak, küçük bir çalışma alanı, bitkilerle kaplı olan Duri'nin küçük alanı... Tüm o bitkilerle ne yaptığını bilmiyordu fakat işe yaramıyor olsalar zaten getirmeyeceğini biliyordu.
Tam tekrar uyumanın güzel olup olmayacağını düşündüğü sırada, Gempa'nın elinde tabakla kendisine yaklaştığını gördü. Yüzünde yalnızca mutluyken beliren, o anaç gülümsemesi vardı.
"Aç mısın? Harika, ben de tam öyle tahmin etmiştim." dedi Gempa, yanında diz çökerken. O anaç gülümsemesi, yumuşak ve normal bir ifadeye dönüşmüştü ama o gülümsemeyi özel yapan şey de buydu. Asla fotoğrafınızı çekemezdiniz, çünkü beş saniyeden uzun süre görünmezdi.
"Umarım beğenirsin, yanımızda hep konserve var." diye devam etti kardeşi, o anaç gülümseme olmasa da, ifadesi zaten başlı başına gülümser gibiydi. Bu özelliği çok sevdiği ve çok özlediği birine benziyordu...
Dirseklerinden destek alarak doğruldu ve tabağı alırken, "Şuan seçemeyecek kadar açım. Kulağa komik geliyor ama doğru." dedi. Bunun üzerine ikisi de hafifçe güldü.
"Eğer istersen devamı da var." dedi Gempa omzunu ovuşturarak. "Ah, ve senin için tatlı da getirdik... Çilekli."
"Oooo, harika." dedi keyifle ve bu tekrar gülüşmelerine yol açtı.
Bu neşeli tıkınma faslından sonra, Halilintar kesinlikle çok daha iyi hissediyordu. Karnı toktu, yaraları biraz iyileşmişti ve kardeşleri yakınındaydı...
Bekleyin, şu Blaze ve Ais neden kavga ediyorlardı? Yani, bağırıp çağıran Blaze'di, Ais sadece kısa ve sakin cevaplar veriyordu da... Ne olmuştu da Blaze bu kadar sinirlenmişti acaba? Evet, genel olarak hep dinamit gibiydi fakat bu sefer gerçekten sinirli görünüyordu. Ais onu sinirlendirmiş olamazdı herhalde?
Blaze aniden, "Ben gidebilirdim işte!" diye bağırınca irkildi. Sonra Ais'ın bir açıklama yapacağını umarak, onları dinlemeye koyuldu—zaten çok uzakta değillerdi.
Kollarını kavuşturmuş, sakin bir ifadeyle Blaze'e bakan Ais, "Sen gidemezdin." dedi. "Bu enerji ve fevrilikle kendini hemen yakalatırdın."
"Ama en azından duygusal açıdan güçlüyüm." diye itiraz etti Blaze, sesi daha da yükselirken.
"Sesini kıs, bizi yakalatacaksın. Ayrıca bu bir avantaj sayılmaz."
"Sayılır!"
"Kapa çeneni artık Blaze. Bu topluca verilmiş bir karardı ve buna uymak zorundasın." dedi Solar diğer taraftan, ilginç bir şekilde Halilintar onun normalden daha farklı göründüğünü fark etti. Beyaz-turuncu ceketi üzerinde değildi ve vizörüyle eldivenlerini takmamıştı. Çok yorgun görünüyordu, buna rağmen elinde sadece kahve içerken kullandığı kupası vardı.
"Sol, yine mi kahve? Şu zifti içmek yerine gidip biraz uyu." dedi Gempa endişeyle öfke arası bir duyguyla kaşlarını çatarak. Halilintar onun bu anne tavukluğuna gülmemek için dilini ısırdı. "Çatışmaya girmek zorunda kalırsan ne yapacaksın? Düşmana, 'sen bi bekle iki dk uyuyup geliyorum' demeyeceksin umarım."
"Hayır, size güveniyorum deyip biraz kestireceğim." dedi Solar espri yapmış olmasına rağmen oldukça kayıtsız bir ifadeyle. "Uyuyabilecek durumda değilim Gempa, bu yüzden bırak da en azından kahve içeyim."
"Allah Allah, yani bunun içtiğin kahve sayısıyla hiç alakası yok muydu?" dedi bir ses alaycılıkla ve Halilintar bunun Iman olduğunu fark etti. Kız Duri'nin yanında, bitkilerle uğraşıyordu fakat anlaşılan tüm konuşmalara kulak misafiri olmuştu.
"Abla, bak, lütfen sen de başlama..."
"Merak etme, şuan başka biriyle uğraşmayı planlıyorum." dedi Iman sinsi sinsi gülerek.
Halilintar dinlemeye o kadar dalmıştı ki, onun kendisinden bahsettiğini anlamadı. Bu yüzden aniden sarıldığında tepki veremedi. Sonra, omuzlarındaki, yalnızlığın ve acıların verdiği gerginlik gevşedi ve elini ablasının sırtına koydu. Normalde sarılmayı sevmiyor olabilirdi fakat bu sefer hem o, hem de ablası bunu hak ediyordu.
"Sarılmayı sevmiyordun sanki?" dedi Iman geri çekilmeden önce kardeşinin yanağına bir öpücük kondurarak. "Aslında bakarsan... Çok da umurumda değil."
"Eh, bu yüzden beni gıcık ediyorsunuz zaten. Sen ve Taufan, asla sınırlarımı umursamıyorsunuz." dedi iç çekerek. Ondan bahsedince, gözleri koyu mavi gözlü kardeşinin varlığını aradı fakat kardeş görünürlerde değildi. İçini kötü bir huzursuzluk kaplarken gerginliğini belli etmemeye çalışarak, "Ta—o hava kafalı nerede sahi?" diye sordu.
Iman durdu ve diğerlerine baktı. Yalnızca buradan bile, aralarında sessiz bir konuşma geçtiğini anlamak mümkündü ve bu yalnızca onu daha da şüphelendirdi.
Ablası ona dönerken, nazikçe gülümsedi ve, "Şuan değil ama daha sonra gelecek." dedi.
Kendisini çocuk yerine koyduklarını hissetti ve öfkeyle, "Ne saklamaya çalışıyorsanız hemen durun!" diye çıkıştı. Yavaşça doğrulup oturdu ve duruşunu dikleştirerek, diğerlerine keskin bir bakış attı. "Nerede o? Nerede Taufan?!"
Gempa öne çıktı ve yumuşak bir sesle, "Seni kurtarmaya odaklandığımız için Emily'i kurtaramadık." diye açıkladı. "Bu yüzden—"
Halilintar'ın gerisini duymaya ihtiyacı yoktu. Başı dönmeye başlamıştı, annesinin öldüğünü öğrendiğindeki gibi hissediyordu. Ağlamak... Ağlamak istiyordu. Bu hatayı yapmalarına nasıl izin vermişti?... Onlara söylemesi gereken kişi oydu. Onları uyarması gereken de oydu...
"G-Gempa, neden... Neden bana sormadınız?..." diye sordu titreyen, gittikçe kısılan acı dolu bir sesle. Gözlerini kapattı -sanki dünyayı görmemek onu yok edecekmiş gibi- ve sakinleşmeye çalıştı fakat artık acıyı kaldıramayan kalbiyle, bu mümkün müydü?
"Nasıl—ne demek istiyorsun? Emily'i kurtarmamızı isteyeceğini düşündük." diye hafifçe kekeledi Gempa korkuyla şaşkınlık arası bir ifadeyle. "Onu burada, ölüme terk edeceğini mi söylüyorsun?"
"Hayır, bilmiyorsun Gem... İşte bu yüzden bana sorsaydınız iyi olurdu." dedi çaresizce. Ağlamak istemiyordu fakat engellemek istediği bir şeyi engelleyemeyecek olmanın verdiği çaresizlik korkunçtu. "Emily çok değişti... Hafızasını kaybetti ve Scizencalılar da onu kandırıp kullandılar... Şuan onlar için çalışıyor. E-eğer... Eğer Ta-Taufan..." Boğazı düğümlendi, gözleri yanmaya başladı. Acıya daha fazla dayanamadı ve yüzüstü dönüp, yüzünü kollarına sakladı.
Zaten en başından her şey -kardeşlerinin Scienza'ya gelmesi, onu kurtarmaya çalışmaları- yanlış gidiyorken, bunun mükemmel olmasını nasıl beklemişti ki?...
"Hali..." Iman'ın saçlarını okşadığını hissetti, hiçbir şey dememişti. Gerçi, bu durumda ne denilebilirdi ki? Hiçbir şey. Onun acısını hiçbir şey söndüremeyecekti şuan.
Ablasının saçlarını okşaması, ona babasını hatırlattı... O şefkat dolu eli... Babasını tekrar mı kaybedecekti? Ama konuşacak, yapacak çok fazla şeyleri vardı... Sevgili ikizini bir daha göremeyecek miydi? Ama yalnızca beş dakika görüşmüşlerdi...
Tüm bu düşünceler hıçkırıklara döküldü. İyileşmemiş, yaralı ve yıpranmış kalbi bu yeni şeyler yüzünden tekrar acımaya başlamıştı... Bu fiziki bir acı değildi ve tam da bu yüzden daha da kötüydü. Fiziki acılar iyileşebilirdi, en fazla iz kalırdı fakat manevi acıları iyileştirmek çok zor, hatta bazen imkansızdı. Kayıp da bu manevi acılardan biriydi... Asla iyileşmezdi.
Yanındaki Iman'ın kendisini kucakladığını hissetti. İtiraz etmedi. Her şey anlamını kaybetmişti. Zaten duygusal olarak tüm dirayetini kaybetmişti, artık yeni bir acıyı kaldıramıyordu. Ne yazık ki hayat devam ettiği sürece acılar da devam edecekti.
Ablasının, "Zavallı Halicik..." dediğini duydu, onun dışında hiçbir şey duymadığı için, diğerlerinin yakınlarda olmadığını tahmin etti. "Kim bilir neler çektin... Lütfen sabret, tamam mı kardeşim? Pes etme. Yıkılabiliriz, çok üzülebiliriz ve bu çok normal, haklı olmadığını söylemiyorum. Sadece, ölene kadar asla pes etmemeliyiz. Tevekkül ve sabır... Sabret ve Allah'a güven, Hali."
...
Rüzgar saçlarını yalarken, Scienza'nın o uzun, aslında denekler için hapishane görevi gören binanın üst katlarına uçan Taufan hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Çok önemli bir görevi başarıyla tamamlamıştı ve bir ikincisini de tamamlamaya gidiyordu.
Sonunda önemli bir görev aldım, diye düşündü memnun bir ifadeyle.
Böyle düşünmesinin nedeni; pek çok defa hep arka planda kalmış, diğerlerine zarar gelirken zarar görmeyen, hayatta kalan olmanın suçluluğunu yaşamış olmasıydı.
Sori'de, diğerlerinin Virus tarafından vurulmasına, Halilintar, Gempa ve Solar'ın ölümlerine engel olamamıştı...
Kayıp Fırtına'da, çok istemesine karşın Halilintar'ı, sevgili Halilintar'ı koruyamamış, Noir'in onu almasına engel olamamıştı...
Ve bu sefer, yine yenilmiş, Halilintar'ın götürülmesine engel olamamıştı, olamamıştı işte.
Şimdiyse... Muzaffer ve kararlı bir ifadeyle keskin bir şekilde nefes verdi. Halilintar'ı kurtaran kişi olmuştu ve Emily'i, ikizinin önemsediği kişiyi kurtaracaktı. Çok tehlikeli bir pozisyondaydı, bunu biliyordu, buranın güvenlik önlemleri korkunçtu. Yine de fark edilmemişti.
Aslında... Fark edildiyse de umurunda değildi, sonuçta Halilintar güvendeydi. Geride kalıp acı çekmekten, depresyon nöbetleri geçirmekten bıkmıştı. Bunun yerine savaşıp ölmek istiyordu. Yani hayır, ölmek istemiyordu fakat artık korkaklık yapmayacak, savaşacaktı. En kötü ölebilirdi ve bu, geçirdiği depresyon nöbetlerine kıyasla milyon kat daha güzel bir şeydi.
Bu sırada, Halilintar'ı kurtardığı kata geldiğini fark etti ve durup, nasıl gireceğini düşündü. Camı kıramazdı, içeri de ışınlanamazdı.
Yüzüne keyifli bir sırıtış yayıldı, bunları yapamıyorsa geleneksel yöntemi kullanarak içeri girecekti. Sonuçta o küçük deliklerden içeri sızmasını bilen bir fareydi, yani havalandırma boşluklarını bulmada ustaydı.
Gerçekten de, kısa süreli bir aramanın ardından kata ait bir havalandırma girişi buldu. Boşlukta sessizce ilerledi ve inebileceği bir yer bulunca, durup kontrol etti. Hiç ses yoktu burada, karanlıktı da... Öyleyse kimse olamazdı değil mi? Zaten şuan Scienza'da geceydi.
Sessizce aşağı süzüldüğünde, zaten karanlığa alışmış olduğu için, buranın duş olduğunu gördü. Sağda ve solda kapıları hafif aralık bırakılmış duş kabinleri vardı.
Dikkatli olmaya çalışarak, duş bölümünden çıktı ve etrafa göz attı. Gözleri karanlığa alışmıştı fakat burası zaten duş bölümü kadar karanlık değildi. Loş da olsa, hafif aydınlıktı.
Bulunduğu yeri dikkatle inceledi, burası Halilintar'ı kurtarmak için geldiği yatakhaneydi, evet. Geçen sefer açık bulduğu bir pencereden içeri sızdığı için bu kadar uğraşmamıştı ama çok da önemli değildi.
Her yatağın başucunda mum kadar aydınlatan küçük lambalar vardı, bu yüzden Emily'nin yatağını bulmakta zorlanmadı. Tuhaf olan şuydu ki, kızın saçları açıktı. Elbette bu çok tuhaftı ama Taufan bundan şüphelenmesi gerektiğini düşünmedi. Kız burada başörtü bulamamış olabilirdi, ya da belki de başörtüsünü takmasına izin vermemişlerdi?
"Emily, uyan." diye fısıldadı—kızı kucaklayıp götüremezdi ne yazık ki. "Hey, Emily..."
Kız yavaş yavaş uyanma belirtileri göstermeye başladı; hafifçe gerindi ve gözlerini açmadan, uykulu bir sesle, "Ne istiyorsun Halilintar?" diye sordu. Sonra gözlerini açtı ve mahmur bakışlarla onu süzdü. "Bu saatte uyanık olamaman gerekirdi... Hem üzerindeki kıyafetleri nereden buldun? Mavi renkteler..."
Taufan şaşkınlıktan konuşamadı, resmen ağzı açık kalmıştı. Emily'e ne olmuştu da böyle... resmiydi?
"Şe-şey, benim, Taufan." diye kekeledi.
"Ne istiyorsun bilmiyorum Halilintar'a benzeyen çocuk fakat seni Spiritel'e söyleyeceğim." dedi Emily sertçe, tamamen uyanmış ve işin içinde bir tuhaflık olduğunu sezmişti. Tam uzanmış, yatağının yanındaki tuhaf, kırmızı renkli butona basacağı sırada -hiç şüphe yok ki bu acil durum butonuydu- Taufan onun bileğini sıkıca tuttu. "Emily, ikimizi de yakalatacaksın." diye fısıldadı telaşla. "Bak, seni kurtaracağım tamam mı? Lütfen. Sakin ol. Sadece seni kurtarmama izin ver."
"Beni kurtarmak mı? Beni neyden kurtaracaksın acaba?" diye sordu Emily kinayeyle ve bileğini geri çekip, ayağa kalktı. "Ayrıca seni yakalatacağım tabii ki, buraya gizlice girip beni kaçırmaya çalışanları elbette yakalatırım."
Taufan şok içerisinde kıza baktı, nutku tutulmuştu. Ne olmuştu ona böyle?!
"Emily, bekle—!" diyecek oldu fakat artık çok geçti. Kız butona basmış ve yatağın başındaki lamba, kırmızı renkte yanıp sönmeye başlamıştı.
"Benim adım Soviazza Snobile." dedi Emily soğuk bir tonda, kahverengi gözlerindeki donuk bakış sesinden daha soğuktu. "Ve buranın sorumlusu olarak..."
"...seni yakalamak benim görevim."
Devam Edecek...
Hehehehehehehehehehe
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder