KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 5
5: Her Gözyaşı Hüzünden mi Doğar?
Her şey sıradan geliyordu artık.
Halilintar bu noktaya nasıl geldiğini gerçekten bilmiyordu ama doğruydu. Yatakhaneyi, yatağını, giydiği gösterişsiz ve çirkin kıyafetleri, Blister'ı, yatakhane arkadaşlarını, hiçbirini yadırgamıyordu artık. Tuhaf bir uyuşukluk içinde yaşıyordu; hem yaşıyor gibiydi hem de bir simülasyondaymış gibi hissediyordu. Sabah kalkıyor, öğlen sabah nasıl kalktığını hatırlamıyordu. Öğlen denek olarak kullanılıyor ve gerçekten ağlayacak duruma geliyordu—elinde değildi, acıyla verdiği tek tepki bu oluyordu fakat... Akşam olup uyuduktan sonra sabah kalktığında tekrar aynı şeyi yaşayana kadar hiçbir şey hatırlamıyordu.
Sanırım Emily gibi aklımı kaçıracağım ve burada yapayalnız bir şekilde öleceğim, diye düşündü korkutucu bir umutsuzlukla.
Emily... Emily bambaşka bir soru işaretiydi. Blister'ın ayartmasıyla kendisinden tamamen soğuyan arkadaşı, onun dışında herkesle -Blister'la bile- oldukça iyi anlaşıyordu. Son derece saf ve iyimserdi. Ne düşündüğünü elbette bilmiyordu, kız bu konuda çok ketumdu. Belki hiçbir şey hatırlamadığı için, belki de başka bir sebepten, kendisiyle ilgili hiçbir şey paylaşmıyordu.
Zaten yalnız hisseden Halilintar tek dert ortağını da kaybettiği için terk edilmiş gibi hissediyordu. Elbette ki kızın böyle bir kastı olmadığını biliyordu ama bu durumu değiştirmiyordu.
Iman, Taufan, Gempa, Blaze, Ais, Duri ve Solar... Nereden öğrendiğini bile hatırlamadığı bir tekerlemenin kelimeleri gibiydiler. Onlarla anıları olduğunu hatırlıyor, onları özlüyordu fakat aynı zamanda... Tuhaf bir şekilde eskiden onları düşündüğünde içini saran sıcak duyguyu hissedemiyordu... Belki acı çeken kalbi uyuştuğu içindi, belki de uzun zamandır görmediği içindi. Zaman kavramını kaybetmişti. Bir hafta, bir ay ya da bir yıl bile geçmiş olabilirdi ama o sanki bir asırdır kardeşlerinden ayrıymış gibi hissediyordu.
İkizi olanların, ikizi öldüğünde yaşadığı büyük acıyı şimdi daha iyi anlıyordu. Kardeşleri yaşıyordu fakat onlara ulaşamadıktan sonra, yaşıyor olsalar bile bir şey değişmeyecekti. Onlar güvende olduğu için mutluydu fakat çocukluğundan beri onlarla beraber olduğu için kalbi bu ayrılığa dayanamıyordu.
O akşam aklından geçen son şey, "Keşke her şey sona erse..." oldu.
...
"Sogetto... Sogetto Snobile."
Sabahın erken saatleriydi. Hangi gün olduğu -her zamanki gibi- belirsizdi. Geldikten sonra saatini zorla almışlardı. Onun dışında kimse saatini çıkaramazdı fakat zaten çıkarmamış, çıkartıp vermesi için onu zorlamışlardı.
Şimdiyse bu saatte, herkes uyurken, bir ses ona seslenmekteydi.
Zar zor doğruldu, gözlerini bile açmamıştı. Tüm vücudu uyuşmuştu, başında dünden kalan korkunç bir ağrı vardı. Bir süredir sabahları hissettiği tuhaf sıcaklık vücudunu ama özellikle başını sarmıştı.
Bitkin ve ilgisizce başındaki kişiye baktı. Uzun boylu, Scienzalılara özgü siyah bir laboratuvar önlüğü, yüzünü örten, tam başının şeklinde bir kaskı vardı ve kıyafetlerinin altında, elleri dahil her yeri ince kumaşla kaplıydı. Kaskının yüzüne gelen kısmında dijital bir ekran ve piksellerden oluşan iki basit göz vardı.
Halilintar tekrar kendini yatağına bıraktı. Değil konuşmak, hareket etmek bile istemiyordu. Bu adam her ne istiyorsa kendisi uğraşabilirdi, ona yardım etmeyecekti.
Adam kendisini ayağa kaldırırken ona hiç direnmedi, sadece ayaklarının üstünde durmak yerine olduğu yere çöktü. Hem sabahın çok erken saatleriydi, hem aşırı yorgundu, hem açtı, hem de duygusal ve fiziksel olarak yaralıydı.
Bu Scienzalılarda bir gram merhamet yok... diye düşündü bitkince.
Elbette ki adam onu zorla ayağa kaldırdı ve birlikte yatakhaneden çıktılar.
Halilintar tamamen ilgisiz bir şekilde artık aşina olduğu yerlere baktı. Onun yatakhanesi dışında birkaç yatakhane ve bunların dışında bir de bilim adamlarına ait birkaç oda, yani laboratuvarlar vardı bu katta.
Tabii bu upuzun bina sadece bulunduğu kattan ibaret değildi ve bu da, buradaki esirlerin -yani deneklerin- sayısını ancak tahmin edebileceğini gösteriyordu.
Düşünmeyi bıraktığında, adamın kendisini daha önce götürüldüğü deney odalarından farklı bir yere getirdiğini fark etti.
-ÖZEL ALAN, İZİNSİZ GİRİLMEZ-
Sahibi: Oel Snobile
İlk defa şaşkınlık ve ilgiyle adama baktı. Buradaki diğer bilim adamlarının aksine, bu Oel denen adamın ismi kendisi ve Emily'le benzerdi.
Adam ise kayıtsız kaldı ve elinin iziyle kapıyı açarak odaya girdi. Burası kocaman bir bilgisayar odasına benziyordu. Birden fazla monitörde birden fazla görüntü vardı. Her tarafta kablolar, bilgisayarların bağlı olduğu kasalar ve daha fazla kablo vardı. Ekranlardan çıkan ışıklar ve içlerinden geçen muazzam enerjiyle parlayan kablolar dışında oda siyaha bürünmüştü. Yine bilgisayarlardan çıkan uğultu dışında duyulan bir ses yoktu.
Tüm bunların hiçbiri ilgisini çekmediği için, adama -adı Oel'di, değil mi?- kısa bir bakış attı.
Oel kapının kapandığından emin olmak istercesine arkasına baktı, sonra ellerini arkasında kavuşturdu ve ekranlara baktı. "Ne düşünüyorsun?"
Omuz silkti. Gerekmedikçe sesini çıkarmamak gibi bir alışkanlık edinmişti burada.
"Birincisi, bu Scienzalılardan gizli yaptığım bir şey, bu yüzden sessiz kalmalısın." dedi Oel ciddiyetini koruyarak ve tüm ekranlara bağlı olan klavyeye yaklaştı. "İkincisi, bu sadece seni değil, tüm galaksiyi ilgilendiren bir şey."
"Tüm galaksi..." diye tekrarladı şaşkınlık içerisinde. Oel'in işaretiyle yaklaştı ve ekranlara baktı. Adamın klavyedeki ustaca hareketlerinden sonra, tüm ekranlar tek bir görüntünün parçaları haline gelmişti.
"Bu... N-Noir..." diye fısıldadı öfkeyle dehşet arası bir tonda. "A-ama... Onu nasıl tanıyorsunuz?"
"Poison Noir aslında Szcéili değil." dedi Oel sakince. "O ve ablası Scienzalı ikizlerdi. Noir ve Blanc."
"A-ama mümkün değil..." dedi başını tutarak. "Öyleyse... Scienza'da olması gerekirdi..."
"Hikaye uzun." diye derin bir iç çekti Oel. Dijital maskesindeki pikselli gözler hiç değişmese de, tüm yorgunluğu sesine yansımıştı. "Scienza, tahmin edebileceğinden çok daha uzun süredir böyle olsa da, aslında başından beri kötü olan bir gezegen değildi..."
Çokça çok uzak bir zamanda, Scienza güven ve barışı sağlamak için galaksinin koruyuculuğu görevini üstlenmişti. Kimsede bulunmayan mükemmel teknolojileri onları güçlü ve yenilmez kılıyordu. Herkes onları seviyordu ve onlar da herkesi ama herkesi seviyordu.
Sonra bir gün, beklenmedik bir şekilde değişmeye başladılar. Önce yardım çağrılarını duymazdan geldiler. Sonra kendi halklarını yakalayıp deney adı altında onlara işkence etmeye başladılar. Güven ve barış kokan Scienza bir anda hüzne boğuldu.
Bilim adamlarındaki bu değişiklik, halktan bazı kişilere de yansıdı. Onlar da bilim adamlarına katıldılar ve bu böyle sürüp gitti... Scienza lanetli bir gezegen diye anılmaya başladı ve herkes oradan kaçınır oldu. Kahramanlık hikayeleri de havaya karıştı.
"Sonra bununla kalmadılar ve diğer gezegenlere de baskın yapmaya başladılar, şuan olduğu gibi." diye sözlerini sonlandırdı Oel ve derin bir nefes aldı. "Noir ve Blanc da Scienza'nın mazlum halkındandı fakat Noir bilim adamlarına katılırken, Blanc Scienza'yı terk etmeyi tercih etti."
"Noir yedi elementi bulmak ve çalmakla görevlendirildi. Dünya'daki bir ailenin yedi çocuğuna ait olduğunu, bu çocukların annesinin ise Gur'latan prensesi olduğunu öğrendi. Önce ebeveynlerden kurtularak, en büyük korumayı yok etti, sonra da çocukları teker teker yenecekti... Ancak kendisinden istenenden fazlasını yaparak, çocuklarla eğlenmeye çalıştı ve—"
"Onu yendik." dedi Halilintar Noir'in resmine sert bir bakış atarak. "Güçlerimiz hala bizde... Ama onun Scienza için çalıştığını bilmiyordum."
"Artık ona ulaşılamıyor." dedi Oel tekrar klavyeyle uğraşmaya başlarken. "Scienza'nın gelecek planı senden ve kardeşlerinden kurtulmak ve güçlerinizi almak. Bu sayede..." Ekranda büyük bir plan resmi belirdi. "Diğer gezegenler üzerinde mutlak hakimiyeti kuracak ve istediklerini yapabilecekler. Karşı çıkan herkesi de..."
"Öldürecekler." diye tahmin etti ve başını eğdi. "Tüm bunları pes etmemi sağlamak için mi anlatıyorsunuz?..."
"Hayır." dedi adam ve anlatmaya devam etti. "Scienzalıları yenmek için büyük bir güce ihtiyaç var, tahmin edemeyeceğin kadar zekiler..."
"Bekleyin, siz onlardan değil misiniz?" diye sordu şaşkınlıkla fakat Oel sorusunu duymazdan geldi.
Ekranda Emily'nin fotoğrafı belirmişti.
"On üç buçuk yaşındaki Soviazza Snobile." dedi Oel yavaşça. "Yaşadığı amnezi Blister için yepyeni bir fırsat oldu. Onun senden uzaklaşmasını ve kendisi için çalışmasını sağlayabilirdi, tam olarak böyle söyledi. Elbette kız aniden her şeyi hatırlayabilir ve bunu o da biliyor ama riskli olsa da bunu göze aldı. Soviazza Snobile bulunduğu konum itibariyle nedeniyle çok önemli."
"Bulunduğu konum mu?..." Hızla başını kaldırdı ve kendisine bir defa dahi bakmayan adama baktı. "Nasıl bir önemi var ki Blister—"
"Soylu." dedi Oel ve bu gencin donup kalmasına neden oldu. "Soviazza Snobile yani Emily bir gezegenin prensesi. İsmindeki Snobile kelimesi de bunu ifade ediyor."
"NE?!" Halilintar şok ve şaşkınlık içerisinde, "Nasıl olabilir? O Scienzalı değil miydi?" diye sordu. "Değilse hangi gezegen—"
"Jherzok gezegeni. Namı diğer, en çok şaka yapılan gezegen." dedi Oel ve klavyedeki büyük 'Enter' tuşuna bastı. Bunun üzerine bir gezegenin resmi göründü. Atmosferi simsiyah bulutlarla kaplı olduğu için, nasıl bir gezegen olduğunu anlamak mümkün değildi. "Atmosferi bile sadece şaka amaçlı böyle yapılıyor, özellikle bu atmosferi oluşturmak için uğraşıyorlar. Bu sayede dışarıdan bakan biri gezegenen girmeyi bile düşünmüyor. Ama içi güzel ve sakinleri de şakacı, neşeliler. Emily bu gezegenin yöneticisinin ikinci çocuğu. Bir de ağabeyi Veliaht prens var."
"Ne—ne—bakın, bu çok fazla, duralım artık." dedi kafa karışıklığı içerisinde. "Neden bana bunları söylüyorsunuz? Emily'e acımıyorum, eğer bundan endişeleniyorsanız gerek yok."
"Bunu ona acıyorsun diye söylemiyorum." dedi adam ciddiyetini bozmadan ve kaldığı yerden devam etti. "Emily kaybolunca halk bunun bir şaka olduğunu düşündü ama beşikteki bir bebek nasıl şaka yapabilirdi ki? Halk bu gerçeği yıllar sonra fark etti ve işin ciddiyetini anladılar. Şaka yapmayı bıraktılar, prenseslerini aradılar, aradılar, aradılar... Kimse onu bulamayınca pes ettiler, bu sırada prenseslerine acımasızca eziyet eden Scienzalılar ise onların çaresizliklerine gizli gizli gülmekle yetindiler."
"Siz de onlardan değil misiniz?" diye tekrarladı bıkkınca.
"Hayır, ben onlara çalışıyormuş gibi görünen biriyim." dedi Oel kısaca. "Ama bunu bilmemeleri gerek, bu yüzden bunu gizli tutmalısın."
"Peki neden böyle yapıyorsunuz?" diye sordu Halilintar biraz sertleşerek. "Göz göre göre başkalarına zarar vermelerine yardım ediyorsunuz... En azından—"
"Kaçmayı deneyebilirdim, değil mi? Bunu denemek kendimi ele vermekle aynı şey." dedi Oel hafifçe gülerek, kendi çaresizliğine gülüyor gibi, buruk bir gülüştü bu. "Teknolojileri o kadar gelişmiş ki evlat, benim köstebek olduğumu fark etmemeleri bile yeterince şaşırtıcı."
"Öyleyse siz gerçekte kimsiniz?" diye sordu alçak sesle. "Scienzalı değilsiniz... Öyleyse kimsiniz?"
Adam yavaşça başındaki kaskı, dolayısıyla dijital maskesini de çıkardı. Kaskını kenara bırakırken, ona döndü. Gülümsüyordu.
Halilintar donup kaldı, tek bir tepki bile veremedi. Bu yüz... Bu yüz... Nasıl unutabilirdi ki? O kadar şaşırmıştı ki, gözlerinin dolduğunu, hatta gözyaşlarının yanaklarından aşağı süzüldüğünü fark etmedi. Sadece, hala gülümseyen adama doğru atıldı ve sıkı, sımsıkı sarıldı...
...Bilgisayarlardan gelen uğultuya, hıçkırıkları eşlik ediyordu şimdi.
Devam edecek...
Sizce kim? Tahmin etmek size kalmış :D ben 6. bölümü yazmadım daha. Yazınca görüşürüz. Eğer anladıysanız -ki anladıysanız bile doğru olup olmadığını ben yazana kadar anlayamazsınız XD- pek iyi değil ama neyse. Bir sürü ihtimal var.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder