KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 6
6: Aranan Duygu
Halilintar uzun zamandan beri ilk defa kendini tamamen güvende hissetti.
Bu hissi unutalı çok olmuştu, yedi yaşındayken kaybettiğinden beri bir daha bulamadığı şeylerden biriydi... Şimdiyse, yüzünü adamın göğsüne—hayır, o güvenli kucağa gömmüşken, sanki tekrar yedi yaşına geri dönmüş gibi hissediyordu... Hiçbir şey umurunda değildi, sadece bu hissi, saçlarını okşayan elini sıkıca tutmak ve bir daha asla bırakmamak istiyordu...
O onun gözünde her zaman bir rol model olmuştu...
"Hali, tatlım, o poşetler çok ağır. Bırak baban taşısın."
"Hayır! Ben de babama yardım etmek istiyorum!"
"Linlin, hadi oynayalım!"
"Ben babamla oynayacağım."
"Biraz kardeşlerinle de oynayabilirsin Lin."
"...Sonra beraber oynayacak mıyız?"
"Tabii ki, hadi koş."
O acı güne dair anıları bulanıktı... Diğerlerinin ağladığını hatırlıyordu... Taufan ona sarılmıştı... Kendisinin ağladığına dair bir şey hatırlamıyordu ancak...
"Hey Hali, bizimle parka gelsene."
"İstemiyorum."
"Ama zaten—"
"İstemiyorum dedim!"
"Ne kadar huysuzsun Hali..."
"Kapa çeneni."
Dökmekten kaçındığı -aslında elinde değildi, sadece ağlayamamıştı- gözyaşları korkunç bir öfke olarak kendini göstermişti. O ve kardeşleri için oldukça zor dönemlerdi ve üzerinden sekiz-koskoca sekiz yıl geçmişti fakat yaşadığı acı pek de azalmamıştı. Sadece unutabilmişti fakat annesiyle babasını düşünmek o acıyı tekrar, aynı şiddette olmasa da, hatırlamasına neden oluyordu.
Ve şimdi... Saçlarını okşayan o el... O el... Elinde değildi, düşündükçe daha da çok ağlıyordu. Bu mümkün olamazdı, olmamalıydı... Onları gömmüşlerdi... Öldüklerini gördük demişlerdi... Bu Noir'in hologramlarından biri olmalıydı... Ya da acı çeken zihninin uydurduğu bir rüya...
Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu fakat sonunda sakinleştiğinde, gerçekten uzun bir süre geçmiş gibi hissediyordu.
Geri çekilip babasına baktı ve bitkince olsa da gülümsemeyi başardı.
O şefkatli bir gülümsemeyle ona baktı ve, "Daha iyi misin?" diye sordu.
Yalnızca başını sallayabildi, o kadar ağladıktan sonra sesine güvenmiyordu.
Babası tekrar saçlarını okşadıktan sonra, yere düşen şapkasını Halilintar'ın başına taktı ve ayağa kalktı. Kendisi de kaskını başına geçirirken esprili bir şekilde, "Bu kadar ağlayabiliyor muydun sen?" diye sordu. Bunun üzerine ikisi de güldü.
"Bu biraz büyük bir sürpriz oldu." diye devam etti Oel yavaşça. "Ve aslında kimliğimi gizli tutmam gerekiyordu... Ama umutsuzluğa kapılmış gibi görünüyordun ve haklıydın, gezegen gerçekten tam bir umut yutucu... İşte bu yüzden sana söylemem gerektiğini düşündüm."
"Yani... İyi oldu." diye omuz silkti hafifçe gülümseyerek.
"Buna hiç şüphe yok... Diğerlerinden ne haber?"
Kardeşlerini düşünmek Halilintar'ın yüzündeki küçük gülümsemenin de solmasına neden oldu. "Onlar... Bilmiyorum. Yani... Umarım iyilerdir."
Babası anlayışlı davranarak sessiz kaldı ve onlar hakkında bir şey demek yerine, "Sanırım görüşmeyeli bayağı değişmişsin." diyerek konuyu değiştirmeyi seçti.
"Eh, evet, biraz." dedi hafifçe gülerek, konuyu değiştirdiğinin farkındaydı fakat bu onu gerçekten sevindirmişti. Hiç ağlamadan kardeşlerinden bahsedebileceğinden emin değildi.
"Biraz mı? Seni hep izliyordum ve oldukça değiştiğini düşünüyorum." dedi Oel ciddiyetle fakat bakışlarındaki şefkat bir kez olsun azalmamıştı. "İnatçılığın kararlılığa dönüşmüş... Evet, öfken hala var fakat eskiye kıyasla çok daha yumuşaksın... Benim gördüklerim bu kadar ama eminim daha birçok şey vardır."
Bir süre sessizlik oluştu.
Neden sonra Halilintar biraz yılgın bir tonda, "Buradan kurtulmak söyledikleri kadar imkansız mı?" diye sordu.
Babası ekranlardaki görüntülere -belli ki kameralardı- bakarken derin bir iç çekti ve ona baktı. "Şu anlık maalesef evet..." dedi çaresiz bir ses tonuyla.
"Ama baba, biliyorsun ki burada sonsuza kadar kalamam—kalamayız!" diye çıkıştı çaresizlikten kaynaklanan bir öfkeyle fakat babası elini başına koyunca sakinleşti.
"Biliyorum, bunun için kardeşlerine ulaşmaya çalışıyorum. Eğer Scienzalılara belli etmeden onlara mesaj gönderebilsem ve onlar da galaksiyi ayağa kaldırırlarsa... Belki Scienzalıları yöneticileri yenebiliriz." Şefkatle gülümserken hafifçe iç çekti. "O zamana kadar sabretmeli ve güçlü kalmalısın. Zor olduğunu biliyorum fakat—"
Kapıdan gelen bir ses ikisinin de donup kalmasına neden oldu. Sonraki an, Oel hızlı bir refleksle onu yakaladı ve bir koluyla onu sıkıca tutarken, bir eliyle de gözlerini kapattı. "Scienzalılar... Rol yapmalıyız..." diye fısıldadı. Bunun üzerine Halilintar sırıtmamak için kendini tutarak, ondan kurtulmaya çalışıyormuş gibi yaptı.
"Neler oluyor burada?" diye sordu bir ses. Halilintar gözleri kapalı olduğu için kim olduğunu görememişti.
"Bu çocuk... Bir şekilde buraya gelmiş, kapıyı kapatmayı unutmuştum." dedi Oel soğukkanlı bir şekilde, sesine ve tavırlarına bakarak rol yaptığını düşünmek mümkün değildi. "Odaların kilitlerini kontrol etmelisiniz. Bu çocuk bile kaçabiliyorsa orada bir sorun olmalı."
Böyle dedikten sonra, Halilintar'ın omzunu sertçe -ama aslında nazikçe- kavradı ve onu ittirdi. Odadan çıktı ve onun yatakhanesine doğru yürüdü. Geldiklerinde onu içeri soktu ve yüzüne bile bakmadan ayrıldı.
Halilintar iyi biliyordu ki, eğer babası bir tanecik olsun yanlış hareket yaparsa bu ikisinin de sonu olurdu, bu yüzden bu tavrı onu şaşırmamış veya üzmemişti.
"Demek bahsedilen kaçak sendin Halilintar... Nasıl kaçtın, hemen söyle."
Önünde duran Emily'e baktı ve az önceki güven hissi yok olurken, yüzünü ekşitti. Kızın 'Halilintar' deyişi bile aşağılayıcı bir tondaydı. O tanıdık hayal kırıklığı da buna eklenince, ona cevap vermenin bile gereksiz olduğuna karar verdi ve kıza kasıtlı olarak omuz atarak, yanından geçip gitti.
"Hey! Cevap ver bana!" diye seslendi kız peşinden ve yaklaşıp kolunu sıkıca kavrayarak, onu kendine çevirdi. "Ben buradan sorumluyum, beni dinlemek zorundasın Sogetto Halilintar!"
"Ne zamandan beri?" diye sordu küçümseyerek ve kolunu kurtardı. "Zaten hatırlamadığın benle uğraşmayı bırak, sana hesap sormak zorunda olduğum falan da yok." diye ekledi alçak ama öfkeli bir sesle.
Ne dediğini anlamayan Emily kafa karışıklığı içerisinde kaşlarını çatarak, "Ne?" diye sordu. Sonra başını iki yana salladı ve onun önünü kesip, omuzlarını yakaladı. "Konuyu dağıtmaya çalışıyorsun—bana bir cevap verene kadar seni asla bırakmayacağım! Buradan kaçmış olamazsın, sana kim yardım etti?!"
Halilintar bir an gerildi, kızın zekası gerçeği bu kadar hızlı keşfetmesine yetecek kadar keskindi.
Soğukkanlı ifadesini zar zor korudu ve omuzlarındaki tutuştan kurtuldu. Gözdağı vermek amacıyla yumruğunu kaldırarak, "Eğer beni kötü diye etiketlediysen benimle konuşmasan iyi olur, Soviazza Snobile." dedi. Kızıl gözleri istemediği kadar büyük, korkunç bir öfkeyle parlıyordu. "Duyuyor musun? Sesini duymak istemiyorum."
Bunu söylerken üzerine yürüyecekmiş gibi bir hareket yapınca, Emily korkuyla birkaç adım geriledi. Sonra kaşlarını çattı ve soğukça, "Çok korkunçsun... Neden Spiritel'in sana dikkat etmemi söylediğini şimdi anlıyorum. Sen kesinlikle korkunç bir insansın."
"Defol git!" diye çıkıştı iyice öfkelenerek -eğer Emily onun Emily'si normal Emily olsaydı sıkıntı etmezdi fakat bu cahil kızın kendisine hakaret etmesine göz yumamazdı- ve kendi yatağına ilerledi. Emily'i gördükçe aynı hayal kırıklığını tekrar yaşıyor ve tekrad sinirleniyordu... Aslında kıza kızgın olduğu falan yoktu, o suçlu değildi ama...
"İyi misin?"
Dizlerine dayadığı başını kaldırıp baktığında, Jen'in baş ucunda durmuş, endişeli gözlerle kendisine baktığını gördü. Eski pozisyonuna dönerken, derin bir iç çekti ve sessiz kalmayı seçti.
"Gerçi bu da soru mu sanki..." dedi Jen hafif suçlulukla gülerek, sonra anlayışlı bir ifadeyle devam etti. "Emily'e bu kadar kızdığını ilk defa görüyorum... Ne yaptı da böyle davrandın? Sadece merak ediyorum."
"Bir şey yok, her zamanki gibi..." diye homurdandı. Bunun üzerine kız da sorgulamayı bıraktı.
Bir süre sonra -ki bu artık normal karşılanacak kadar rutinleşmişti- deney odalarına götürüldüler. Bu seferki normalden daha acılı geçti -belki de sabah kaçtığı için- fakat babasının söyledikleri sayesinde dişini sıkabildi. En azından şeye kadar...
"Hala umut dolusun, ha? Ne yazık?" dedi bilim adamlarından biri onun bu ümidini küçümseyerek. "Buradan kurtulacağına inanıyor olamazsın değil mi? Galaksinin koruyucusu olan biri bu kadar aptal olamaz."
Halilintar onlara bunun aptallıkla hiçbir ilgisi olmadığını gayet güzel (!) bir şekilde gösterebilirdi fakat acıdan ağzını açacak gücü bulamadı. Çıkarabileceği tek ses muhtemelen inleme olurdu ve o çılgın adamların bundan ne kadar hoşlandığını bildiği için, olabildiğince ses çıkarmamayı tercih ediyordu.
Bu sırada kenarda oturmuş, film izler gibi deneyin tadını çıkaran Blister sandalyesinden kalktı ve ona yaklaştı. Çenesini tutarak kendisine bakmasını sağlarken, daime alaycılıkla parlayan koyu renk gözleri onun kızıl gözlerine sabitlenmişti. "Okunması kolay birisin Halilintar..." dedi, ses tonu bile apayrı bir alay ve küçümseme içeriyordu. "Ama biliyorsun. Buradan asla ayrılamayacaksın. Tabii, kardeşlerini öldürmemizi istemediğin sürece. Eminim bunu da asla istemeyeceksin."
Halilintar o ana kadar sessiz kalmış olsa da, sonunda içindeki öfkeyi daha fazla tutamadı. Ağlamaktan zayıflamış, hırıltılı bir sesle, "Bunu söyleyebiliyorsun... Çünkü kardeşin ne anlama geldiğini bilmiyorsun..." dedi. "Eğer bilseydin—" Fakat yeni, büyük bir acı bedenini sarınca sözüne devam edemedi ve inlememek için dişlerini sıktı.
"Komik ve zavallısın çocuk." dedi Blister alaycı gülümsemesiyle fakat sesi soğuktu. Bir şey demeden, eski yerine döndü ve onun acısını izlemeye devam etti. Tuhaf bir şekilde gülümsemeyi bırakmıştı.
Deneyler ve acıların arasında kaybolan Halilintar ise, neden bu kadar zayıf olduğunu düşünmekle meşguldü. Böyle olmak istemiyordu... Duygusal olmadığını zannederken ne kadar yanıldığını ancak şuan anlayabiliyordu. Objektif olamıyor, galaksinin refahı için kardeşlerini feda edemiyordu... Bunu kim yapabilirdi ki zaten?
Hem kardeşlerini feda etmenin faydası olacağından emin değildi... Ya işe yaramazsa ve kardeşleri ölse bile, Scienza galaksiye kan kusturmaya devam ederse?... İşte bu onun için korkunç, yıkıcı olurdu.
Günün sonunda, acıyan ve sancıyan bedenini yatağa bıraktı ve gözyaşlarının sessizce aktığını hissetti.
Çocukça bir dilekti... Ama kardeşlerini görmek istiyordu, başka hiçbir şey değil.
...
Ertesi sabah beklenmedik bir şey oldu.
O korkunç, tanıdık baş ağrısıyla uyandı ve sersemce etrafına baktı. Deneklerin çoğu uyanmış, kendi kendilerine bir şeyler yapıyordu. Ne yapılabilirse tabii... Ama bunların hiçbiri beklenmedik değildi.
Kendisi bir duş almak için -çünkü acısı geçse de, deneylerin bıraktığı koyu kırmızı lekeler kıyafetlerinde kalıyordu- banyolardan birine girdi. Kıyafetlerini çıkardığı sırada, yere bir şeyin düştüğünü fark etti. Eğilip aldığında, bunun bir not olduğunu gördü.
"Kardeşlerin Scienza'da. Acilen bir B planı yapmalıyız oğlum."
Altına bir isim yazılmamış olsa da, o alttaki imzayı tanıyordu.
"Baba..."
Devam Edecek...
Bitirecektim de bitmedi XD neyse, işte yeni bölüm!
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder