OVERLAPPİNG STORMS- 56
56: Beraber, Omuz Omuza
Rüzgarların uğuldayarak estiği Kupuri sarayı, her zamanki gibi görünüyordu. Uzun ve heybetli. Değişen hiçbir şey yok gibiydi ama aslında bazı kısımları hasar almış gibi görünüyordu. Yine de normal gibiydi... Ne var ki bu görünüşten ibaretti.
Annesinin artık olmadığını bilen Beliung için saray artık sıradan, taştan bir yapıydı. Annesinin bedenini sıkıca sarılmış, öylece da kalmıştı. Onun son sözlerini duyduktan sonra bir daha kıpırdayamamıştı, onu bir daha göremeyeceğini biliyordu.
"Beliung, Taufan... Beni dinlemenizi istiyorum." demişti, belki de daha beş dakika önce. "Kavga etmeyi bırakmanızı ve barışmanızı rica ediyorum... Angin'e göz kulak olmalı, Windara ve Rüzgar elementini korumalısınız... Beliung, Taufan'ı Angin'le beraber Dünya'ya gönder... Eğer Galaksi Mahkemesi seni bırakırsa da hemen onların yanına git..."
Her cümlesi başlı başına bir sorumluluk yüklemişti. Annesine sarılırken, gözyaşları içerisinde başını sallayabilmişti sadece. Söylediklerinin anlamsız olduğunu söylemek istemiş, fakat sessiz kalmıştı.
Ve şimdi, sözleri annesine ulaşmayacaktı ve annesi de asla bir daha ona, "Beliung..." diye seslenmeyecekti. Annesine kalpten bağlı olan Beliung için ne acı bir şeydi bu!
"Ne zaman kalkmayı düşünüyorsun?"
Bitkince başını çevirip baktı. Taufan kollarının arasında sıkıca tuttuğu Angin'le birlikte biraz ötede durmuş, ona kayıtsızca bakmaktaydı. Her ne kadar kayıtsız görünse de, Beliung onun yüzündeki taze gözyaşı izlerini ve ağlamaktan kızarmış gözlerini görebiliyordu.
Kırmızıya boyanmış kıyafetlerini görmemek için başını dik tuttu ve ayağa kalktı. Ne var ki Taufan'a yaklaştığında kardeşi geri çekildi. Gözlerini kıyafetlerine dikmişti.
Çaresizce durdu ve sesinin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek, "Acele et ve git." dedi. "Ben... Söz veriyorum, ben de geleceğim... Ama önce ikiniz gitmelisiniz. Burası güvenli değil."
Taufan etrafa baktı, onu duymuyormuş gibi görünüyordu fakat Beliung çok iyi biliyordu ki, kardeşi onu duyuyordu.
Tekrar ona yaklaşmayı denedi ve kardeşi tepki vermeyince, hızlı bir hareketle ona sarıldı. Onu bir daha ne zaman göreceğini bilmiyordu ama bir daha görene kadar kardeşinin yüzünü hatırlamak istiyordu.
Taufan onu bıraktığında kendi kıyafetlerine kısa bir bakış attı, Windara kraliyet ailesine ait küçük uzay gemilerinin bulunduğu yere gideceği sırada dönüp ona baktı. Yüz ifadesi saf bir keder ve acıyla doluydu. Bir sonraki an başını çevirdi, hızla uzaklaştı ve bir daha arkasına bakmadı.
Beliung sadece el sallayabildi, bunun kardeşini son görüşü olmayacağını umuyordu.
Bir süre sonra beklenen oldu... TAPOPS'tan bir ekip geldi. Kuputeri'nin öldüğünü ve Beliung'un kanla kaplı kıyafetlerini görünce, gözlerinde şüphe ve tereddüt dolu bakışlar belirdi. Ne yazık ki sorgulamak onların işi değildi, bu yüzden gördükleriyle yetinmek zorunda kaldılar ve ona yaklaştılar.
Onu götürmeye çalıştıklarında onlara engel olmadı. Suçlu olduğunu düşünmüyordu ama böylece kaçarsa herkes onun suçlu olduğunu düşünecekti. Eh, şimdi de değişen bir şey yoktu fakat en azından kaçak olarak anılmayacaktı.
TAPOPS istasyonunda, Kuputeri'yi öldürmüş olabileceğinden şüphelendikleri için orada kalmasını rica ettiler. Birkaç gün sonra Galaksi Mahkemesine çıkacağına göre, bu bir ricadan ziyade emirdi.
Sonunda o gün geldi...
Galaksi Mahkemesi, gerçekten ciddi bir suç olduğunda kurulan, genellikle katı ve duygusuz hakimlerin bulunduğu bir mahkemeydi. Bu mahkeme nadiren kurulurdu ve Beliung kendisi için kurulduğuna inanmak istemiyordu. Ayrıca sadece 'güçlerimin kontrolünü kaybettim' bahanesiyle kurtulabileceğinden emin değildi.
Yine de aldığı eğitimler gereği, etkileyici bir üslupla savunmasını yazdı ve mahkemeye sundu. On beş yaşındaki birinden beklenmeyecek bir ciddiyetle sesli bir şekilde savunmasını yaptı ve gerginlikten avuçları terleyerek, kararı bekledi.
13 yıl net hapis cezası.
Beliung kararı duyunca şiddetle ürperdi. On üç yıl! Dile kolaydı, bittiğinde... Neredeyse otuz yaşına gelmiş oluyordu. Peki ya Taufan ve Angin ne olacaktı?... Onlarla ilgilenmesi gerekiyordu...
Tüm bunları kimseye söylemedi, sadece TAPOPS'un hapishanesine götürülürken sessizce gözyaşı döktü. Savunmasını gayet iyi yaptığından emindi ama ikna olmadılarsa yapabileceği bir şey yoktu.
"Yeni biri!"
Hücresinde oturan Beliung, dizlerine yasladığı başını kaldırdı ve sol taraftan gelen sesin sahibine baktı. Yanındaki hücrede onun yaşlarında, sinsi bir gülümseye sahip bir kız vardı. Hangi gezegenden geldiğini anlayabilmek pek mümkün değildi ama kendisininkine benzer mavi saçları çok hoş görünüyordu. "Merhaba! Benim adım Cyria. Senin adın ne?"
Sessiz kaldı, savunmasını yaptığı sırada sesini fazlasıyla tükettiği için şuan boğazı acıyordu ve sesi kısılmıştı.
"Anladım, konuşmayacaksın... Sorun değil! Biz uzun süre buradayız sonuçta, değil mi?" Cyria kıkırdadı, onun aksine hapiste olduğu için üzgün görünmüyordu. "Hmmm, bu kadar çok ağladığına göre gerçekten bir sorunun var. Neden böylesin mavili dostum?"
Kederle başını tekrar dizlerine yasladı ve, "Annemi öldürdüm... Yanlışlıkla..." diye fısıldadı.
"Hmmm..." Kız hücresinin en sağ tarafına giderek, ona yaklaşabildiği kadar yaklaştı ve ciddiyetle, "Öyleyse sen bir suçlu değilsin." dedi. "Suçlular gerçekten kast ederek suç işler. Sen ise yanlışlıkla yaptığını söylüyorsun... Sahi, nasıl oldu bu?"
"Gücümün... Kontrolünü kaybettim..." dedi ve sesi titremeye başlarken, "Yalnız olsam sorun olmazdı... Ama kardeşlerim var." diye ekledi. "Onlarla ilgilenmem gerekirken—"
"Hop hop, tekrar ağlamaya başlama! Adın neydi senin? Ha, Beliung, doğru... Pekala, ağlama." dedi Cyria ciddi fakat anlayışlı bir gülümsemeyle. "Seni tanıyorum, sen Windara'nın Veliaht prensi değil misin? Merak etme, her şeyin yola gireceğinden eminim. Su akar, yolunu bulur—"
"Ama kardeşlerim—"
"Düşündüğün kadar zayıf olduklarını sanmıyorum." diye sözünü kesti kız kibarca fakat sertçe. "Biraz sakinleş mavili dostum ve dikkatli ol, buradaki herkes sana iyi davranmayabilir. Kraliyet ailesinden geldiğin için alışkın olmayabilirsin diye söylüyorum."
"Yani... Hayır, alışkınım." diye fısıldadı hafifçe gülerek, kızın konuşma komik biçimi hoşuna gitmişti. "Ya sen... Neden buradasın?"
"Ah, söylemedim mi? Ben bir suikastçıyım. Kiralık katil de diyebilirsin ama ben genellikle bağımsız çalışıyorum." dedi Cyria rahat bir tavırla.
Beliung onun söylediklerine mi, yoksa söylerkenki rahat tavrına mı şaşırsa bilemedi. "Suikastçısın demek... Bu korkunç." dedi açık sözlülükle.
"Eh, biraz öyle ama işimi seviyorum. Heyecanlı." dedi kız sırıtarak. "Bana öyle bakma, sana bir şey yapmam. Hem Windara hedeflerim arasında değil. Daha çok canımı sıkan gezegenlerle uğraşıyorum."
"Yine de harika bir iş sayılmaz." dedi gergince gülerek, bunun üzerine kız kahkaha attı. "Endişelenme, herkes senin gibi düşünüyor, bu yüzden bunu duymak beni şaşırtmıyor artık."
Kızı dinlerken, hafifçe iç çekti. Belki de... On üç yıl o kadar da kötü geçmeyecekti.
...
Beliung bitkin fakat umutlu hissediyordu. Bugün element aileleri olarak toplanmış ve genel bir değerlendirme yapmışlardı. Eskiden böyle şeylerde yetkili yönetici Voltra olurdu fakat sevgili dostu artık olmadığı için, yöneticilik kendisine verilmişti. O da bunu olabildiğince güzel şekilde kullandı.
Sonuçta değişen pek bir şey zaten yoktu, nihayetinde sadece bir değerlendirme toplantısıydı. Ama birlikte vakit geçirdikleri için yine de güzel bir şeydi.
Artık Windara planlarına odaklanabilirdi.
Kimseye bahsetmese de, zaten halihazırda üzerinde çalıştığı bir planı vardı, sadece Reramos'un kulağına gitmesi ihtimaline karşı gizli tutuyordu. Neredeyse tamamlamak üzereydi ve bittiğinde, Taufan'a gösterecekti. Bu tarz konulara objektif bakabilen kardeşi de beğenirse...
Windara'ya gideceklerdi.
Derin bir nefes aldı ve yanında durduğu pencereden dışarı baktı. Gökyüzü geceyle birlikte lacivert rengine bürünmüştü.
Bir süredir psikolojik açıdan daha iyi hissediyordu ve açıkçası bu iyi bir şeydi. Dağınık kafayla Windara'ya savaşmaya gitmek sadece kocaman bir hata olurdu ve yeterince fazla olan hatalarına bir yenisini eklemek istemiyordu.
"Ah harika, masam yine dağınık. Şunu kesmezsen yemin ediyorum bir gün—"
Beliung gülümseyerek odaya giren kardeşine döndü ve, "Sana da merhaba kardeşim." diye sözünü kesti biraz bıkkınca. "Masayı boş ver, sonra toplayacağım. Şimdi şu sandalyeye çök, sana bir şey söyleyeceğim."
"Hayat dersleri mi? Bende yeterince tecrübe var, teşekkür ederim." dedi Taufan küstah bir tavırla fakat ağabeyinden bir şaplak yiyince, isteksizce olsa da çalışma sandalyesine oturdu.
"Birincisi, senden çok daha fazla tecrübeye sahibim. İkincisi, böyle saygısızca konuşmaya devam edersen başı belaya girecek kişi sen olacaksın." dedi sertçe fakat sonra tekrar ciddileşti ve masanın üzerindeki kağıtlardan birini alıp ona uzattı.
Taufan bir süre sessizce kağıda göz gezdirdi, sonra başını kaldırıp ona baktı. "Savaş planı... Windara'ya gitmeyi mi düşünüyorsun? Sen aklını mı kaçırdın ha?!" diye sordu hiddetle ayağa kalkarak fakat Beliung onu omuzlarından tuttu ve tekrar oturttu. "Sakin ol, bunun şimdilik aramızda kalması gerek... Evet, Windara'ya gidiyoruz, planlama aşamasını çoktan geçtik."
"Gerçekten aklını kaçırmış olmalısın, geçen sefer yaralanan sendin, hatırlarsan." dedi Taufan sertçe fakat o hala gülümsemeyi sürdürürken, başını iki yana sallayarak, "Doğru, ama o zaman bir planım yoktu, şimdiyse var." dedi.
"Gerçekten deli, çılgın ve keçileri kaçırmış biri olduğundan şüpheleniyorum." diye homurdandı Taufan fakat ikisi de biliyordu ki, bu Taufan'ın 'o kadar zekisin ki gözlerim kamaştı' deme şekliydi.
Eğer gerçekten böyle düşünüyor olsaydı şuan planlarımı okuyor olmazdı, diye düşündü tuhaf bir gururla ve, "Nasıl buldun?" diye sordu.
"Hmmm..." Taufan kağıtları kenara bıraktı ve düşünceli bir ifadeyle ona baktı. "Yeterince iyi düşünülmüş bir plan, başarılı olursa şaşırmam... Ama Angin'i de dahil etmek istediğinden emin misin?"
"Eminim... Umarım bu onun için sorun olmaz?" dedi suçlulukla gülerek fakat kardeşi başını iki yana salladı. "Sanmıyorum. Angin benden bile güçlü ve ben de... Sorun olmaz, savaşabilirim."
"Sorun olmaz deyişinden ben bile şüphe ettim." diye ekledi Beliung ve ikisi de güldü.
"Ne zaman gidiyoruz peki?" diye sordu Taufan yavaşça.
"Ne zaman istersek. Rastglere bir vakitte gitmeyi düşünüyorum." dedi gülümseyerek. "Ama ne kadar çabuk gidersek o kadar iyi tabii."
"Anlıyorum..." diye mırıldandı kardeşi, rüzgarda hafifçe uçuşan perdeye bakarken. "Sanırım artık bize zarar vermekten korkmuyorsun?" diye sordu.
"Eh... Korkmuyorum değil de, düşünmüyorum diyelim." dedi derin bir nefes alarak. Bunu konuşmak her seferinde onu geriyordu. "Bu korkuyu gayet normal buluyorum artık, gayet makul ve mantıklı."
"Sen öyle diyorsan." diye omuz silkti Taufan ve ikisi de sustu.
"Angin'e ne zaman söyleyelim?" diye sordu bir süre sonra, tekrar kardeşine dönerek.
Taufan gözlerini devirerek, "Ona en son söyleriz, sonra ne zaman gideceğiz diye başımızın etini yer." diye ofladı ve bunun üzerine ikisi de kahkaha attı.
Kardeşe sahip olmanın güzelliği de buydu işte. Ne kadar sorununuz olsa bile, kısa bir an kahkaha atmanızı sağlardı...
Devam Edecek...
Ya çok fena planlarım var. Hepsi de full angst. Defterimde uzun zamandan beri ilk defa yazacak bir şey kalmadı oooooo.
Neyse, şimdilik bu kadar. Sonra görüşürüz inşallah.
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder