KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 9

 9: Hayat Nedir?

Hayat neydi... Neydi? Elle tutulamayan soyut bir şey; can, canlı olma durumu... Anlamı bu muydu? Bu kadar... Basit miydi?

Saatlerdir yattığı yerde bunu sorguluyordu. Aşırı kederden ve sessiz hıçkırıklardan bitkin düşmüş, mecburen sakinleşmişti. Diğerlerinin ne yaptığını bilmiyordu fakat bunu araştıracak mecali yoktu.

Hayat neydi sahi?... Nasıl bir şeydi? Adil miydi? Görünüşte hayır. Ama adaleti dünya hayatında aramamalıydı insan... Büyükler hep demez miydi, bu dünya imtihan dünyasıydı...

Benim imtihanım da bu mu olacak, diye düşündü kederle. Kardeşlerimi kaybedeceğim, kaybedeceğim... Sonsuza kadar böyle mi gidecek?...


"Zavallı Hali." dedi Duri endişeli bir tonda, bir yandan akşam yemeği için getirdikleri konserveleri sokağın bir köşesine kurdukları mutfağa taşıyordu. "Gerçekten yıkılmış görünüyor..."

"Hmm..." Onun getirdiği konserveleri tabaklara boşaltan Solar onaylarcasına başını salladı ve adı geçen kardeşe baktı. Biraz ileride, Duri'nin bitki köşesinden biraz sağdaki bir yere uzanmış, sırtını dönmüştü.

Tch, sanki ağladığın için seni yargılayacağız da, diye düşünse de, yanına yaklaştı ve yumuşak bir ifadeyle, "Yemek yiyoruz." dedi. "Gel ve bir şeyler ye, yoksa hipoglisemiye girersin."

Halilintar'dan aldığı tek yanıt, gelmeyeceğini belirten kısa bir baş sallaması oldu.

"Öyle olsun." dedi Solar derin bir iç çekerek. "Başka bir şey ister misin? Mesela... Su?"

Kardeşi tekrar başını iki yana salladı.

"Pekala... Fikrini değiştirirsen gelirsin." dedi sessizce ev biraz ilerideki mutfağa geri döndü.


Yemek yedikleri sırada Gempa endişeli ve çaresiz bir tonda, "Hali'nin ruh halini nasıl iyileştireceğiz biz?" diye sordu, gerçi bu bir sorudan ziyade tükenmiş bir yakınma gibiydi. "Gireceğimiz bir savaşta ona ihtiyaç duymamız çok olası. Öfkesine ihtiyacımız var. Bilgisi! Burayı en iyi o ve Ta-Taufan biliyordu..." Aniden diğer yedizi anınca, durgunlaştı.

"Onu konuşarak ikna etmeyi deneyebiliriz." dedi Ais, bir yandan sakince yemeğini yerken. "Gördüğüm kadarıyla... Belli etmeden olsa da, söylenene kulak veriyor. Dinliyor, düşünüyor ve... Anlıyor."

"Ama herkesi dinlemiyor." diye hatırlattı Gempa mutsuzca. "Bizi dinlemeyecek mesela... Ne diyeceğimizi tahmin edebiliyor. İyi de o zaman nasıl ikna edeceğiz?"

"Aslında şöyle ki..." diye başladı Solar, gri gözleri mantıklı bir çözüm bulduğunda olduğu gibi, mutlulukla parlıyordu. "Hali'yle konuşabilecek biri var."

"Kim?!" diye sordu herkes hayret ve merakla.

"Tabii ki de Blaze."

"Blaze mi?" diye histerik bir kahkaha attı Gempa dehşet içerisinde.

"Bu mu?" diye sordu Ais yanında oturan ikizini işaret ederek.

"Blaze'le Hali çok kavga ediyor." diyerek kendi düşüncesini dile döktü Duri.

Ne var ki Blaze'in kendisi, "O gıcık Pikachu'yla asla konuşmam!" diyerek itiraz etti. "Ben ondan nefret ediyorum!"

"Tamam, uzatma Blaze. Şuan ne o, ne de biz şaka kaldıracak durumda değiliz." dedi Gempa biraz ileride uzanan kardeşi işaret ederek, uyarıcı bir tonda.

"Şaka yapmıyorum! Ondan gerçekten nefret ediyorum." diye bağırdı Blaze ciddiye alınmadığı düşüncesiyle daha da öfkelenerek. "Beceriksizliğinden nefret ediyorum, sözünü tutmamasından nefret ediyorum, ileriyi düşünmemesinden nefret ediyorum!"


"Umarım sözünü tutarsın."

"Söz verdiğimi hatırlamıyorum."

"..."

"Pekala pekala... Söz veriyorum... Kalacağım."

"Kalmazsan ödeşiriz."


"Hmph." Blaze surat astı ve ona, yanına oturduğu -zorla oturtulduğu- Halilintar'a pis bir bakış attı. Sonra surat asmaya devam etti.

"Bitirdin mi?..." diye mırıldandı Halilintar, gözlerini dibinde uzandığı duvardan ayırmadan. Elbette her şeyi duymuştu. Tutunduğu dayanaksız umut, kardeşinin ciddi dememiş olmasıydı. Umarım ciddi değildir, o umudun başka bir adıydı...

"Henüz bitirmemiştim. Bir de sana dönüp 'senden nefret ediyorum, duyuyo musun' diyecektim." diye homurdandı Blaze.

Uzun sayılabilecek bir sessizlikten sonra, derin bir iç çekti ve yavaşça, "Senden nefret etmiyorum aslında." diye itiraf etti. "Ama özelliklerinden nefffffret ediyorum."

"Tabii ki." diye kabullendi sakince, o da en az onun kadar nefret ediyordu özelliklerinden—ve kendinden de.

"Dur bakalım, ooooo ağlamıyor musun?" Blaze döndü ve yüzünü görebilmek için üzerine eğildi. Kızıl gözlü kardeşinin ona oldukça sinirli bir ifadeyle baktığını görünce geri çekildi ve gergince kıkırdadı. "Merak etttim... Neyse. Eee, ne zaman Taufan'ı bulmaya gidiyoruz?"

"..."

"Biliyorsun, klişe bir söz vardır, 'burada olsaydı'... Eh, ondan işte. Taufan ne isterdi ben bilmem, ama senin böyle olmanı asla istemezdi eminim. Çok şakacı olabilir ama onun şakaları insanları güldürürdü—benim aksime." Blaze hafifçe, özlemle güldü, sonra sesi kısılarak devam etti. "Bir gece onu gördüm... Sen bilmiyorsun tabii, gidişinden sonra o artık felaket derecede kötüleşti. Seni arayacak durumda bile değildi. Sonra garip bir şekilde toparladı da neyse... O gece, onu dua ederken yakaladım ve şöyle dedi... 'Allah'ım, sen Hali'ye kolaylık ve mutluluk ver, sonra bize afiyet ver'... Ne fedakarlık ama, duada bile sana önce yer veriyor."

"Hmm... " Yükselen suçluluk hissini bastırmaya çalıştı. Kardeşini kurtarmaya çalışmak yerine orada ölüme mi terk edecekti?...

"Onu kurtarmalıyız... Onu kurtarmalısın." diye devam etti Blaze sessizce. "O seni kaybeden kişi olmasına karşın, tamamen pes etmedi ve seni tekrar tekrar aradı. Sen de... İlk seferde pes etmemeli ve... Onu aramalısın." Sözlerini tamamladıktan sonra, kalktı ve yanından uzaklaştı.

Onu kurtarmalıyım, diye düşüncesinde tekrarladı kararlılıkla. Kendisini üzmemek için anısını görmezden geldiği Taufan'ı düşündü. Küçükken utandığı için oyuna katılamadığında onu sürükleyen... Anneleri öldüğünde kendisine sarılan... Majör depresif bozukluk teşhisi konulduğunda bile parlak gülümsemesini kaybetmeyen kardeşini...

Ve az önce duyduğu şey, kendisinden önce onun için dua ediyor olması...

Ani bir kararla doğruldu ve ayağa dikildi. Bu hız başını döndürse de, aldırmadı ve sol elini boş olan sağ bileğine koydu. Saatim yok, diye düşündü hayal kırıklığı içerisinde.

"Hali."

Dönüp baktığında, Gempa'yı gördü. Kardeşi gülümsedi ve elinde tuttuğu gri pelerinle Satriantar'ın Kılıcını ona uzattı.

"Bu..." Pelerini hızlı bir hareketle üzerine geçirdikten sonra, kılıcı dikkatlice ellerine alırken -daha önce yaşadıkları zihninden gelip geçmişti ister istemez- hayranlık ve şaşkınlıkla incelemekten kendini alamadı. Başını kaldırıp Gempa'ya baktı. "Bunu nasıl—nereden aldınız?"

"Teyzem. Ondan rica ettik. Ayrıca şuan Guruhan ordusunu da hazırlıyor. Windara dışında diğer gezegenleri ikna edemedik ama." dedi Gempa sonda gülümsemesi solarak. "Guruhan ordusunun yeterli olacağına inanıyorlar... Windara da Rüzgar elementi olmadan çok güçlü değil, ne yazık ki."

"Umarım düşündükleri gibi olur..." diye mırıldandı memnuniyetsizce iç çekerek ve gökyüzüne baktı. Hava kararmıştı. "Nitekim gitsem iyi olacak."

"Dinlenmelisin kardeşim..."

"Yemin ederim öğün atlamadım..."

Derin bir nefes aldı, sessizce dikkatli olmasını söyleyen Gempa'ya son defa el salladı ve Yıldırım hızıyla ileri atıldı.

Sağ, sol, düz, düz, sağ, sol, sol, sağ... Ne kadar böyle devam ettiğini bilmiyordu. Yaklaşık on dakikadır böyle ilerliyordu.

Ya daire çizip duruyorum, ya da aradığım bina yok olup gitmiş, diye düşündü kafa karışıklığı içerisinde, deneklerin tutulduğu o devasa bina hakikaten de görünürlerde yoktu. Her tarafta yıkık dökük, harabeler ya da bir zamanlar ev olan duvarlar vardı. Her taraf toz toprak, sarmaşık içindeydi.

Burada ne olmuş acaba, diye düşündü kuşkulanarak ve bu konuda bir bilgisi olduğunu umarak Solar'ı arayacaktı ki—saati olmadığını hatırladı.

"Ah harika, şimdi geri dönmek zorundayım?" diye söylendi yüksek sesle ve bir yandan yürümeye devam ederken, kara kara ne yapacağını düşünmeye başladı. Burasının neresi olduğunu biliyor olsaydı daha çabuk bir şeyler yapabilirdi fakat onu bile bilmezken, ne yapılabilirdi?

Uzunca bir süre düz ilerledikten sonra, önüne birdenbire sahil çıkınca şoka uğradı. "Scienza'da deniz mi vardı?"

Ah, evet, unutkan biriydi ve o kadar ki, unutkanlığını bile unutuyordu. Ona aydınlanma yaşatan şey, deniz olmuştu.

Yanlış anlamadıysam, burası eskiden Scienza halkına ait olan yer... diye düşündü hüzünle, arkasındaki sahipsiz topraklara bakarken. Şimdi muhtemelen, karşıda görünen kıtada -veya kara parçası, her ne ise- hapis hayatı yaşıyorlardı. O büyük binayı durduğu yerden bile seçebiliyordu, sanki özellikle etrafını açık bırakmışlardı ki, kilometrelerce öteden bile görünsün, yüreklere korku salsın.

"Görelim bakalım... Kardeşime ne yaptınız..." diye mırıldandı dişlerinin arasından ve beline asılı Satriantar'ın kılıcını sıkıca tutarak, karşı kıyıya atladı. Atladı evet. Yıldırım hızı, onu anında karşıya geçirmeye yetecek kadar büyüktü—tabii suya ve çevreye olan etkinin de bundan altta kalır bir yanı yoktu ama şuan bunu düşünebilecek durumda değildi. Suçlulukla arkasından kabaran ve dalgalanan denize -deniz olduğunu düşünüyordu- baktı. Ne yazık ki elimden gelen bir şey yok, diye düşündü suçluluğunu bastırmak için ve dikkatini önüne verdi.

Geldiği kıyıda sahilin hemen ardında hafif sıklıkta ağaçlar vardı, bu ona evini anımsatsa da düşünmek istemedi ve hızlıca ağaçların arasından geçti. Çıkışında evler, başka yapılar vs. vardı fakat Halilintar'ın aradığı şey bunların hiçbiri değildi.

Bu yüzden sessizce, herhangi bir kameraya yakalanmamaya özen göstererek ilerlemeye başladı. Kah bir evin duvarına, kah bir çöp kutusunun gölgesine sığınıyor, karanlık olduğu için rahatça saklanıyordu.

Böyle ilerlemeye devam ettiği sırada, yanından geçtiği bir binadan—hayır, aslında bakarsanız halka açık amfiteatrdan fazla coşkulu sesler geldiğini fark etti. Bu saatte kalabalığın burada ne işi vardı?

Gempa'nın kendisine vermiş olduğu pelerinin kapüşonunu çekti ve dikkatlice amfiteatra girdi. İnsanlara fark ettirmeden, ortayı görebileceği bir yere çıktı ve—gördükleri onda soğuk duş etkisi oluşturdu.

Burası devasaydı, evet ama şaşırtıcı olan şey bu değildi. Scienzalı insanlar her tarafı doldurmuştu, herkesin ellerinde LED çubuklara benzer bir şey vardı. Yüksek, özel görünen bir bölgesinde bir masa, otoriter bir ifadeye sahip bir kadın ve yanında ondan daha suratsız iki adam vardı. Adamlardan birinin önünde bilgisayara benzer bir şey vardı fakat ekranı direkt hologramdı ve basit bir işlevi olmadığını düşündürttü Halilintar'a.

Ortadaysa...

"Taufan bin Leo, kendinize sorulan sorulara cevap verin. Aksi takdirde—"

"Direkt olarak suçlu sayılacağım, biliyorum. Ama buradaki herkes, siz bile iyi biliyorsunuz ki, ben suçsuzum."

"Suçlu olduğunuzu söylemek için yeterli kanıtımız var." dedi otoriter ifadeli kadın sert bir sesle ve bilgisayardaki adama baktı. Bunun üzerine adam hızlıca klavyedeki tuşlara bastı ve ortadaki bölümde, herkesin izleyebileceği holografik bir video belirdi.

"Emily, uyan. Hey, Emily..."

"Ne istiyorsun Halilintar? Bu saatte uyanık olamaman gerekirdi... Hem üzerindeki kıyafetleri nereden buldun? Mavi renkteler..."

"Şe-şey, benim, Taufan."

"Ne istiyorsun bilmiyorum Halilintar'a benzeyen çocuk fakat seni Spiritel'e söyleyeceğim."

"Emily, ikimizi de yakalatacaksın. Bak, seni kurtaracağım tamam mı? Lütfen. Sakin ol. Sadece seni kurtarmama izin ver."

"Beni kurtarmak mı? Beni neyden kurtaracaksın acaba? Ayrıca seni yakalatacağım tabii ki, buraya gizlice girip beni kaçırmaya çalışanları elbette yakalatırım."

"Emily, bekle—!"

"Benim adım Soviazza Snobile. Ve buranın sorumlusu olarak seni yakalamak benim görevim."

Hologram kaybolurken, kadın, "Scienza'ya izinsiz girmekle kalmadınız, özel binamıza girip özel insanlarımızdan birini kaçırmaya teşebbüs ettiniz. Galaksi Koruyucusu olmanız sizi aklamaz." dedi. Gözlerini kıstı. "Ayrıca yakın zamanda kaybolan Halilintar bin Leo ile de alakanız olmalı."

"Belki de ben oyumdur?"

"Yapılan DNA testleri sizin onun ikizi Taufan olduğunuzu kanıtlıyor. Lütfen mahkemeyi oyalamayın ve sorulara cevap verin. Orada ne işiniz vardı? Neden deneklerimizle ilgileniyorsunuz?"

Halilintar durduğu yerden bile kardeşinin yüzündeki yorgunluğu görebiliyordu. Zavallı kim bilir ne durumlarda geçirmişti günü, şimdi bu akşam saati tamamen haklı olduğu halde masum olduğunu ispatlamak zorundaydı.

Neden sonra, kardeşi başını eğdi. Önünde bir mikrofon olmamasına karşın, garip bir şekilde sessiz kahkahası en arkalara, ona bile ulaşmıştı. Tekrar başını kaldırıp, izleyenlere uzun uzun baktı. Mavi gözleri hüzünlüydü, dudaklarındaki gülümsemeye rağmen. "Cevap vermemi istiyorsunuz... Ama anlamayacaksınız. Duygusuzsunuz çünkü."

Belki daha çok şey diyecekti fakat duyulan tok bir 'gong' sesinin ardından, duruşmanın sona erdiği belirtildi ve halk dağılırken, yorgun bir ifadeyle, karşı koymaya bile çalışmayan Taufan götürüldü.

Halilintar ise bir gölgeye çöktü ve öylece kaldı. Hem birdenbire üşüdüğü için, hem de gördükleri sebebiyle titriyordu. Kardeşi... Kardeşiyle resmen oynuyorlardı, bu açıktı.

Fiziksel işkence yetmemiş, şimdi bir de çaresiz bırakarak işkence ediyorlar, diye düşündü öfke ve acı içerisinde. Gerçi Taufan'a fiziksel işkence uygulamadıkları ne malumdu ki, hızlı iyileşmeyi sağlayan ilaçları vardı bir kere...

Çaresizlik, öfke ve korkuyla elini saçlarının arasından geçirdi. Kardeşini bu çılgın zekalardan kurtarmalıydı...

Hemen.

Devam edecek...

Uzun zamandır yoktum biliyorum! Ama geri döndümmm ve işte burdayım. (işin doğrusu 2,5 haftalık bi kamptaydım hihi). Neyse, bu yeterli olmuştur bence, telafi etmiştir.

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES

OVERLAPPİNG STORMS- 37