KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 10
10: Ve Karadelik Güneşi Bile Yuttuğunda...
Ertesi sabah Halilintar güneş -ya da Scienza'yı aydınlatan yıldızın- ışınlarının yüzüne vurmasıyla uyandı. Nerede olduğunu, neler olduğunu bir an hatırlayamadı, sersemce etrafına baktı. Bir çöpün kenarındaydı—çöp her ne kadar kapalı ve hijyenik görünse de, kokusu öyle değildi ve tüm geceyi orada geçirmek zorunda kalan Halilintar da bunu çok net bir şekilde anlamıştı.
Elininin tersiyle sertçe yüzünü ovuşturdu, kalkması gerekti. Taufan'ı kurtarmak için... Taufan için.
Doğruldu ve pelerinin uyku sırasında kayan başlığını tekrar başına geçirdi. Sonra dünkü amfiteatra yürümeye başladı.
Acaba Gempa ve diğerleri ne yaptı, diye düşündü gökyüzüne bakarak. Keşke tüm bunlar bir anda bitse ve beraber evde sıcak kakao içsek...
Eğer kardeşlerini... Kaybederse, bir daha ne sıcak kakao içebileceğinden, ne de Tok Aba'nın dükkanına gidebileceğinden emin değildi. Ağlamadan içemezdi, hayır.
Amfiteatra vardığında, bomboş olduğunu gördü. Dün tıklım tıklım dolu olan koltuklarda kimsecikler görünmüyordu, Taufan'ın bulunduğu kısım ve jürilerin balkonu da öyle...
Buraya cila falan mı çekilmiş, diye düşündü kaşlarını çatarak. Dün bu kadar temiz ve... Parlak olmadığından eminim.
Üzerinde duracak vakti yoktu, Taufan'ı kurtarmak için bir şeyler düşünmeliydi. Amfiteatrdan ayrıldı ve hızlı hızlı tüm tutsakların tutulduğu o büyük binaya yürümeye koyuldu. Ne yapacağını kendisi de bilmiyordu, binaya girip, Blister'a yine, "Onu bırakın, beni alın!" mı diyecekti? Yo yo, adamın artık buna kanmayacağı kesindi.
Daha oraya varmadan, kocaman bir ekranda haberlerin yayınlandığını gördü ve oradan geçen herkes gibi durup, izlemeye başladı.
"—Alınan bir başka bilgiye göre, deneklerden Sogetto Snobile adlı, Dünyalı denek kayıplara karıştı. Bilim adamları hala izini sürdüklerini fakat henüz herhangi bir bilgiye ulaşamadıklarını söylüyor. Anormal, kırmızı yıldırımlar ve on beş yaşlarında, kırmızı gözlü bir çocuk gören olursa yetkililere haber verilmesi istendi..."
Yakınlardaki biri onaylamayarak 'cık cık cık' deyince, Halilintar elinde olmadan irkildi. Bahsedilen tam olarak oydu ve iliklerine kadar emindi bundan. Şuan topluluğun içinde olması da ayrı bir meseleydi tabii...
Eh, en azından beni bulabilmiş değiller, diye düşündü fakat bu pek de teselli edici değildi. Hem onca teknolojiye rağmen onu hala bulamamış olmaları tuhaftı...
"—Ama elbette iyi haberlerimiz de var. Geçen gün yakalanan ve Sogetto Snobile'in kaçmasına yardım ettiği düşünülen Taufan bin Leo'nun, yani Galaksi Koruyucularının ikincisinin, dün gece saatlerinde oy çoğunluğuyla idam edilmesine karar verildi. Gecenin geç saatlerinde gerçekleştirilen bu karR, büyük bir sevinç—"
Hem ok, hem de kılıç aynı anda saplansa Halilintar'ın kalbini bundan daha çok acıtamazdı. Ellerini ağzına bastırarak ağzından kaçabilecek tüm sesleri bastırdı. Dehşet içerisinde ekrana bakakalmıştı fakat artık spikeri duyamıyordu, sesler boğuklaşmaya başlamış, sanki suyun altındaymış gibi geliyorlardı... Titreyen ellerini kontrolsüzce nefes almaya çalıştığı için hızla inip kalkan göğsüne, felaket bir hızla atan kalbine bastırdı—.
Gitmeliyim, burada duramam, diye düşündü zar zor ama nasıl gidecekti? Ayakları ona itaat etmeyecekti ve etmedi de. Daha bir adım atmışken, dizlerinin üzerine çöktü. Nefes almayı bile beceremiyordu, nasıl yürüyebilirdi?
Gitmeliyim, gitmeliyim, diye tekrarladı zihninde ve dikkat çekmeden önce, son bir gayretle kendini kenar sokaklardan birine, bir duvar kenarına attı. Dizlerini karnına çekti ve yüzünü elleriyle örttü.
Geç kaldım geç kaldım geç kaldım... diye düşündü ve kardeşini bir daha asla göremeyeceği düşüncesi, zaten neredeyse olmayan nefesinin kesilmesine neden oldu. Kurtaracaktım... Kurtaracaktım...
Eline sıcak bir şeyin damladığını hissetti. Ağlıyor muyum?... diye düşündü fakat ağladığını bilmek yalnızca daha da çok ağlamasına neden oldu.
Göğsünün ağrıdığını hissetti—nefes alması gerekiyordu fakat alamıyordu. Görüşü kararmaya başlarken...
"Taufan, Taufan..." diye hıçkırdı ve dilinin çözülmesiyle birlikte, sonunda nefes almaya başladı. "Yetişemedim... O, o ölürken... Ben uyudum... Sanki uyuyacak başka gün yokmuş gibi... Uyudum..."
Acı acı ağlamaya devam etti, koskoca gezegende şuan onu anlayacak kimse olmaması acısını daha da şiddetlendirdi.
Daha dün yorgunca kendini savunan kardeşinin görüntüsü zihninden çıkmıyordu. Ne kadar istese de, kardeşinin son gülümsemesini unutamıyordu, gözlerini kapatsa da kardeşi ona gülümsemeye devam ediyordu.
"Hey Hali, madem bizden nefret ediyorsun, neden bizi terk etmiyorsun?"
Nefret etmiyorum, nefret etmiyorum hava kafalı... diye düşündü hıçkırarak, neden bunu hatırladığını bile bilmiyordu. Nefret etmiyorum... Seni sevdiğimi söyleyemedim... Bunu yeterince gösteremedim... Ama seni seviyorum!
Ve artık Taufan bunu duyamayacaktı.
"Yedizler ikizler gibidir seni hava kafalı. Ayrılamazlar."
Yedizler ayrılamazlar... Bunu söylerken ölümlü olduğumuzu, muhtemelen aynı anda ölmeyeceğimizi hesaba katmamış olmalıyım... diye düşündü. Aynı zamanda diğerlerini düşündü, onlara bu haberi vermeliydi ama nasıl?
Kendini 20 yıl daha yaşlı hissederek, zar zor doğruldu. Dişlerini sıkarak hıçkırıklarını bastırdı ve dikkat çekmemeye çalışarak, koşmaya başladı. Geldiği yere geri dönüyordu, terk edilmiş yakayla aktif olan yakayı bağlayan o denize...
Deniz hala orada duruyordu, sakin, kıpırtısız... Sanki hiçbir şey yaşanmamış ve oraya ilk defa geliyormuş gibi hissetti.
Ama yaşanmıştı. Belki de bu yüzden, kıyıya ulaşmasına ramak kala büyük bir sıcaklık hissetti—yıldırımları... Bayıltacak kadar olmasa da, canını yakan yıldırım enerjisi yüzünden elinde olmadan çığlık attı ve havada bir an çırpındıktan sonra, suya düştü.
Foşşş...
Suya gömülürken her şeyin sessizleştiğini hissetti... Tuhaf bir rahatlama hissine kapılarak, çinden gelen çırpınma dürtüsünü görmezden geldi ve kendini bıraktı... Böyle ne kadar kolay olurdu... Suyun içinde, sessiz...
"Yapma Taufan... Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Acıların azalmayacak, sadece zorla susturmuş olacaksın."
Havasızlıktan ciğerlerinin patlamak üzere olduğunu hissettiği sırada, son bir güçle çırpındı su yüzeyine doğru... Derin bir nefes aldıktan sonra, kolunu kaldıramayacak kadar tükenmiş hissetmesine karşın, bata çíka, bir şekilde karşı yakaya doğru yüzmeye başladı.
Nefes nefese karşı yakaya vardığında, öylece yüz üstü uzanıp kaldı. Saçlarından damlayan sular, gözyaşlarına karışıyordu. Ne düşündüm ben...? diye düşündü kızgınlıkla saçlarını çekiştirerek fakat bir yandan da hem korkmuş, hem de kalbi Taufan'a karşı bir anlayışla dolmuştu.
Her zaman böyle mi hissediyordu?... diye düşündü dehşetle acıma arası bir duyguyla. Bu fazlasıyla yorucuydu ve aynı zamanda neden kardeşinin gülümsemesinin ardında hep yorgunluk taşıdığını açıklıyordu.
Nitekim...
Kalkmalıyım, diye düşündü ve ellerinden destek alarak doğruldu. Islak kıyafetlerine yorgun bir bakış attı, bu şekilde yıldırım hızını kullanmak fazlasıyla tehlikeli olacaktı fakat başka bir çaresi de yoktu.
Tanıdık, dar sokağı ve kardeşlerinin kısa zamanda kurduğu karargâhı görene kadar koştu. Yıldırım hızını kullanırken bir sorun yaşamadığı için derin bir rahatlama yaşadı—aynı zamanda büyük bir çöküş.
"Aaaa bakın, Hali gelmiş—Hali?!" Kendisini neşeyle karşılayacak olan Duri'nin ses tonu aniden dehşetle doldu ve dizlerinin üzerine çöken kardeşine doğru koştu. Tabii onun peşinden diğerleri de...
"Hali? Hey Hali, ne oldu?" diye sordu Duri fakat herkesin şok dolu bakışlarının altında, sessiz kalan Halilintar alnını Duri'nin omzuna yasladı.
"Kesin rüyadayım değil mi?" diye sordu Blaze ağzı kulaklarına vararak. Durumda bir sorun olduğunu anlamamış ya da anlamamış gibi yapmıştı. "Pikachu Duri'ye sarılsın, olacak şey değil! Keşke fotoğraf makinesi—" Ancak gözlerini ikiliden ayırmayan Ais ona sert bir dirsek atınca, sustu.
"Hali, hey Hali sorun ne?" diye sordu Duri yaralanmış olabileceğine dair bir korkuya kapılarak. "Yaralanmadın—yaralanmadın değil mi?"
Kardeşinin başını iki yana salladığını görünce rahatlayarak derin bir iç çekti. Yine de hala her şey açıklanmış değildi.
"Öyleyse... Neler olduğunu bize anlatsana. Çok merak ediyoruz, haberleşme fırsatımız olmadığı için—"
"Kurtaramadım..."
"Ne?" Duri şaşkınlıkla ona baktı fakat Halilintar pozisyon değiştirmemişti. Omuzlarının titrediğini fark etti ve ağladığını sezinlediği kardeşine sıkıca sarıldı. Her ne olduysa, kızıl gözlü kardeşini fazlasıyla yıkmıştı ve... Aklına gelen ihtimalleri savuşturmak için, belki de sadece bir şey yapmadan geldiği için üzüldü, diye düşündü iyimserce. Ne var ki, Halilintar'ın nasıl biri olduğunu düşününce, bu zayıf bir teselliydi.
"Kurtaramadım Duri..." Bu sefer kardeşinin sesini net bir şekilde duydu; ağlamaktan kısılmış, titrek, kederli ve yorgun bir ses. "Gitti... Gitti, yok artık..."
Benden bu kadar, diye düşündü Duri iyimserliği bir kenara bırakarak ve cevabı duymaktan korkarak, "...Taufan mı?" diye sordu.
Kardeşi başını sallayınca, başından aşağı kaynar suların döküldüğünü hissetti. Histerik bir biçimde güldü. "Herhalde şaka yapıyorsun." dedi geri çekilerek. "Taufan olduğundan emin misin? Bizim Taufan? Mavi pelerini var?"
"Evet... Oydu..."
"Ne olduğunu bize de söyleyecek misiniz?" diye sordu Blaze ikiliye yaklaşarak, sabrı tükenmiş gibi duruyordu. "Hey, size diyorum. Pikachu? Ne oldu söylesene!" Halilintar'ın omzunu dürttü, içten içe endişelenmeye başlamıştı. İyi şeyler olmamıştı, o kesin ama içinden bir ses diyordu ki... Çok korkunç şeyler olmuştu. Çok korkunç
Yavaşça Halilintar'ın yanına oturdu ve ellerini yüzünden çekmeyen kardeşinin sırtına dostça vurdu. "Hadi, bana da söyle. Ne oldu?"
Hem delicesine merak ediyor, hem de ölesiye korkuyordu. Ne çıkacaktı bunun arkasından?
Tam bu sırada kardeşinin, "Gitti..." diye fısıldadığını duydu.
"Ne gitti? Gücün mü? Kim aldı, söyle, geri alırız." dedi Blaze onun biraz olsun daha mutlu görüneceğini umarak. "Ama dur, gücün gitmiş olsa Duri niye bu kadar üzülsün—"
"Taufan gitti Blaze, Taufan gitti, anlıyor musun?!" diye hayırkıdı Halilintar aniden ve başını kaldırıp baktı.
Tahmin ettiği fakat görmezden geldiği olasılık yeterince onu sarsmış olsa da, sonunda gördüğü Halilintar'ın yüzü, Blaze'i darmadağın eden nihai hamle oldu. Halilintar daha önce hiç görmediği kadar öfkeli ama aynı zamanda kederliydi, daha önce hiç bu kadar ağlamamıştı ve bir daha hiçbir zaman da, onun bu kadar ağladığını görmeyecekti.
"Hayır... Taufan gidemez, birlikte yeni bir oyun deneyecektik... Söz vermişti, iyileştiğimde demişti... Hayır hayır, o verdiği sözleri tutar... Bana Taufan'ın yalancı olduğunu mu söylüyorsun Halilintar?!" diye bağırdı Blaze sesi titreyerek, her cümlede daha da çok yükseliyordu sesi. Bedeni de, sesi gibi titriyordu.
Neden sonra, kendisiyle göz teması kurmaktan kaçınan Halilintar'ı aniden ittirerek yere serdi ve üzerine eğildi—iki kardeş bakıştılar.
"Onu geri getirmeni söylemiştim... Bu yüzden konuştuk... Neden geri getirmedin? Neden, neden?"
Bir şey yapmazlarsa, Blaze Halilintar'ı oracıkta boğacaktı ama hepsi yeni öğrendikleri haber yüzünden şoktaydı.
Şaşırtıcı bir şekilde, Duri ayağa kalktı ve Blaze'i geri çeken kişi oldu. Hala sinirle bir yükselip bir alçalan kardeşinin söylediklerine cevap vermedi fakat kardeşinin ateş elementiyle iyice ısınmış ellerini sıkıca tutarak, "Blaze..." dedi. "Onun suçu değildi."
Bunun üzerine Blaze tuhaf bir şekilde sakinleşmiş göründü fakat o da ağlıyordu—tıpkı diğerleri gibi. Halilintar ise yerinden kıpırdamamıştı, bir süre daha da kıpırdayacak gibi görünmüyordu.
"Ahh, birinizin bağırdığını duydum. Ne old—Hali?!" O ana kadar kenarda kestirdiği için olaylardan bihaber olan Iman fazlasıyla kıpırtısız duran kardeşine koştu. "İyi misin? Ne oldu, o—ah, ne oldu Halicik?" diye ordu kendisine sarılan kardeşini kollarıyla sararken.
Diğerlerinden birinin, "Ta-Taufan..." dediğini duydu.
"Taufan mı?" Iman kimin konuştuğunu anlamamış olsa da, açıklama bekleyerek diğerlerine baktı fakat onlar da Halilintar kadar kederli ve perişan görünüyordu. Taufan'ın daha önce yakalanmış olduğunu ve Halilintar'ın onu kurtarmaya gittiğini hatırlarken, korkunç gerçek yavaş yavaş zihnine dank etti. "Ta-Taufan'a bir şey olmadı herhalde... Onu bulamadın mı yoksa? Hali, Hali lütfen! Lütfen ona bir şey olmadığını söyle!"
Halilintar sessiz kaldı.
"Hayır, hayır, Hali, lütfen... Taufan, Taufan—" Iman yüzünü onun omzuna gömdü ve diğerlerinin asla yapamayacağı bir şekilde, hıçkırarak ağlamaya başladı. Normal zamanda diğerleri sulu göz olduğu için ona takılırlardı belki fakat şuan herkes onunla aynı duyguları paylaştığı için kimse bir şey demedi, Halilintar da tutuşunu sıkılaştırmaktan başka bir şey yapmadı.
Tam bu sırada açıldı ışınlanma tüneli.
Tabii ki hiçbiri dönüp bakmadı. Bakamadılar. Iman acı hıçkırıklarının arasında bir şey duyamazdı. Diğerlerinin de pek bir farkı yoktu.
Kira'na'nın, "Çocuklar, sorun ne?" diyen sesi üzerine, onun geldiğini fark ettiler. Kimse soruya cevap veremedi, yalnızca daha önce haberi veren Halilintar'a baktılar.
Genç yine haberi veren kişi olacağı için derin bir iç çekti ve Iman'ı bırakarak, teyzesine yaklaştı. Pelerinin başlığını çekerek, "Eksik olduğumuzu fark etmedin mi teyze?..." diye mırıldandı. 'Ölüm' kelimesini bir daha ağzına alabileceğini sanmıyordu.
"Taufan..." Kira'na'nın ifadesi bir anda değişti. Onlar gibi oturup ağlamaya başlamadı -ne de olsa Taufan ile arasındaki bağ, onların yedizler bağından çok daha farklıydı- fakat hüznünü sessizce yaşayan yedizlerin hepsini kendine çekti ve onlar sakinleşene kadar geri çekilmedi. Yasın ne demek olduğunu bilen bir kadındı. Anne-babasını, kız kardeşini kaybetmişti.
Kardeşin acısı bambaşkadır, diye düşündü anlayışla. Yediz olmak nasıldır, bilmiyorum bile.
"Nitekim," dedi yavaşça, uzun bir süre sonra hepsinin biraz olsun yatıştığını hissettiğinde. "Plan yapmamız gerekiyor. Guruhan ordusu bizi bekliyor."
"Bize yardım mı edeceksiniz?" diye sordu Duri, her ne kadar bu haber onu sevindirmiş olsa da, henüz hala iyimserliğini geri kazanamamıştı.
"Elbette, size söz verdiğim gibi." dedi Kira'na gülümseyerek. "Zaten Scienza'ya birilerinin müdahale etmesi gerekiyordu. Teknolojileri iyi diye herkes onlardan çekiniyor fakat bir şeyler yapmak zorundayız artık."
Böylelikle plan yapmaya koyuldular—Guruhan ordusunun nereden saldıracağını, nelerle karşılaşabileceğini ve saldırı sırasında neler yapılacağını...
"Guruhan ordusu onların dikkatini dağıtırken, Emily'i ve babamı kurtarmalıyız." dedi Halilintar o noktayı tartıştıkları sırada.
"Babam?!"
"Bahsetmeyi unuttum... Uf, her şey öyle üst üste geldi ki..." diye mırıldandı Halilintar alnını ovuşturarak. "Babam hala yaşyor ve burada. Aslında ölmemiş fakat Scienzalılar tarafından yakalanmış ve ölü gösterilmiş."
Hepsi ağzı açık bakakalırken, Blaze, "Yuh Halilintar, yuh sana!" diyerek diğerlerinin hissettiklerini tek kelimeyle özetledi.
"Konumuz bu değil." diye hatırlattı Kira'na, bunun üzerine plan yapmaya geri döndüler.
Uzun bir istişarenin sonucunda, plan tasarlandı ve erkenden kalkıp, plana başlamak için, hemen yattılar.
...
"Guruhan'ın komutanı kim?" diye sordu Duri Blaze'e, ertesi gün Gur'latan'a açılacak ışınlanma tünelini bekledikleri sırada.
"Bilmem..." diye omuz silkti Blaze, dünden beri fazlasıyla sessiz ve durgundu.
"Hmm..." Duri de fazla üstelemedi, onun da tadı yoktu zaten.
Bu sırada tünel açılmış ve Kira'na'nın emriyle gelen askerler, tünelden çıkmaya başlamıştı. Neyse ki ordunun büyüklüğünü bildiği için, o dar sokakta değil, başka, boş ve geniş bir yere açtırmıştı ışınlanma tünelini. Bu sayede askerlerin hepsi aynı yere sığabileceklerdi.
"Bugün sizlere bir şeyi duyurmak istiyorum." dedi Kira'na, askerlerine doğru ve tünele baktı. İçeri dört kadın girdi; biri Gur'latanlıların savaşırken kullandığı büyük bineği, diğeri elindeki gösterişli tepside, Satriantar Ratna'ya ait olan Voltra zırhını, bir diğeri ise kadife yastığın üzerine zırhın başlığını tutuyordu.
"Siz de bilirsiniz ki, aslen Voltra elementinin vatanı Gur'latan'dır ve Retak'ka'dan sonra bir daha yabancıya gitmemiştir..." Derin bir nefes aldı ve gülümseyerek devam etti. "Guruhan'ı yöneten kişinin, orduyu gerçek gücüne ve başarıya ulaştırması için elinde Voltra'yı tutması gerekir. Bu yüzden..."
Diğer yedizlerin yanında duran ve gücünü teslim edeceğine dair kötü bir hisse kapılmış olan Halilintar'ı bileğinden tutarak nazikçe çekti ve tuttuğu elini havaya kaldırdı. "Halilintar, sizin yeni komutanınız, aynı zamanda benim Veliahdım olacak!"
Diğer yedizler şaşırdı fakat Halilintar ciddi manada tüm soğukkanlılığını kaybetmişti. Bir havada tuttuğu eline, bir de özgüvenli bir şekilde gülümseyen teyzesine baktı.
Ben mi, diye düşündü kendini küçümseyerek. Ben ha... Gur'latan komutanı ve prensi... Daha neler. Ben o kadar iyi değilim...
Ne var ki kabul etmek dışında pek bir çaresi yoktu. Teyzesi ondan aldığı Satriantar'ın kılıcını kadınlardan bineği tutana bıraktı ve zırhın parçalarını alarak, dikkatlice Halilintar'a giydirmeye koyuldu. bereket versin gencin kıyafetleri zırha uyuyordu.
En son, zırhın başlığını aldı ve başına yerleştirdi. Bir dizinin üzerine çöktü ve Satriantar'ın kılıcını hala şaşkınlık içerisinde olan gence uzattı. "Sen Gur'latan'ın ilk prensi değilsin ama ilk Voltra kullanıcısı olan prensisin." Ve kılıcı ona teslim etti. Kadınlardan birinin tuttuğu büyük bineğe binmesine yardım etti ve Gur'latan İmparatoriçesi olarak orduya döndü. "Yeni komutanınız, Halilintar!"
Halilintar şaşkınlık içerisinde, inanamayarak önündeki büyük orduya baktı. Kendisinin yöneteceği orduya...
"Komutan Halilintar!" diye bağırdı Guruhan ordusu hep bir ağızdan, silahlarını havaya kaldırarak.
Kendisini çok küçük ve önemsiz hissediyordu, bir orduyu yönetmeye gelince sanki beş yaşındaymış gibi hissetmişti... Bu ciddi, iri yapılı Guruhana askerlerinin yanında ufacık bir şey olmalıydı... Tabii dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyordu.
Derin bir nefes aldı ve tok bir ses kullanmaya çalışarak, "Scienza'nın karşı yakasına geçmeye çalışacağız." diye başladı. "Hiçbir şartla çocuklara ve size saldırmadıkları sürece kadınlara dokunmayacaksınız. Teslim olanları öldürmeyecek, esir alacaksınız. Şimdi benim peşimden... Yürüyün, ileri!"
Satriantar'ın kılıcını havaya kaldırdı, bunun üzerine askerleri de aynı şekilde silahlarını kaldırdılar.
Ordu Scienza'nın diğer yakasına doğru ilerlemeye başladı, Komutan Halilintar'ın peşinden... Gur'latan Şiir Divanı, yüz yıllar sonra bu olayı şöyle anlatacaktı:
On beş yaşındaydı kılıcı kaldırdığında,
Halilintar'dı adı, gözü pek, yağız bir gençti.
Taufan'dı adı, kanı haksız yere dökülen,
Kabartmış korkunç öfkesini, yapılan bu zalimlik kardeşine,
Yakmıştı hüzün ve özlem, kırık kalbini.
Emily'di adı, sevdiğinin, aradığının,
Jherzok'un değerli, beyaz incisi.Yürüdü ordu, Komutan'ın peşine.
Halilintar bir genç değilmişçesine,
Emretti askerlerine, "Yürüyün, ileri!"
Ordu yürüdü, etmediler komutanlarına itaatsizlik.Ve başladı savaş, o savaş ki, adı Hüzün ve Yıkım Savaşı...
Devam edecek...
Etkileyici bir şiir oldu :D şiir yazabildiğimi bilmiyordum (yo biliyordum ama şiir benim tarzım değil pek).
Blaze'in sadece kızgınken Halilintar'a tam adıyla seslendiğini fark ettiniz değil mi XD ve Kira'na ile Halilintar sahnesinin, Overlapping Storms 60'taki sahneye benzediğini? Sanırım bu aralar üzerinde çalıştığım şey bu oldu XD
Neyse, benden bu kadar, başım ağrıdı XDD
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder