IN WHITE- BÖLÜM 15
Bölüm 15: Aile
Gempa, Taufan’ın uyarılarını aldığı andan itibaren karşılaşabileceği şeylere karşı kendini hazırlamıştı; yine de Halilintar’ın yüzündeki o dehşete dolu ifade onu korkutmaya yetti. Halilintar’ın yeniden ayağa kalkmasına yardım ederken sakin kalmaya çalışarak konuştu: “Hali, ne diyorsun sen? Anlamıyorum. Hala kötü mü hissediyorsun, başın mı dönüyor yoksa?”
Halilintar inleyerek Gempa’ya bitkin bir bakış attı. “Gempa. Başım dönüyor. Ne halde olduğumu görüyorsun zaten. Sadece eve gitmek is—”
“Eve gitmek yok!” diye çıkıştı Gempa, ayağını yere vurup kollarını kavuşturarak. “Kendine bir bak Halilintar! Seni kafasız! Annenin evine gideceğiz! Ayrıca önce beni meraklandırıp sonra susamazsın!”
“Hahh... Ben konuşmadan gitmeyeceksin yani, ha?” diye iç geçirdi Halilintar ve isteksizce devam etti. “Sıkıntı şu ki: Taufan en başından beri her şeyi biliyordu. Yani her şey planlıydı, Gempa; birçok şey hiçbir zaman bizim kontrolümüzde değildi. Burnumuzdan tutulup doğruca onun tuzaklarına çekildik!!”
“Düzeltiyorum, sen onun tuzaklarına çekildin. Neyse, yüzünden anladığım kadarıyla işin içinde daha fazlası var,” diye mırıldandı Gempa başını ovuştururken. “Hali, ciddiyim. Sende derin bir yılgınlık seziyorum. Bana ne olduğunu anlatmayacak mısın?”
“Sezgilerin de ne kadar güçlü!” Halilintar hafifçe güldü, sonra tekrar iç çekti. “Taufan bana… annem sandığım kadının aslında annem olmadığını söyledi.”
“Ve yine inandın mı?” diye sordu Gempa, boş gözlerle başını öne eğen arkadaşına bakarak. “Taufan’ı tanıyorsun, benden bile iyi tanıyorsun. Ciddi olduğuna gerçekten inanıyor musun?”
Halilintar alçak bir sesle, "Korkarım bu sefer yalan söylemedi Gempa." dedi. "Zaten her şey birbiriyle tam oturuyor. İnanmamayı tercih edeceğimi biliyorsun ama tüm bunların tam anlamıyla bir tesadüf olması… Beni ikna etmedi açıkçası."
Gempa bir şey söylemedi ve sessizce onun yanında oturdu. Söylenecek hiçbir şey yoktu, şuan sadece yanında durmalı ve desteğini sessizliğiyle göstermeliydi. Acı gerçekle yüzleşmek kolay değildi ve Gempa, dertli arkadaşını yatıştırmak için o an sunabileceği tek şeyin bu sessiz teselli olduğunu biliyordu.
Bir süre sonra Halilintar yüksek sesle, "Yıllardır... Yıllardır ona anne dedikten sonra, bu lakabın başka birine ait olduğunu bilmenin... Ne kadar kötü hissettirdiğini bilemezsin." dedi. Ardından utanç içerisinde özür diledi: “Kusura bakma, hırsımı senden çıkarmamalıydım.”
"Eh, bunu gerçekten yaşamadım." diye kabullendi Gempa başını sallayarak ve endişeyle bir kez daha onu süzdü. "Hali, gerçekten, annene -ya da hangi akrabansa- gitsek iyi olur. İyi görünmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu durumda içini dökmek sana iyi gelir bana kalırsa."
Halilintar iç geçirdi ve başını salladı. "Pekala... Ama şimdilik ona annemden bahsetmeyelim. Ben onunla... Yalnız konuşacağım. Baş başa, lütfen."
"Sen nasıl istersen." Gempa anlayışla başını salladı.
…
"Merhaba anne... Evdesin değil mi? Sana geleceğiz de... Kiminle mi? Gempa. Gempa'yla birlikte. Tamam, sonra görüşürüz."
"İkimizin de bisiklet sürebiliyor olması iyi oldu." dedi Gempa gülümseyerek. "Açtığın belalar düşünülürse, toplu taşımada fazlasıyla dikkat çekerdin herhalde."
"Çok yardımcı oldun, teşekkürler." diye homurdanarak gözlerini devirdi Halilintar. "Hadi gidelim. Daha fazla oyalanmasak iyi olur. Ne kadar erken varırsak o kadar iyi."
…
“Halilintar?! Ne oldu sana?!”
Gempa durumu öncesinde Satriantar’a nazikçe açıklamış olsa da, kadın Halilintar’ı gördüğü anda bu tepkiyi verdi.
Halilintar iç çekti —bunu zaten bekliyordu. Öz annesi olmasa bile kadında güçlü bir annelik içgüdüsü vardı. İlk bakışta bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
…Yani bunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Çarpmalardan ve düşmelerden dolayı her yeri morluklar içindeydi; kan olmasa da huzursuz ifadesi ve bitkince Gempa’ya dayanma şekli her şeyi anlatıyordu.
Banyodan ilk yardım çantasıyla dönen Satriantar, endişe ve şefkat dolu bir ses tonuyla, “İçeri gel, seni içeri alalım… Umarım bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.” dedi.
“Şey, yani, evet var.” diye mırıldandı Halilintar —her ne kadar sinir bozucu bir şekilde henüz aklına hiçbir şey gelmemiş olsa da. “Uzun hikaye.”
“Ufak bir kazaydı efendim.” diyerek araya girdi Gempa. Gülümsemesine rağmen Halilintar onun yüzündeki gerginliği fark etti ve fark ettirmemek adına içinden kıkırdadı.
Satriantar, “Hmm… Daha dikkatli olmalısın Halilintar.” diye azarladı onu. Halilintar bu söz üzerine kaşlarını çatsa da sessiz kaldı. “Artık benimle yaşamıyorsun. Kendini böyle tehlikeye attığında her zaman yanında olamayabilirim. Artık on altı yaşındasın.”
Gempa nazikçe, “Artık size emanet olduğuna göre ben gitsem iyi olur.” dedi. “Hoşça kal Halilintar. Sonra görüşürüz.”
Satriantar minnettar bir gülümsemeyle, “Tamam tatlım, teşekkür ederim.” diye karşılık verdi. “Gelmeye onu sen ikna etmiş olmalısın. Halilintar böyle şeyler olduğunda asla akıl edip de gelmez.”
“Ah, şey, pek zor olmadı.” Gempa kıkırdadı —aslında surat asan Halilintar’a gülüyordu. “Ama gelmemek konuda oldukça inatçıydı, orası doğru.”
Satriantar’ın arkasında duran Halilintar ona tehditkar bir bakış atmaya çalıştı ama bu durum Gempa’nın anlamlı bir şekilde göz kırpıp daha da yüksek sesle gülmesine neden oldu sadece.
O gittikten sonra, ağır bir sessizlik çöktü. Halilintar bu derin konuyu nasıl açacağını bilemeyerek huzursuzca parmaklarıyla oynuyordu.
Satriantar aniden, “Bütün bunların bir kaza olması pek doğruymuş gibi gelmedi bana.” dedi. Halilintar irkildi —ve bu sefer gerçekten gerildi, çünkü her şekilde uyduracak bir bahanesi olan Gempa artık yanında değildi. “Benimle konuşmak istediğin bir şey var mı, oğlum?”
Oğlum.
Halilintar kadının kullandığı bu hitap yüzünden gözlerinin dolduğunu fark etti ve bu sefer ağlamadan önce kendini tutabilince, içinden şükretti.
“Ben…” İkna etmeye yarayacak bir şeyler uydurmaya çalışarak duraksadı. “Kısa bir ziyaret için gittiğimde Taufan’ın evinde bir günlük gördüm. Orada yazılanlar bana bir şeylerin yanlış olduğunu düşündürdü. Taufan canımı yakacağından korkup günlüğü elimden aldı, hepsi bu!”
“Pekala. Eğer hala rahatsız hissediyorsan o günlükte ne gördüğünü benimle paylaşabilirsin, ben de seni neyin rahatsız ettiğini öğrenmiş olurum.” Satriantar böyle derken, onun bileklerini ve omuzlarını sarmayı bitirmiş, son olarak şakağındaki morluğu incelemek için çenesini nazikçe tutmuştu. Dikkatlice temizlemeye başladı.
Halilintar konuşmak için en doğru zamanın bu olduğuna karar verdi. Göz teması kuruyorlardı ve kadın onun yaralarını tedavi etmeye odaklanmıştı —dikkati başka bir şeye kaymayacaktı. “T-teyze… Sana bir şey sormam gerekiyor…”
Satriantar ortamdaki havayı yumuşatmaya çalışarak, “Teyze mi? Ne zamandan beri bu kadar kibar olmaya başladın?” diye sordu. “Sor, Halilintar.”
“Ben… Şey... Senin benim öz annem olmadığını duydum. Doğru mu?”
Satriantar duraksadı ve geri çekilip ona baktı. Üzgün veya şaşırmış görünmüyordu. Yüzünde sadece kederli bir gülümseme vardı. “Demek sonunda öğrendin? Nasıl?”
Halilintar başını salladı ve biraz, rahatlamanın verdiği neşeli bir ifadeyle ona bakmaya devam etti. “Dediğim gibi, uzun hikaye.”
Satriantar iç çekerek ona baktı —ama sanki uzaklara, geçmişin derinliklerine dalıp gitmiş gibiydi. “Annen... Kira’na. Benim kız kardeşimdi... Yani evet, teknik olarak hâlâ benim akrabamsın. Öz oğlum olmayabilirsin ama benim tek yeğenimsin ve bir kez olsun bundan pişmanlık duymadım.”
Halilintar, merakı net bir şekilde belli olsa da pek bir duygu göstermeden ona bakmayı sürdürdü. “Annem… Nasıl biriydi?”
Satriantar özlemli bir gülümsemeyle, “Gençken çok güzel ve sevecendi.” dedi; ancak ses tonundaki bir şey Halilintar’ın kaşlarını çatmasına neden oldu. “Onu çok severdim. Ve eminim o da beni severdi. Evlenene kadar her şey çok güzeldi —annen gerçekten çok kurnaz ve zekiydi— eh, sanırım zekanı benden almamışsın demektir bu.”
“Benim küçük kız kardeşimdi; öyle ışıl ışıl, nazik ve kibardı ki… Ta ki onunla tanışana kadar.” O adamdan bahsederken sesi hiddetlenmiş, duyulur şekilde sertleşmişti. “O adam onun sefaletinin kaynağı, mahvoluşunun sebebiydi. Onu manipüle etti, sanki başından beri zalim olan zavallı kardeşimmiş gibi hissettirdi ve sonunda onu gerçekten bir canavara dönüştürdü.”
“Evlilikten sonra… Her şey tepetaklak oldu. Sana ne olduğunu şuan anlatamam —belki ileride... Ama onunla babanın hiçbir zaman anlaşamadığını kesin olarak söyleyebilirim. İkiniz de bu karmaşık hayatın içine doğdunuz. Sen ve senin—”
“Bekle, ikimiz mi? Bana bir kardeşim olduğunu söyleme sakın?” diye sordu Halilintar dehşete düşerek.
Satriantar gülümseyerek fısıldadı: “İkiz kardeşin. O kadar eski bir hikaye ki neredeyse hiç hatırlamıyorum. Adı… ah, şimdi hatırladım, Kira'na ona isim verememişti. Ona dair tutunacak hiçbir şeyin kalmaması gerçekten çok yazık.”
“Baban ikizini senden ayırdı ve başka bir yere gitti. Onu bir daha hiç görmedik ve Kira’na işte o zaman akıl sağlığını kaybetmeye başladı. Çünkü hepimiz ikizinin büyük olasılıkla öldüğünü düşündük —ve o bu acıyla baş edemedi.” Hıçkırdı. “Ne de olsa, ne kadar dayanıklı olursa olsun, ne kadar iyi bir insan olursa olsun, evladını kaybetmenin acısı bir anneye her zaman kafayı yedirtir.”
“İkizim… Erkek miydi?” diye tereddütle sordu Halilintar.
Satriantar gülerek, “Erkekti ama o kadar sevimliydi ki kız sanırdın.” dedi. “Her ne kadar öldüğünden korksam da... Bazen büyüyüp sorumluluk sahibi, güçlü bir adam olduğunu hayal ediyorum.”
Halilintar dudaklarını ısırdı. Gerçek şimdi ona o kadar yakındı ki, derisinin altında gezinen o heyecanı, gözlerinin önüne serilen aydınlanmanın mutluluğunu hissedebiliyordu. İkiz mi demişti?
Gerçek buysa sevinmeli mi yoksa umutsuzluğa mı düşmeli bilemiyordu. Mahcup bir edayla sordu: “Olanlardan önce Kuputeri hakkında bir bilginiz var mıydı?”
Satriantar onun umutlarının arkasındaki düşünceyi hemen anlayarak güldü: “Aaa hayır, Taufan senin ikizin değil, seni temin ederim ki değil. Taufan, Kuputeri’nin tek oğlu. Kesinlikle. Ve bence fazla umutlanmamalısın —ikizinin hayatta kalmış olma ihtimali çok düşük. O zamanlar onu bulamadıysak, şimdi bulmanın imkanı yok.”
"Tamam, an- teyze... Ben biraz dinleneceğim," diyerek ayağa kalktı Halilintar ve odasına girip kapıyı arkasından kapatmadan önce sessizce, "Bana müsaade." diye ekledi.
Satriantar onun gidişini izledi. Yüreği anlayışla dolsa da hafifçe iç çekti. "Gerçekten zamana ihtiyacın var... Ne yaşadığını anlıyorum Halilintar... Bunu taşımak kolay değil. Bunca yıldan sonra benim bile hâlâ omuzlarıma yük oluyor."
Ama şimdilik, kendi kendine düşünmesi için onu yalnız bırakacaktı.
...
Halilintar gardırobunu açıp alt çekmecelerden birini çekti ve aile albümünü çıkardı. Sonra yatağına oturup albümü açtı.
Fotoğraflardaki genç kadının kim olduğunu artık biliyordu. Satriantar’ın kendisine, çoktan tanıdıklarından biri olarak tanıttığı kişi, aslında annesinin 15, 18 ve 23 yaşlarındaki halleriydi. Kendisinin henüz dünyada olmadığı zamanlardı.
Annesini dikkatle incelerken, aralarındaki benzerlikleri fark etmeye başladı. Çene hattı, gülüşü, o ağırbaşlı ve asil duruşu... Aslında ona çok benziyordu —ve bu çok mantıklıydı. Satriantar'da hiçbir zaman kendisinden bir parça görememişti ama annesine benziyordu ve bunu bilmek, üzerinden çok zaman geçmiş olsa bile iyi hissettirmişti.
Kira’na ile Satriantar’ın çocukluk fotoğraflarında bile Kira’na biraz bakımsız ve dağınık görünürken, Satriantar o zamanlar bile geriye taranmış saçları ve jilet gibi ütülenmiş kıyafetleriyle son derece titizdi.
Ve o aile fotoğrafı...
Halilintar parmaklarını fotoğrafın üzerinde nazikçe gezdirdi ve hafifçe gülümsedi. “Annem, babam ve ben...”
Babası sadece bu tek fotoğrafta görünüyordu. Pek mutlu görünmüyordu ama Halilintar nedense onun numara yaptığını düşündü. Gizlice gülümsüyor ama bunu belli etmemeye çalışıyor gibiydi.
Halilintar gayri ihtiyari kıkırdadı. Yüz ifadesi annesininkini andırsa da fiziği tıpkı babasıydı —kaşları, duruşu, gözlerinin şekli, hatta genel görünüşü.
Onları hiç görememiş olsa da onlara benziyor olma düşüncesi içini rahatlattı.
Ama onları göremezdi, artık göremezdi. Yani... Sonuçta gelecekte görüp göremeyeceğini bile bilmiyordu ve bu düşünce canını çok sıkıyordu.
Albümü bir kenara koydu ve yatağında kıvrılırken, gülümsemesi yavaşça soldu. “İlişkileri ne kadar kötü olursa olsun... Yine de burada olmalarını isterdim.” diye mırıldandı hayal kırıklığıyla. “Anne babam belki de var ama ulaşamadıktan sonra neye yarar? Yanımda sadece teyzem var... Bir de muhtemelen hiç bulamayacağım bir ikizim varmış tabii... Arkadaşlarım olmasaydı tamamen yapayalnız kalacaktım.”
...
Gencin yemeğe çıkmayacağını tahmin eden Satriantar tek başına yemek yedi, ardından bir süre kitap okudu. Yatma vakti geldiğinde, kontrol etmek için sessizce Halilintar'ın odasına girdi.
“Halilintar? Hâlâ uyanık mısın?”
Cevap gelmedi, karanlıktaki siluet hareket etmedi.
Satriantar yavaşça yaklaştı ve arkası dönük olan çocuğun yüzüne bakmak için öne eğildi.
Hafif acı bir gülümsemeyle, “Ah, uyumuş bile.” diye fısıldadı, yanağını nazikçe okşayarak. “Yorulmuş olmalı, çok şey yaşadı... Umarım iyi olur.”
Yatağın üzerinde duran aile albümünü fark edince gülümsedi. “Bunca zamandan sonra artık ailesini biliyor. Keşke bunu olgunlukla karşılayabilse...”
Bakışları Kira’na'nın gülümsediği genç kızlık fotoğrafına kayarken gülümsemesi kayboldu. “Keşke burada olsaydın kardeşim... Halilintar’ın sana ihtiyacı var.”
...
“Günaydın Hali... Evet, mahalleye gelmek üzereyim. Tamam… Tamam, görüşürüz o zaman.” Gempa telefonunu cebine soktu, bisiklet eldivenlerini giyip yola çıktı.
Hafif rüzgara karşı pedal çevirirken neşeyle gülümsedi. Bugün Halilintar ile birlikte bazı şeyleri kurcalamaya başlayacaklardı.
Tüm bu yaşananlardan sonra, karanlık işlere bulaşmaya çalışan iki reşit bile olmamış çocuk olarak yeniden yollara düşmenin çok tehlikeli olduğunu söyleyerek en başta buna karşı çıkmıştı; ama sonunda yine ikna edilmişti. Yine. Gempa bu durumdan pek de memnun değildi.
Bu fikir Halilintar'dan çıkmıştı. Kuputeri’nin evindeki o “eşyaları” incelemeleri gerektiğini —orada bulunacak pek çok ipucu olduğunu iddia etmişti.
Ne de olsa Taufan babasının işini devam ettirmek istediğini söylemişti, bu yüzden o 'işi' anlamak kesinlikle bir avantaj sağlayacaktı.
“Günaydın Hali.”
“Hm, günaydın.” Halilintar, Kuputeri’nin evinin önünde dururken ona hafifçe başını salladı.
Gempa haince sırıtarak, “İçeri nasıl gireceğimizi biliyorsundur umarım?” diye sordu. “Bir kez içeri girdik mi geri dönüşü olmaz.”
“Sanki korkup sinen benmişim gibi konuşma.” dedi Halilintar, gözlerini devirdi ve bir anahtar çıkardı. “Şansımıza annemde yedek bir tane vardı. Yoksa korkarım Taufan'la bir anlaşma daha yapmak zorunda kalacaktık.”
Gempa, “Hah, o pislikten hiçbir şey istemem —ona hiçbir şey de vermem. Önümde diz çökse bile. Zaten öyle taviz verecek biri de değil.” diye homurdandı. “Neyse… Başlayalım bakalım.”
Kapı açılır açılmaz kalın toz katmanlarıyla karşılanmayı bekliyorlardı ama şaşırtıcı bir şekilde ev o kadar da tozlu değildi.
Gempa etrafına bakınırken düşünceli bir tavırla, “Taufan’ın burayı tamamen arkasında bırakabildiğini sanmıyorum.” dedi. “İçinde kalp namına birazcık bir şey varsa çocukluğunun acısını öylece terk edip gidemez bence.”
Halilintar dudaklarını büküp başını sallayarak, “İlginç ama mantıksız.” dedi. “Bana zarar verirken gözünü bile kırpmadı —bir saniye bile tereddüt etmedi. Hatta annesi öldüğünde hissettiği acıdan zevk aldığını bile söyledi.”
Gempa merdivenleri işaret ederek, “Öyle ama derinlerde bir yerde hâlâ canı yanıyor, değil mi? Bütün çocukluğu burada geçti.” diye karşılık verdi. “Hadi, bir yerden başlamalıyız.”
“Geliyorum.”
İlk durakları Taufan’ın eski odası oldu. Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Taufan taşınırken geride fazla bir şey bırakmamıştı. Ancak önemsiz görüp bıraktığı birkaç şey vardı.
“Hey Hali, şuna bak! Bu—”
“Sakın bana bunun Taufan’ın albümü olduğunu söyleme!” Halilintar alaycı bir şekilde gülerek Gempa’nın yanına yürüdü. “Nerede buldun onu?”
Gempa sırıtarak, “Annesinin odasında.” dedi. “Ooooh, buna kesinlikle göz atmalıyız.”
Halilintar şüpheyle gözlerini kısarak, “Taufan’ın bundan hoşnut olacağını sanmıyorum.” dedi —ama aslında sadece dalga geçiyordu. İş başa düşmüştü. “Çatı katına çıkalım. Bence orada daha çok şey var.”
Çatı katı eskisine göre çok daha tozlu olduğu için Halilintar kapıyı açtığında içerideki tozun dışarı çıkabilmesi için hızlıca geri çekildi. Ardından içeri adım attı.
Gözlerini kısarak etrafa bakarken, alçak bir sesle, “Aradığımız şey bu kutularda.” dedi. “En azından hatırladığım kadarıyla öyle olması gerek.”
Taufan gitmeden önce onunla çatı katını temizlerken Halilintar, bu kolilerdeki eski eşyalar dışında dikkatini çeken başka hiçbir şey olmadığından emindi. O zamanlar kurcalamanın uygunsuz olacağını düşünmüştü ama şu haline bak – şimdi onları karıştırmaya hazırlanıyordu.
“Pekala... başlıyoruz.”
İki arkadaş kutuların yanına oturup defterleri tek tek çıkarmaya ve dikkatle okumaya başladılar.
...
Saate bakıp kararmaya başlayan gökyüzünü fark eden Gempa, “Hali, akşam oldu. Artık eve dönmeliyiz.” dedi. “Babasının iş kayıtlarından başka bir şey bulamadık —ve onlardan da hiçbir şey anlayamıyoruz zaten!”
“Hmm.” Halilintar ayağa kalkıp üzerindeki tozu silkeledi. Sonra kenara koyduğu albümü fark etti ve eğilip onu aldı. “O zaman başka bir gün devam ederiz.”
Gempa şaşırarak, “Ha? Onu yanında mı götürüyorsun?” diye sordu ama Halilintar kararlı bir şekilde başını salladı. “İçinde önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Yanılsam bile Taufan’ın ebeveynleri hakkında biraz fikir edinebiliriz.”
“Peki, sen nasıl dersen.”
...
Halilintar eve döndüğünde —son iki gününü teyzesinde geçirdikten sonra— albümü çalışma masasının üzerine koydu ve kendisini yatağa attı.
Taufan’ın babasının geçmişi... Tıpkı Taufan’ın kendisine benziyordu. Bir çeteyle başlayan işler, Kuputeri ile bir şekilde tanışma, Halilintar’ın babasının onun sağ kolu olması... Geriye dönüp bakınca her şey anlam kazanıyordu.
Halilintar iç çekti. Bitkindi —fiziksel olarak değil, zihnen...
Sonunda kalktı, masanın üzerinden albümü alıp tekrar yatağına oturdu. Ama bu kez yanıt aramıyordu —sadece Taufan’ın çocukken nasıl göründüğünü görmek istiyordu (ki bunun çok komik olacağından emindi).
Haklıydı da. Doğduğundan beri farkında olmadan tanıdığı Taufan, bebeklik fotoğraflarının çoğunda hemen onun yanındaydı.
İşin komik yanı? Birlikte oldukları ilk fotoğrafta ikisi de gülümsüyordu —ama bir sonrakinde bebek Halilintar ağlıyordu.
Halilintar o gece yatmadan önce epey güldü.
Ve dürüst olmak gerekirse, son zamanlarda yaşanan her şeyden sonra, ihtiyacı olan şey muhtemelen tam olarak buydu.
Devam edecek...
Yeeeee bu seriye geri dönüyoruz! Aslında sene başından beri In White üzerine çalışıyordum-makaleler, yan hikayeler vs... Şimdiyse, böylesine güzel bir tatildeyken yeniden yazmaya başladık!
Unutmayın: destekleriniz bizim için çok önemli!
16. Bölüm için takipte kalın~
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com
Yorumlar
Yorum Gönder