IN WHITE- BÖLÜM 16

Uyarı: Kan, şiddet ve sadist eylemler/sözler içermektedir! Okumaktan rahatsız olacaksanız yazardan özet talep edebilirsiniz (emberia.aeris11@gmail.com).

16: Aranan Şey

Halilintar korkunç bir rüyanın ortasındaydı. Taufan karşısında, o ana kadar gördüğü en korkunç ifadeyle duruyordu. El bıçaklarını tehditkar bir şekilde çekmişti ve anlamadığı bir şeyler söylüyordu.

Aslında kaçmak istiyordu ama bir ses dikkatini dağıtıyordu. Ses mi? Böyle bir anda ne sesiydi bu? Ne oluyordu? Bu telefonunun zil sesi değil miydi—

"Hah?!" Nefesi kesilerek doğruldu. Evet, tam bu noktada uyanmıştı. Ah, telefonu onun dehşetinden habersiz çalmaya devam ediyordu.

Parmaklarını saçlarına geçirdi; yataktan aşağı yuvarlanmamaya dikkat ederek telefonuna uzandı ve iç çekerek aramayı açtı. "Günaydın teyze..."

"Günaydın Halilintar... Ne yapıyorsun canım?"

Ne mi yapıyordu? Bunu nasıl anlatmalıydı? Az önce uyuyordum ve sen arayınca uyandım derse teyzesi çok üzülecekti. Öyleyse...

"İ-iyiyim, uyanmaya çalışıyorum. Sen nasılsın teyze?" diye geveledi, belli etmemeye çalışsa da, konuyu kendisinden olabildiğince uzak bir yere çekmeye çalışmıştı.

"Sen beni geçiştiriyor musun?! Uyanmaya çalışıyorum da ne demek?!.. Ah... Seni uyandırdım mı tatlım?"

"Uffff..." Halilintar ofladı ve kendini tekrar yatağına bırakırken, yatakta tepinme isteğine karşı koymaya çalıştı. "Uyuyordum, yalan söyleyecek halim yok... Korkunç bir kabus görürken telefonun zil sesiyle uyanmanın dehşetini anlamanı bekleyemem zaten."

Tamam... Son kısımda gerçekten haddini aşmıştı.

"Hmmm..." Hattın diğer ucundaki Satriantar'ın öfkeli iç çektiği duyuldu. Ancak konuşmaya başladığında sesi biraz endişeli miydi? Ya da belki de kulaklığının sesini fazla açtığı için işitme bozukluğu çekmeye başlamıştı? "Belki iyi değilsindir, konuşmak istersindir diye düşündüm ama anlaşılan o ki, o kadar da kötü değilsin. Huysuzluğun her zamanki gibi üzerinde. Yeni uyanmış olduğunu bilmeseydim bu saygısızlığa karşı kayıtsız kalmazdım, bilesin. Neyse, kontrol etmek için aramıştım zaten. Sonra yine konuşuruz."

Ve Halilintar'ın tepki vermesine kalmadan aramayı sonlandırdı.

"Urgh..." Halilintar suratını astı ve sıkıntıyla yatağa bir tekme attıktan sonra, başını yastığına gömdü. "Uf uf! Teyzeee... Bazen gerçekten de çok alaycı oluyor."

Eh, kime benzediği belliydi en azından.

Kayıtsızca saate baktı ve—bir anlığına nefesi daraldı. Sonra da başını tekrar yastığına gömüp, korku ve suçluluk içerisinde, "On mu?! Kalın kafam, nasıl unuturum?!! Gempa'ya bu sabah geleceğime söz vermiştim!" diye bağırdı.

Hızlıca kalktı ve elini yüzünü yıkadıktan sonra, kıyafet dolabını açtı. Sıradan siyah kapüşonlusu, kırmızı tişörtü ve siyah eşofman... Aman! Acele et Halilintar, acele et!

Normalde asla tercih etmeyeceği bir hızla giyindi ve telefonunu kaptığı gibi, kapının önündeki beyaz spor ayakkabılarını giydi (küçük not: bağcıklarını bağlamadığı için neredeyse üç kez düşme tehlikesi geçirdi).

Bisikletine atlarken, tereddüt ve korkuyla saati kontrol etti. "Gempa beni öldürecek..."

...

"Gü...Günaydın...Ehehehe..." dedi Halilintar nefes nefese kapı eşiğine çökerken, zar zor elini kaldırabilmişti.

"Vay vay vay, sonunda teşrif ettiniz beyefendi. Gerçekten şaşırdım doğrusu." diye gözlerini kıstı Gempa, kapüşonlusunu askıya asan arkadaşına bakarken memnuniyetsizce dudak büktü. "Eh, yani, senin gibi birinden söz almanın ne önemi var? Onu da unutuyorsun zaten. E tabii evden çıkman gereken saatte hala uyuyor olduğun için seni suçlayamam değil mi? Alarm da kurmadığın için de seni suçlayamam tabi, onu da unutmuşsundur..."

"Aah, tamam, bu kadar iğneleme yeterli Gempaa..." Elleriyle sakin olmasını işaret ederken, pişmanlık ve suçluluk dolu bir kahkaha attı. "Tamam, anladım, seni çok beklettim. Ama biliyorsun, ciddi bir iş için buluşuyoruz, birbirimizi iğnelemek için değil."

"Ve yemek için de değil." dedi Gempa onaylamaz bir tavırla kaşlarını çatarak, onun ellerini ovuşturduğunu ve dudaklarını yalayarak mutfağa baktığını fark etmişti. "Bu iştahlı bakışların sebebi nedir?"

"Ehehehe..." Utanarak yanağını kaşıdı. Ah, dostum, çok açgözlü görünmüş olmalıydı. "Şey, evden hızlıca çıkayım derken kahvaltı etmeyi unutmuş olabilirim."

"Urgh, Hali..." Gempa burun köprüsünü tutarak iç çekti. Ne yazık ki Halilintar'ın yemek ve uyku aşkıyla dolu hayatı, kendisinin disiplinli hayatıyla hiç uyuşmuyordu. "Tamam, geç mutfağa. Hem yersin, hem konuşursun, ne diyeyim?"

"İşte şimdi oldu." dedi mutlulukla mutfağa yönelerek ancak Gempa omzunu tutarak ona dönmesini sağladı ve karanlık bir şekilde gülümsedi. "Bir dahakine verdiğin sözleri tutman daha iyi olur."

Aslında bunlar tam olarak ciddiyetle söyledikleri şeyler değildi. Halilintar iyi biliyordu; kırk bin kez unutsa bile, milyon kere uyuyakalsa bile, Gempa sinirlenmez, darılmaz ve onu evine alırdı. Ama tabii verilen sözleri tutmak gerekirdi. Arkadaşlarının güvenini zedelemek istemezdi.

Onun güveni biri tarafından suiistimal edilmişken, o berbat ihanet hissini deneyimlemişken, başkalarının güvenini zedelemeye cesaret edebilir miydi?...

"Pekala, evde uzun uzun düşündükten sonra, planım iyice oturdu." diye başladı ciddiyetle. Derin bir nefes aldı ve küçük çantasından katlanmış bir kağıt çıkardı. Masanın üzerine genişçe serdi ve Gempa'nın görebileceği şekilde çevirdi. Kağıt karmaşık karalamalar ve okunamayan notlarla doluydu.

"Pfft—" Gempa gülmemek için kendini zor tutarken, kibarca ağzını kapatmayı denedi ve başını salladı ancak Halilintar onu tabii ki fark etti ve suratını astı. Üzerinde saatlerce çalıştığı eserine gülünmesi hoşuna gitmemişti. "Gülme! Bunları çizmek çok vaktimi aldı! Çok değerliler."

"Çok. Çok değerli." dedi Gempa gülmeyi sürdürürken.

"Urgh, her ne ise... Gelecekte arkeoloji çalışmalarında bu kağıtlar bulunursa ve müzeye konulursa kazanan ben olacağım." diye homurdandı Halilintar gözlerini devirerek

"Bence el yazının başka bir alfabeden olduğunu düşünüp, ne olduğunu çözebilmek için paleograflara verirler." dedi Gempa kahkahasını zar zor bastırırken.

"Tabi tabi." diye homurdandı fakat o da gülüyordu. Neden sonra tekrar ciddileşti ve kalemiyle kağıttaki işaretli noktaları göstererek anlatmaya başladı. "Taufan'ı takip etmemiz gerektiğine karar verdim. Neden diye soracağını biliyorum, isteksiz olduğunu da görebiliyorum. Birincisi, onu takip edeceğiz ve annemin günlüğüne ulaşmaya çalışacağız. Taufan'ın akıbetini umursamasam bile, annemin günlüğünü umursuyorum. Tabii eğer gelmek istemezsen bir şey diyemem ama ben... Sadece bir günlükten ibaret olmadığını seziyorum."

Bir an nefes almak için duraksadı ve arkadaşının altın renkli gözlerine baktı. İyi haber; arkadaşı öfkeli değildi veya onu yargılamıyordu. Sadece anlayış ve kötü tecrübelerin getirdiği tereddüt vardı.

Ama en önemlisi, güven vardı. Ne olursa olsun onu bir başına koymayacağını gösteren bir kararlılık.

"Ve ikincisi, birilerinin ben Taufan'ı takip ederken çetenin dikkatini dağıtması ve plan yaparken bana yardımcı olması gerek. O birileri de sen oluyorsun, hehehe. Zeka gerektiren işlerde iyisin yani."

"Eh, doğru... Sen de o tarz işlerden hoşlanmıyorsun ama pek şaşırtıcı değil açıkçası." dedi Gempa gülümseyerek. Tüm tereddüdü yok olmuş, memnuniyet ve sükunet yerini almıştı. "Tamam, bu plan benim için uygun. Kimliğimi gizleyerek dikkat dağıtmada gayet iyi bir iş çıkaracağımı düşünüyorum."

"Harika! Bunlar dışında... Karar veremediğim bir konu var. Taufan'ı normale dönmeye ikna edecek miyiz? Bekle bekle, sinirlenmeden önce dinle! Görüyorsun, gittikçe daha da agresifleşiyor ve şu son zamanlarda durum iyice tehlikeli bir noktaya geldi." dedi keder ve suçluluk karışımı bir tonda. Bakışlarını masadaki kağıda dikmiş, düşünceli bir şekilde kalemini çeviriyordu. "Taufan'ın davranışlarının düzelmesi bize pek çok konuda yardımcı olur, hatta tüm sorunları kökten halleder. Ama ne yazık ki... Yapamayacağız gibi görünüyor. Geçen gece onu dinledikten sonra amacına ulaşmak için büyük bir çaba sarf ettiğini fark ettim. Bu kararlılıkla devam ederse onu durduramayız." Bilinçsizce boynundaki ince bıçak izine ve bileklerindeki kesiklere dokunmuştu.

"Onu artık arkamızda bırakmanız gerekiyor." dedi Gempa, sanki bunu yapmak istemiyormuş gibi hüzünlü bir tonda. "Sen de, ben de onun düzelmesini çok istiyoruz, bu çok normal. O bizim arkadaşımız... Ama bu en azından şimdilik imkansız ve Taufan da eski Taufan değil, bu yüzden olaylara objektif bakmak zorundayız."

"Hmm... Öyleyse işte başlıyoruz..." diye mırıldandı.

...

"Şimdi tam olarak ne yapacağız? Anlatırken çok kolaymış gibi anlattın ama pratiğe dökmek o kadar kolay olmayacak." diye fısıldadı Gempa.

İkili, White Storm'un genellikle konuşlandığı okulun yanında, kuytu bir köşeye saklanmış, okulun bitmesini bekliyorlardı. Çete okuldan çıktığında Halilintar, Taufan'ı takip edecekti—tabii genci görebilirse. Gempa ise çete üyelerinin dikkatini dağıtacaktı. Basit fakat hiçbir detayın atlanmaması gereken bir plandı.

Halilintar onu omuzlarından tutarak geri çekerken, "Kesinlikle bir şeyler yapacağız ve en önemli nokta kendimizi sezdirmemek. Sen ise bunu yapmak üzeresin." diye fısıldadı. "Bizi görürse bizi görmezden gelmez muhtemelen. Peşimize düşerse -ki bizi görmesi durumunda kesin bizi yakalamaya çalışır- bu silahsız halimizle karşı koyamayız ve bir bakmışız, Taufan'ın tutsağı olmuşuz! Ölmekten çok daha kötü olduğunu da zaten tahmin edebiliyorsundur."

"Ooo çok korktum." diye homurdandı Gempa alaycı bir tonda. "Usta Sadist'in köleleri olarak ölen gençler. Ne trajedi!"

Tam bu sırada, okulun çıkış zili çaldı. İkisi de konuşmayı kesip pür dikkat kesildi ve okul kapısını gözlemeye koyuldular.

Onca kalabalığa rağmen, uzun boylu, gri ceketli çok tanıdık bir figürü hemen fark ettiler. Bu Taufan'ın ta kendisiydi. Çok şaşırtıcı bir şekilde, gayet sakin ve rahat görünüyordu. Sıradan bir öğrenci kalabalığı gibi görünen çetesi de yanındaydı.

Birlikte sadece dikkatli bakanların fark edebileceği bir uyum içerisinde okul kalabalığından sıyrıldılar ve okulun çaprazında bulunan bir dükkanın önünde durdular.

Taufan kendinden emin bir tavırla, dükkanın önündeki duvarın üzerine çıktı ve ilgisiz bakışlarını çete üyelerinin üzerine gezdirdi. Sonra küçümser bir tavırla gözlerini devirdi ve yanına oturan Beliung'a kısa bir bakış attı. Çocuk dışındaki kimseyle doğrudan bir göz teması kurmamıştı.

Açıkçası neden burada olduğu bile yeterince büyük bir soruydu.

Ama cevabı önemli değildi, her türlü işlerine yarayacak bir durumdu.

"Burada olduğumuzu bilseydi bu kadar rahat olamazdı." diye fısıldadı Halilintar parmağıyla gizlice Taufan'ı işaret ederken, sırıtarak. "Çok güçlü olmasına rağmen, planlarımızdan habersiz olması çok rahatlatıcı. En azından hala geleceği göremiyor."

"Eh, her hareketimizi hesapladıktan sonra geleceği görmesine gerek kalmıyor..." diye sessizce itiraf etti Gempa ve bu Halilintar'ın yüzündeki neşenin kaybolarak, suratının asılmasına neden oldu. "Moral konuşması yapmaya çalışıyorum! Bu kadar kötümser olmak zorunda mısın?"

"Kötümser değilim, sadece gerçekçi olmanı sağlıyorum." diye omuz silkti Gempa umursamazca. "Sonuçta büyük hayallere kapılıp gökyüzüne uçmaya çalışan, sonra da yere çakılan her zaman sen oluyorsun."

"Tamam..." Halilintar iç geçirdi ve vakitlerinin sınırlı olduğunu hatırlayarak, ciddileşti. "Pekala, planı biliyorsun. Sen çete üyelerinin dikkatini çekeceksin. Bunu Taufan'a saldırarak yapabilirsin, onun suratının ortasına bir tane çakmak için can atıyorsundur zaten. Yüksek tahminime göre, Taufan buradan olabildiğinde hızlı bir şekilde uzaklaşacak. Ben de onu takip edeceğim ve bingo! Gizli yerini tespit edeceğim."

"Harika. Özellikle de Taufan'ın suratına yumruk attığım kısma bayıldım." diye dilini şaklattı Gempa ve köşeden başını uzatarak, gitmeye niyeti yokmuş gibi görünen Taufan'a baktı. "Bir kez olsun ona adamakıllı bir fırça atsam çok rahatlayacağım."

Halilintar kıkırdadı. "Buna şüphem yok."

"Tamam, o zaman başlıyoruz... Sakın yakalanayım deme Hali." Gempa ona göz kırptı ve nereden geldiğini belli etmeyecek bir hızla Taufan'a doğru atıldı. Halilintar'sa saklanmaya devam etti ve Taufan'ı gözlemeyi sürdürdü. Acaba kılık değiştirmiş olsa bile Gempa'yı tanıyabilir miydi?...

Umursamaz bir ifadeyle Beliung'un sakin ve duraksamalı sözlerini takip eden Taufan, üzerine yürüyor denebilecek bir hızla kendisine doğru gelen Gempa'yı hemen fark etti. Gözlerini kıstı ve elini kaldırarak Beliung'u durdurdu. Sonra basit bir hareketle duvardan indi. Bakışları keskinleşirken, eliyle daha önce yapmış olduğuna benzer, tuhaf bir işaret yaptı. "Ondan kurtulun. Daha sonra buluşuruz."

"Anlaşıldı."

İyi haber, kayıtsız yüz ifadesine bakılırsa Gempa'yı tanımamıştı ve onunla birebir dövüşecek gibi de görünmüyordu. Böyle bir durum tüm planlarını altüst edebilirdi.

Onunla birlikte yere atlamış olan Beliung'a kısa bir bakış attı ve koşar adımlarla, oradan uzaklaşmaya başladı.

"Hah, yaverini de bırakmıyor." diye söylendi Halilintar hafif kıskançlıkla ve Gempa'yla uğraşmakta olan çete üyelerine kendini belli etmeden, ikiliyi takip etmeye koyuldu.

Tuhaf bir şekilde, Taufan onu geride bırakıp epey ilerlemiş olmasına rağmen Beliung yerinden kımıldayacak gibi görünmüyordu. Doğal olarak bu ani itaatsizlik Taufan'ın adımlarını durdurdu; yoluna devam etmek yerine arkasına döndü ve, "...Ne bekliyorsun Beliung? Zamanımız kısıtlı." dedi.

Dudaklarını büzen Beliung, başını hafifçe yana eğdi; öyle ki çete üyelerinin ve istemeden de olsa Gempa'nın silüetleri görüş alanına girdi. "En azından... beklememeli miyiz yani?"

Taufan'ın gülümsemesi derinleşti ve iki büklüm olarak, histerik bir şekilde güldü: "Güzeldi Beliung. Ama sırf bir tane iyi espri yaptın diye seni hemen salıverecek değilim."

"..." Diğer çocuk başını eğik tutup kıpırdamayınca Taufan'ın kahkahası sessizce söndü. "Ciddi değilsin herhalde?"

"Son derece ciddiyim." diye yanıtladı Beliung; fakat Taufan'ın kahkahası yerini sessizliğe bıraktığı için belki de, sesi hafifçe titredi.

"Beliung, bunu sana daha kaç kez söylemem gerekiyor?" Öne doğru birkaç adım atan Taufan, çocuğun omzunu kavradı; onu irkilterek kendisiyle göz teması kurmaya zorlarken, "Onlar bizim gibi değil. Benim gibi değil. Sadece birer piyon. Birer ayak takımı." dedi.

"Son bir kez söylüyorum Beliung; tabii sen de onların saflarına katılmayı tercih etmiyorsan." diye kıkırdadı, ancak gözlerinde çakan kıvılcım eğlenceli olmaktan ziyade tehditkârdı. "Bir lider yumuşadığı an, bir sonraki yumuşayacak şey onun cesedi olur."

Yanıt beklemeden Beliung'u ensesinden yakaladı ve onu sertçe ileriye doğru itti: "Hadi, gidiyoruz."

Halilintar, Beliung'un dikleşen bedeninin Taufan'ın yönlendirmesi altında nasıl titrediğini görebilmek için gözlerini kısmak zorunda kaldı; çocuk sonunda pes ederek liderinin izinden gitti ve bir daha asla arkasına bakmadı.

Taufan'ın bu sefer geldiği yer, o ıssız mahalle değildi. Okulun yakınlarındaki bir düzlüğe inşa edilmiş, birçok ağacın ve sarmaşığın arasına gizlenmiş küçük bir evdi.

Taufan hiçbir şey yaşanmamışçasına sakin ifadeyle, cebinden bir sürü anahtarın asılı olduğu küçük bir çelenk çıkardı.

"İnanamıyorum... Hangisi buranın anahtarı?" diye düşündü Halilintar dehşete düşerek ancak onun aksine, eski arkadaşı hiç paniklemiş ya da kafası karışmış gibi görünmüyordu. Aksine sakinliğini korudu, bir tanesini kapının üzerindeki kilide soktu ve çevirdi.

Klik!

Kilit açılmıştı.

Halilintar'ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Bunu nasıl başarmıştı? İlk denemede? Kesinlikle işaretlemişti! O bir torba dolusu anahtarın arasından doğru anahtarı bulmasının başka türlü bir açıklaması olamazdı!!

"Hadi gir. Vaktimiz kısıtlı." dedi Taufan kısaca.

Ne yapacaklar ki? diye düşündü Halilintar kaşlarını çatarak.

Şaşırdığı bir diğer nokta ise, Taufan'ın birden fazla yere sahip olduğuydu. O kadar anahtarla başka ne yapılabilirdi ki? Bu sözde gizli yerlerin bu kadar göz önünde bulunması da tuhaftı.

Sherlock Holmes'un söylediği doğruydu: Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktı. Gerçi buraya ev denmeyeceği kesindi. Muhtemelen Taufan yıkık dökük, sahipsiz bir gecekonduyken burayı ele geçirmiş ve bir güzel yenilemişti. Eh, fena sayılmazdı, zaten bu evin büyüklüğü -ya da kulübe, her neyse- otuz metrekare ancak vardı.

Gizlice pencerelerden birinin altına geçti ve sırtını duvara yaslayıp, biraz soluklandı. Sonra dikkatlice pencereden içeri göz attı. Tahmininde yanılmamıştı. İçeride yalnızca koli, koli ve biraz daha koli vardı.

“Neden orada öyle dikiliyorsun, ha? O kadar da korkutucu değilim yaa!” Taufan görüş alanına girmeden hemen önce Halilintar onun yarı küçümseyici, yarı alaycı sözlerini idrak edecek vakti ancak bulabildi. Kalbi endişeyle deli gibi çarparken pencere eşiğinin arkasına saklanmak zorunda kaldı.

Neyse ki Taufan'ın Beliung’a sırıtmaya (ya da Halilintar’ın tahminiyle öyle yapmaya) devam etmesine bakılırsa, onun hareket ederken çıkardığı o hafif gıcırtı sesini görmezden gelmiş gibi görünüyordu: “Her neyse, şimdiye kadar buna alışmış olacağını düşünürdüm Beliung.”

İçerideki durumu izlemek için can atan Halilintar kaşlarını çattı; ardından riski göze almaya karar verip, adeta kendi sözleriyle eş zamanlı olarak deponun dar alanında bir şimşek gibi fırlayan Taufan’ı görmek için başını hafifçe eğdi: “En garde, Beliung.”

(En garde, Fransızca bir deyim olup, gardını al, savunmaya geç, hazır ol gibi anlamlara gelmektedir. Bize öğrettiği deyim için yazar Eanomalie'ye teşekkürler.)

Halilintar, ses çıkarmamak için dudaklarını ısırmak zorunda kaldı. Bu kadar yüksek bir hız karşısında Beliung’un gelen saldırıyı ancak engelleyebilmesine şaşmamalıydı. Kemikleri ezici darbenin etkisiyle kim bilir nasıl sızlarken dişlerini sıkmış, ayakta durmakta zorlanıyor fakat yine de gıkını çıkarmıyordu.

“O surat da ne öyle? Bana savaş alanında böyle duracak bir ezik yetiştirdiğimi söyleme sakın!” Taufan’ın sesi ilk başta yalnızca duygusuzken, zavallı çocuğa daha fazla saldırdıkça kontrolden çıkmaya başladı: “Aaaa, seni hırpalamam için beni bu kadar gaza getirme! Burada seni eğitmeye çalışıyorum; toparlan da bir kez olsun işe yarar bir şey yap!”

Dövüşü gözlemleyen herhangi biri, Beliung’un mağlubiyete mahkûm olduğu bir savaş verdiğini kolayca fark ederdi. Çok geçmeden Taufan’ın amansız bıçak darbeleri onu küf kaplı duvara sıkıştırmıştı bile; her bir darbe Beliung'u yok oluşun eşiğine daha çok yaklaştırıyordu. Çocuk, rakibini püskürtmek için elinden geleni yaparken, alnından boncuk boncuk terler süzülüyordu.

“Hepsi bu kadar mı?” Saldırı yağmurunun ortasında Taufan, hâlâ Beliung’un zihinsel savunmasını kırmaya çalışıyordu: “Seni sokaklardan topladığıma pişman etme beni.”

Bu cümle Beliung’da bir şeyleri tetiklemiş gibiydi. Çocuk öne fırladı, Taufan’ın saldırısını bertaraf etmek için göğsünü iterken kendi silahını kaldırdı ve Taufan’ın omzuna, onun yaptıklarına benzer ölümcül bir darbe indirdi.

Dışarıdan hâlâ sessizce izleyen Halilintar, dövüşen iki kişiden herhangi birinin istedikleri takdirde göz açıp kapayıncaya kadar kendisini etkisiz hale getirebileceğini bilmesine rağmen, içten içe Beliung’u desteklerken buldu kendini ve bundan hayal kırıklığı duydu. Herkes zayıf olanın galip geldiği hikâyeleri sever, değil mi? diyerek kendini rahatlattı.

Yine de —Halilintar’ın gönülsüz desteğine rağmen— bu hamlenin Taufan üzerinde pek bir etkisi olmamış gibiydi; tek bir bilek hareketinden oluşan sert bir karşı saldırıyla, Beliung’un silahını elinden düşürmesi ve  onu yüksek bir gürültüyle yere yapıştırması bir anını bile almadı.

Halilintar, çocuğun bedeni zemine çarptığında gözle görülür şekilde irkildi. Birinin bu kadar gaddarca hırpalandığını gördüğünde kendini içinde keskin bir acı hissetmekten alıkoyamıyordu.

Bir de sanki bu çok olağan bir şeymiş gibi davranıyorlar, diye düşündü Halilintar. Bunu en kötü düşmanıma bile dilemezdim.

“Arkadan bir saldırı mı? Çabanı takdir ediyorum Beliung.” Taufan, sanki rakibini gerçekten cesaretlendiriyormuş gibi güldü —eğer Beliung onun dengi sayılabilirse tabii— ancak gülümsemesi solduğunda, tüm bunların yalnızca geçici bir başarı hissi sunmak için tasarlanmış bir oyun olduğu üzücü bir şekilde ortaya çıktı. “Ama bu kahpece bir darbeydi. Bir daha böyle bir şey görmemeyi umuyorum, duydun mu? Şimdi kalk. Bir kez olsun bir şey başardın diye paçayı kurtardın sanma.”

Beliung, duyulabilir bir acı nidasıyla irkilerek ayağa kalktı ve kirlenmiş kıyafetlerinin tozunu silkeledi. Yüzünde ağırbaşlı, ciddi bir ifade vardı; bu ifade Halilintar’a, Beliung’un bu tür şeylerin -hem de her biri bir öncekinden daha kötü olacak şekilde- devamını beklediğini hissettirdi.

Beliung’un bunca şeye bu kadar uzun süre nasıl katlanabildiğini aklı almıyordu. Kendisi olsaydı…

Halilintar ürperdi. Kendi akıl sağlığı için bu konuyu asla açmamak en iyisiydi.

“Ohooo, yine dalıp gitmişsin? Kim öğretti bunu sana, ha?” diye tısladı Taufan, Beliung, muhtemelen kafasını sertçe toprağa çarptığı için yanağından aşağı süzülen ve ter damlalarını kırmızıya boyayan belirgin kan izine dokunarak sessizliğe büründüğünde. Gözlerini devirerek ekledi. “Sana gerçekten arada bir temiz bir dayak gerekiyor, değil mi?”

“....” Halilintar bir an için onun yüz ifadesini yanlış okuduğunu sandı ama bunu yeterince hızlı kavrayamadı. Beliung’un kısılmış gözlerinden ve birbirine kenetlenmiş dudaklarından anlık bir şey geçmişti sanki— katıksız bir nefret, ama aynı zamanda Halilintar’ın çok iyi bildiği bir pişmanlık. Ancak daha yakından bakamadan bu ifade kayboldu ve Beliung bakışlarını yere dikip konuşmaya başladığında, yerini duygusuz, kıpırtısız ve vakur bir ifadeye bıraktı: “Savaş ruhu insanı uyanık ve diri tutar.”

“Güzel söyledin; merak ediyorum kim öğretti bunu sana.” Taufan’ın ses tonu bariz bir şekilde onaylayıcıydı—bu sözün sahibi olan kendisini onaylıyordu elbette; sonunda göğsünde kavuşturduğu kollarıyla tamamen Beliung’a döndü ve keyifle cıkladı: “Kan dökülmeden insanın ruhunu ve zihnini keskin, uyanık tutacak, hatta daha da iyisi hırslandıracak başka ne var ki? Haklı mıyım, yoksa haklı mıyım sevgili Beliung?”

Beliung’un cevabı, geri aldığı bıçağını göz hizasına kaldırmak ve yanağındaki kan izinin kurumasına izin vermek oldu. Döşeme tahtasının gıcırtısıyla öne fırladı ve Taufan’ınkine benzer bir tarzda, kendi kendini usta ilan eden gencin hareketlerini taklit ederek —çok daha acemice ve tamamen içgüdüsel bir şekilde de olsa— bıçağını havada savurdu, kulak tırmalayıcı sesler çıkardı.

“Daha fazla, Beliung, öldürme kastıyla hareket et biraz, olur mu?” Taufan’ın sırıtışı, hareketleri yüzünden kalkan tozlar -ki Halilintar'ın görüşünü de bulanıklaştırmıştı bu tozlar- arasında bir anlığına kayboldu. Bu tavırdan cesaret alan Beliung’un saldırıları giderek daha amansız bir hal aldı; az önceki aslında pek de güven vermeyen güvenlik kabuğunu bir kenara bırakıp daha ölümcül bir hale büründü ve sonunda bıçağı Taufan’ın bıçağıyla çakıştı.

“Fena değil, devam et.” Beliung’un saldırılarına ayak uydurmasına rağmen Taufan hiç zorlanıyor gibi görünmüyordu, “Beni etkile, Beliung.”

Dövüşleri gittikçe daha da hızlandı. Halilintar nefesini tuttu, dövüşü pencere camından daha net görebilmek için hafifçe öne eğilirken ellerini yumruk yaptı.

İşte muhtemelen o anda ölümcül bir hareket yaptı.

Darbeleri tam anlamıyla gördüğü için, midesinin şiddetle bulandığı bir andı. Halilintar göğsünde o tanıdık baskıyı hissetti; ne zaman bir tehlike gelip çatsa ona dikkat etmesini, geri çekilmesini söyleyen o aynı his, şimdi nihai hükmünü veriyordu: Bittin sen Halilintar.

Bulanık camın ardından Beliung'la göz gözeydiler şimdi; çocuğun yüzündeki sert ifade anında yerini derin bir şok dalgasına bırakmıştı.

Tuhaf bir şekilde, kendi endişesine ve midesini bulandıran korkusuna rağmen Halilintar, kendisinin mi yoksa Beliung’un mu daha çok korktuğunu kestiremiyordu. Bütün ipuçlarını tek tek sayamazdı ama çocuğun tozlu ortamın arasında parlayan gözlerindeki bir şey ona bilmesi gereken her şeyi anlatıyordu.

Ve ardından o gün yaşanan en tuhaf olaylar silsilesi gözlerinin önünde sergilendi. Beliung’un parmaklarıyla olabildiğince sıkı tuttuğu bıçağı, keskin bir "şak" sesiyle işe yaramaz bir biçimde yere düştü. Sanki görünmez eller tarafından yönetiliyormuşçasına, Beliung’un duruşu bir anda bozuldu, kararlılığı yok olup gitti ve Taufan’a saldırmak için öne fırladığı ivmeyle yere kapaklanmak üzereyken; iyice açılmış gözleri düşürdüğü bıçaktan başka hiçbir şeye bakmıyordu —

Halilintar her ne kadar bu anı görmek istemiyor olsa da bakışlarını kaçıramadı. Lakin, korktuğu şey gerçekleşmedi. Bir çift el tarafından yakalanan Beliung, en berbat kaderden kurtulmuştu.

“O da neydi öyle Beliung?”

Halilintar’ın, durumun ne kadar vahim olduğunu anlamak için Taufan’ın yüz ifadesini görmesine gerek yoktu.

Beliung tekrar ayağa kalkarken başını kaldırdı ve bir an için gözleri doğrudan Halilintar’ınkilerle buluştu. Halilintar, Beliung’un az önce gerçekten ayağının kayıp düştüğüne dair geçici bir umuda tutunmuşsa da, o umut böylelikle yok olup gitti.

Benden bu kadar dostlar, dedi Halilintar kendi kendine, Benim için yolun sonu geldi.

Küt.

İşlerin bundan daha şaşırtıcı olamayacağını düşünmüş ve yanılmıştı.

Korktuğunun aksine Beliung, onu doğrudan ele vermek yerine Taufan’ın önünde yere diz çöktü, başını öne eğerek mırıldandı: “...Özür dilerim.”

Duruşunu dik ve bedenini sabit tutmaya çalışsa da Halilintar, onun kollarında ve bacaklarındaki şimdiden belli olan, sadece bakanlara bile acı verecek kadar korkunç görünen morlukları ve çürükleri görebiliyordu.

Yine de sırtını dik, başını öne eğik tuttu ve Halilintar’ın varlığını bir sır olarak sakladı.

“Özür mü diliyorsun?” Taufan’ın sesi, onun gibi biri için bile alışılmadık derecede soğuktu: “Özür mü diliyorsun? Az önce yaptığın o ölümcül hatadan sonra mı?”

Beliung cevap vermedi.

“Beni rezil etmeye mi çalışıyorsun Beliung?” Taufan yerdeki bıçağı tekmeledi; bıçak zeminde kayarak Beliung’un açık yaralarından birine çarptı. Çocuk irkildi ama hiç sesini çıkarmadı.

“Harika Beliung, gerçekten harika.” Taufan bunu gülerek söylese de Halilintar gencin öfkenin esiri olduğunu anlayabiliyordu. “Düşünüyorum da, sana bir hediye vermeyi planlıyordum Beliung. Harika bir hediye.”

Halilintar bu "hediyenin" ne olabileceğini merak etti ama Beliung’un başını biraz daha öne eğmesinden, bunun pek de arzulanan bir şey olmadığı açıktı.

Taufan’ın kesesinden, kendisinde olanlara benzer bir çift metal koruyucu çıkarıp bunları doğrudan Beliung’un taze yaralı, morluklarla dolu kollarına bastırmasını dehşetle izledi: “Bununla, bir daha kesinlikle böyle aptalca, zavallıca hatalar yapmazsın artık, değil mi?”

Beliung’un ala boyanmış kesiklerinden yere kan damladı.

Tap. Tap. Şıp.

“Bu benim için bir onurdur.” dedi Beliung ve Taufan’ın gözlerindeki o gülümseme yeniden geri döndü.

...

"İşte böyle." diye sözlerini sonlandırdı Halilintar. Kaşığıyla düşünceli bir şekilde soğumuş çorbasını karıştırdı. "Anladığım kadarıyla Beliung gerçekten... Beni korudu. Ama bunu neden yaptığı konusunda hiçbir fikrim yok."

"Aklıma takılan kısım o değil..." dedi Gempa yavaşça, parmağıyla masaya vururken düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. "Taufan... Beliung'a bile böyle davranıyorsa... Artık gerçekten de müdahale edilmesi gerekiyor demektir."

"Tüh be, nasıl da fark edemedim!" diye güldü Halilintar ve suratını asan Gempa'ya 'sana demiştim' der gibi baktı. "Aylardır bundan bahsediyordum ama sen durumun ciddiyetini yeni fark ediyorsun ve sonra BEN mi saf oluyorum?"

"Ah, kes şunu." Gempa sinek kovalarcasına elini salladı ve güldü. "Saf olduğunu söylemedim. Ayrıca bunun saf olmakla alakası yok, sadece... Bilmiyorum, Taufan'ı durdurmaya çalışıp başarısız olmak pes etmeme neden oldu sanırım. Ama davranışları bu kadar tehlikeli hale geldiğine göre belki de... Ona dur demenin vakti de gelmiştir."

"A-ha! Yakalandın! Sadece belki de mi sence?" diye güldü Halilintar, ona doğru eğilirken gözlerini kısarak.

Gempa başını tutarak iç çekti ve yavaşça başını salladı. "Evet, tamam, haklıydın, başından beri. Taufan'a kesinlikle müdahale etmemiz gerekiyor."

Halilintar sırıttı.

"Tabii, etrafında onu koruyabilecek koca bir çete varken bunu yapamayacağımızı biliyorsundur. Bu intihar gibi bir şey olur ve sırf Taufan'ı durdurmak için genç yaşta ölmek gibi bir niyetim yok."

"Merak etmee, ben ne yapabileceğimizi biliyorum, işin güzel kısmı ölmeyeceğiz. Yani, en azından ölmeyeceğimizden eminim." diye kıkırdadı Halilintar başını ovuşturarak. "Sadece birinin yardımına ihtiyacımız var."

"Ciddi misin? Düşündüğüm kişi olamaz değil mi? Saçmalama Hali, herkes bunu yapar ama o ASLA yapmaz." dedi Gempa başını iki yana sallayarak. Kimden bahsettiğini gayet iyi anlamıştı. "Ona ihanet edecek son kişi o."

"Bence o kadar da emin olma. Beni koruduğuna göre, göründüğü kadar vicdansız biri olamaz değil mi?" dedi Halilintar memnun bir ifadeyle arkasına yaslanarak. "Bence kesinlikle yapacak."

"Yine fazla iyimser düşünüyormuşsun gibi hissediyorum ama neyse..." Gempa temiz bir kağıt çıkarıp masanın üstüne sererken, derin bir iç çekti.

"Öyleyse sıradaki planımız... Ona ulaşmak."

Devam edecek...

Ehhh teorileri alalım! XD evet her şey planlı ve neler olacağını biliyorum bu yüzden sakın Taufan gibi beni kaçırmaya kalkışmayın.

Ah evet, burada beni temsil eden karakter Halilintar, siz bilmezsiniz XD

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

OVERLAPPİNG STORMS- 37

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES