OVERLAPPİNG STORMS- 60 (FİNAL)

 60: Sonunda Vakit Geldi, Günü Bitiren Gün Batımı¹...

"Sence abang Bel uyanmış mıdır?" diye sordu Angin, bir sabah TAPOPS istasyonunda yürürken.

Savaş biteli tam bir hafta olmuştu—bir hafta. Eh, normalde bir haftada pek bir şey yaşanamaz gibiydi fakat son bir haftaları o kadar stresli geçmişti ki, bir haftanın sonunda artık boğulacak gibi hissediyorlardı—gerçi, Taufan kendi adına öyle hissediyordu. Savaşta yaşananlar yetmemiş gibi -Angin onun aslında baygın olmadığını öğrenince bayağı şaşırmıştı- bir de savaştan sonrası dertleri vardı.

Sırtındaki kılıç yaraları bir hafta içerisinde oldukça toparlamıştı ama sorun kendisi değildi zaten: Beliung'tu. Hiç ağabeyinin bu kadar uzun süre bilinçsiz kaldığını görmemişti—keşke sadece bilinçsiz olsaydı tabii!

Savaştan sonraki ikinci gün, TAPOPS'a geldiklerinde, onun felaket derecede solgun olduğunu ve yüksek ateş yüzünden fazlasıyla huzursuz göründüğünü görmüşlerdi. Tabii enfeksiyon riski çok yüksek olduğundan, ziyaret etmelerine de izin vermemişlerdi. Sadece uzaktan görebildikleriyle böyleydi, yoksa kim bilir daha neler yaşamıştı Beliung?

İlerleyen günlerde gittikçe toparlamıştı ve TAPOPS hekimleri onun gerçekten de sağlam bir bünyeye sahip olduğunu söylemişlerdi. Elbette yüzünün rengi hala soluktu ve tehlikeli derecede olmasa da, hala ateşi vardı fakat epey iyiydi...

Keşke bir de uyansa, diye düşündü iç çekerek.

Henüz uyanmamıştı; arada sırada bilinci açılır gibi olmuştu fakat bu zamanlarda sayıklamak dışında bir şey yapmamıştı.

"Göreceğiz." dedi sessizce ve TAPOPS'un sağlık bölümünde Beliung'a verilen odaya girdi. Çok sıradan bir odaydı; hastane yatağı, serum da dahil olmak üzere lazım olabilecek tıbbi malzemeler ve ziyaretçiler için iki sandalye.

"Hala uyanmamış." dedi Angin üzüntü ve hayal kırıklığıyla omuzlarını düşürerek.

Düşüncelerinden sıyrılıp, bilinçsizce yatan Beliung'a baktı. Hala uyanmamıştı, evet. Onları karşılayan görevliye, "Ateş nöbetleri ne durumda?" diye sordu.

"Ateşi henüz tamamen düşmedi fakat artık nöbet geçirmiyor efendim." diye açıkladı görevli kibarca.

Eh, bu iyi, diye düşündü ve sandalyelerden boş olanına oturdu. "Hala uyanmamış olduğuna göre, ben biraz kitap okuyacağım Angin. Sen ne yaparsın orası sana kalmış."

"Ben gidip abang Voltra'yı bulacağım." dedi Angin dalgınca, gözlerini Beliung'tan ayırmadan. "Çok hoş sohbet biri bence."

"Kim? Voltra mı? Hah, ona hoş sohbet diyecek ilk ve son kişisindir herhalde." diye gözlerini devirdi.

"Bence öyle. Bana ne diğerlerinden." dedi Angin ve odayı terk etti.

Taufan iç çekti, Angin de değişmeye başlıyordu. Yakında on bir yaşında olacaktı.

Ve ben de yirmi, diye düşündü ve kendini fazla yaşlı hissederek, kitabını açtı. Öğle yemeği için gidip gelmek dışında ara vermedi, ta ki öğlen üçe kadar...

Normal bir şekilde okumaya devam ederken, bir ses duydu. İlk başta anlamadı—okumaya fazlasıyla odaklanmıştı ve gerçekten büyük bir şey olmadıkça dikkati dağılmazdı. Ama sonra...

"Ta...ufan..."

"Ha?" Şaşkınlıkla başını çevirdi ve bitkince kendsine bakan Beliung'la göz göze geldi. Kısa bir sessizlik oldu—her zaman kendinden emin görünen Taufan'ın şaşkınlıktan -ve sevinçten de tabii- eli ayağına dolaşmıştı.

İlk şoku atlattıktan sonra, kekelememek için büyük bir çaba göstererek, "Yani, gereksiz bir soru ama—nasıl hissediyorsun?" diye sordu. Bir yandan Voltra'ya, Angin'i acilen yollaması için mesaj atarken.

"...Kötü." dedi Beliung, sesi hırıltılı ve fısıltı yüksekliğindeydi—eh, ama kötü olduğunu kabul ettiği bu anı asla unutmayacaktı (unutturmayacaktı da).

"Kimse senden iyi olmanı beklemiyor zaten." dedi kitabını bir kenara koyarak. Kenarda duran açılmamış su şişelerinden birini almak için kalkarken, "Buradaki hekimler senin kurtulmanın bile bir mucize olduğunu söylüyor." dedi. "Eğer kılıç atardamarlardan birine veya organlara denk gelseydi onu kurtaramazdık diyorlar." Suyu açtı ve derin bir çekti. "Bizi endişelendirmek dışında bir sorun olmadı yani... Su ister misin?"

Beliung gözlerini kırparak karşılık verdi, zaten Taufan'ın da ondan bir ses veya hareket beklediği yoktu. Suyu ona vermeden önce Beliung'la ilgilenen hekimin bu konuyla hakkında söylediklerini hatırlamaya çalıştı.

"Eğer su isterse -ki kan kaybından sonra isteyeceği ilk şey bu olacak- sakın birden yüklenmeyin. Bir haftadır bilinci kapalı, yutkunma refleksleri zayıflamıştır, bu da boğulmasına yol açabilir... Suyu vermeden önce, mutlaka dudaklarını ıslatın, sonra suyu damla damla verin..."

Pekala, yapalım bu işi, diye düşündü ve kenarda duran tek kullanımlık, paketli peçetelerden birini açıp, dikkatlice ıslattı. Yine aynı titizlikle, ağabeyinin dudaklarını nemlendirdikten sonra, azıcık, üç-beş damla kadar verdi.

Şişenin kapağını kapatıp yerine geri otururken, ağabeyinin bakışlarını üzerinde hissetti. İç çekti ve onunla göz teması kurmaktan kaçınarak, "Ben sadece doktorun söylediklerini yapıyorum." dedi. "İstesem de sana daha fazla su veremem."

Ağabeyinden inleme dışında herhangi bir tepki alamadı ama zaten ondan konuşmasını falan beklediği yoktu.

"Abang!"

"Ha, işte geldi seninki..." dedi tekrar iç çekerek. "Yavaş, Angin."

Angin onu duymamış gibi görünüyordu; bitkin ağabeyine doğru hızla atılınca, Taufan da aynı hızla ayağa fırladı ve Beliung'a dokunmadan önce onu tuttu. Tabii bu kadar hızlı hareket edince hala tamamen iyileşmemiş yaraları da 'bizi unutma' dercesine derin derin sızlamıştı fakat bunu düşünecek vakti yoktu—Angin'le uğraşması gerekiyordu.

"Neden sarılmama izin vermiyorsun?!" diye kızdı Angin onu ittirmeye çalışarak fakat Taufan onu sıkıca tuttu ve az önce kalkmış olduğu sandalyeye oturttu. "Çünkü," dedi kardeşine dik dik bakarak. "Gördüğün üzere daha başını çevirirken bile canı yanıyor—bu hissin nasıl olduğunu bilmiyorsun Angin. İyileşene kadar ona fazla dokunmamaya çalış, özellikle sırtına elini süreyim deme."

"Şöyle yapma Angin, böyle yapma Angin..." diye gözlerini devirdi Angin ve onu görmezden gelerek, Beliung'un elini tuttu—eh, en azından azarlaması işe yaramış gibiydi, herhangi sert bir hareket yapmamıştı. "Nasıl hissediyorsun abang?"

"...Kötü." diye fısıldadı Beliung, uzun sayılabilecek bir duraklamanın ardından.

"Sen de bir hoşsun! Belli olan şey sorulur mu??" diye çıkıştı Taufan -tabii fazla bağırmadan- fakat Angin de hemen cevabını yetiştirdi: "Ne karışıyorsun ya?! Belki farklı cevap verecek, ne biliyorsun?!"

"Daha önce sorduğum için biliyorum!"

Onlar kısa süreli tartışmayı bitirdiklerinde, Beliung tekrar uyumuştu bile.

"Senin sayende abang Bel'le konuşamadım!" diye ofladı Angin ayağını yere vurarak.

"Allah Allah, bak sen şu işe..." diye güldü Taufan, yani, aslında o da aynı şeyi düşünüyordu tabii ama Beliung'un zaten konuşamayacağını bildiği için fazla dert etmemişti.

 Tabii Angin durumdan hiç memnun değildi.

...

Günler böyle akıp geçti, Beliung günden güne daha da iyileşti. Ateşi düştü, zor da olsa yerinden kalkmayı başardı ve yüzünün rengi -ama bu bayağı uzun sürmüştü- yerine geldi. Elbette ki tüm bunlar geniş bir zaman içerisinde gerçekleşti. Normal bir şekilde kalkabilmesi bir ayı bulmuştu. Kaldı ki, ne kadar iyileşmiş olsa da, hekimlerin söylemesine göre eski esnekliğini kazanması ayları alabilir, hatta asla eskisi kadar çevik olamayabilirdi.

Tabii bu iyileşme süreci, Beliung için o kadar da sıkıcı geçmedi. Konuşacak gücü bulduğu andan itibaren, Voltra'yla kaybolan yılların acısını çıkartacak kadar uzun süre konuşmuşlardı. Gur'latan Veliaht Prensinde öyle hikayeler vardı ki... Angin'le Taufan'ın dinlemesine asla izin vermediğini söylemeden geçmemek gerek.

Ve sonunda, bugün Dünya'ya dönüyorlardı. Orada iki gün geçirecek, daha sonra da artık özgür olan Windara'ya gideceklerdi.

"Sanki hiç savaş yaşanmamış gibi." dedi Angin uzay gemilerinin ana penceresinden uzayı izlerken.

"Ben de senin gibi bir sıyrıkla kurtulsam eminim aynı hisleri paylaşırdık." dedi Taufan iğneleyici bir tonda.

"Bunları görünce on yıl boyunca nasıl beraber yaşadığınızı anlayamıyorum." diye iç çekti Beliung.

Gemiyi Taufan kontrol ediyordu; Angin ve Beliung ise kaptan koltuğunun yanındaki iki koltukta oturmuş, yolu izliyorlardı. Tabii arada sırada konuşuyorlardı da... (Taufan bu durumdan pek memnun değildi.)

Sonunda Dünya'ya vardılar ve orada kendilerini bekleyen arkadaşlarını gördüler. Elbette herkes oradaydı.

Beliung gizemli bir gülümsemeyle -çünkü söyleyeceği bir şey vardı- gemiden indi fakat bu gizemli havası, Cheribar'ın şakayla karışık omzuna vurmasıyla yok oldu. İnleyerek omzunu tuttu, eski yarayla birlikte sırtındaki iyileşmekte olan yeni yara, sağ tarafını çok hassaslaştırmıştı.

"Cidden mi Cheribar? Savaştan gelen birine böyle mi davranıyorsun?" dedi Chiaro kınayan gözlerle.

"Abartmayın, o kadar da kötü değil..." diye güldü Beliung hafifçe kızararak fakat Kris hiç de inanmadığını belli eden bir ifadeyle, "O kadar da kötü değil, ha? Öyleyse Taufan'la Angin yalancı olmalı." dedi. "Bir hafta boyunca uyanmıyorsun, bir ay boyunca doğru düzgün kalkamıyorsun, bunlar çok normal ama biz abartıyoruz öyle mi?"

"Eh, o da doğru tabii..." dedi Beliung mahcubiyet içerisinde. "Her neyse, tatsız konuları konuşmasak? Bir süre sonra tüm bu yaşananlara güleceğimden yüzde yüz eminim ama şuan değil." Sonra az önceki gizemli gülümseme tekrar belirdi dudaklarında. "Ah, benim de size bir haberim var." Ve belli bir çağrıyı temsil eden bir ıslık çaldı.

Herkesin ağzını açık bırakan bir şey oldu, yıldırım çakmasına benzer bir ses duyuldu ve Beliung'un hemen yanında, onundan çok az daha kısa biri belirdi. Koyu kızıl saçları, kızıl renkli gözleri ve yalnızca Gur'latan'a ait olabilecek kıyafetleriyle, bu Gur'latan Veliaht Prensi Voltra'ydı.

(Bundan sonra işler yerine oturuyor: Voltra, Beliung'un arkadaşı olan, Halilintar hikayenin daha eski bölümlerinde Voltra olan, Thun da daha eskilerde Halilintar olan kişi olacak. Çok açıklayıcı oldu, biliyorum, teşekkürler.)

Herkesten toplu bir, "Voltraaaaa!" nidası yükseldi, Thun'un aksine onu net bir şekilde hatırlayan Halilintar ise, sadece üç kardeşe özgü bir selamlama bir biçimiyle mutluluğunu belirtti. Bu, eskiye dair anılar taşımakla birlikte, diğer iki prensin Veliahda duyduğu saygıyı temsil eden bir selamlamaydı.

Thun bir açıklama beklercesine ona bakınca, Beliung ellerini iki yana açarak, "Açıklamayı Voltra'dan iste." dedi. "Yemin ederim sadece yaşadığını gördüm, sonrasını Angin bile bilmiyor."

Voltra'nın iki kardeşi tarafından soru yağmuruna tutulmasını izleyen Beliung ve Kris güldüler.

"Eh, sonunda Gur'latan için mutlu son." dedi Kris, elini mavi saçlı arkadaşının omzuna koyarak: "Ve tabii Windara için de."

"Evet... Beş yıl önceki umutsuz benliğime bunu göstermek isterdim." dedi Beliung gülerek fakat hemen ardından iç çekti. "Tabii hala yapılması gereken çok şey ve aşılması gereken çok zorluk var... TAPOPS hekimleri vücudumun sağ tarafını uzun süre eskisi gibi kullanamayacağımı söylüyor—aylarca sürebilir bu... Hayatımda pek çok şeyi de etkileyecek ne yazık ki. Sonra, Windara'nın yeniden inşa edilmesi ve büyük-küçük fark etmez, taç giyme merasimi düzenlenmesi gerek."

"Kendin için tabii." dedi Kris anlayışla. On yıl boyunca bekledikleri bir olaydı bu sonuçta.

"Evet—hayır, bilmiyorum..." Beliung tekrar iç çekti. "Düşünüyorum da... Windara İmparatoru olabileceğimi sanmıyorum, özellikle şu halimle asla." Elini dikkatlice sağ omzuna koydu. "Ama ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. Bu yüzden düşüneceğim, en azından Windara'ya gidene kadar."

"Anlıyorum..." dedi Kriss yavaşça. Tekrar konuşmadılar, içeri geçen diğerlerini takip etti.

Gün neşeli ve hareketli geçti; Thun ve Angin eski günlerdeki gibi Taufan'a şakalar yaptı, Taufan ise eskisi gibi olmadığını onlara şakalarla karşılık vererek gösterdi. Tabii onun şakaları çok sinir bozucu oluyordu, bu yüzden bir yerden sonra ikili onunla uğraşmaktan sıkıldı—ki bu Taufan'ın ilk ve en güzel zaferiydi.

Beliung ile Voltra oturdular ve sanki hiç sohbet etmemişler gibi saatlerce konuştular—Halilintar, Thun ve diğerleri de Voltra'nın ağzından bir şeyler alabilmek için bu konuşmayı kelimesi kelimesine takip ettiler.

Ertesi gün de bundan farklı geçmedi.

Nitekim her ne kadar eğlenceli geçiyor olsa da, artık buradan ayrılma vakti gelmişti. Herkesin yapacak çok işi vardı; Gur'latanlı kardeşler gezegenlerine döneceklerdi. Gur'latan halkı, üzerlerindeki işgalden kurtulduklarından beri Kraliyet ailesine geri dönüş çağrılarında bulunuyorlardı.

Windaralı kardeşler de onlarla aynı durumdaydı. Savaş sırasında yıpranan Kupuri Sarayı'nın yeniden inşa edilmesi, taç giyme merasimi düzenlenmesi gerekti. Ayrıca Windara halkına da destek olmaları gerekiyordu.

Cheribar, Choral, Nova, Blizzard, Blaze ve Ais ise Baraju'ya gidiyordu. Onların da yeniden bir düzen kurulması gereken bir gezegenleri vardı.

"Sonunda yeniden yalnız kalacağımıza inanamıyorum." diye iç çekti Crystal, pazar akşamı herkes bahçedeyken.

"Hepsi ait olduğu yere geri dönüyor." dedi Kris fakat o da hüzünlü görünüyordu. "Bu on yılı asla unutamayacağım."

"Ben de." dedi Crystal sessizce.

Gur'latanlı kardeşler, Kraliyet Ailesi için gelen uzay gemisine bindiler ve son kez el salladıktan kısa bir süre sonra, Dünya atmosferinden çıktılar.

Baraju yolcuları da Beliung'un gemisiyle gideceklerdi. Üç kardeş Windara'da inecek, onlar yola devam edeceklerdi. "Sorun olmaz." demişti Beliung. "Bizde birkaç tane daha uzay gemisi var. Bu sizde kalabilir."

"Sonra görüşmek üzere." dedi Beliung Kris gibi biraz buruk bir gülümsemeyle. "Burada hep beraber kaldığınız günlerde aranızda olmayı çok isterdim ama olmadı işte."

"Pek de eğlenceli değildi, inan bana." dedi Taufan homurdanarak ve bunun üzerine herkes kahkahalarla güldü. Böylelikle kapanışı gözyaşıyla değil, kahkahayla yaptılar.

Baraju ve Windara yolcuları gemiye binmeden önce son kez el salladılar ve yola çıktılar.

Artık Dünya'da değillerdi.

...

Kısa bir süre sonra, Angin yeni hayatına alıştı. Windara'da, Kupuri Sarayı'nda yaşamaya yani... Sarayın hala sağlam kısımlarında geçici olarak birkaç oda ayarlamışlardı ve orada kalıyorlardı.

Dürüst olmak gerekirse, Angin burayı sevmişti—çok yalnız olması dışında tabii. Ağabeylerinin bakmaya pek yanaşmadığı eski odalara gidiyor, bulabildiği her şeyi alıp odasına götürüyordu. Zaten yapacak pek bir şeyi yoktu, bu yüzden geçmiş hakkında daha fazla bilgi edinmeye vakit ayırabiliyordu.

Annesine ait olan büyük, zarif bir pelerin, yine annesinin el yazısıyla yazılmış bazı mektuplar (Beliung el yazısının ona ait olduğunu teyit etmişti) bulduğu şeylerden yalnızca ikisiydi. Annesini tanıdıkça sevgisi ve özlemi artıyordu—iki ağabeyini, onu görebildikleri için zaman zaman çok kıskanıyordu. Elbette ki tüm bunlar içinde olup biten şeylerdi. Zaten ağabeylerinin de ona ayıracak pek vakti yoktu.

Beliung Windara'yla ilgileniyordu ve bazı akşamlar öyle geç saatlerde saraydaki odasına dönüyordu ki, Angin çoktan uyumuş oluyordu. Taufan ise halkla birlikte, kazılmış madenlerin kapatılması ve Windara'da ticaretin canlandırılmasıyla meşguldü. Onu hiç göremiyordu, çünkü ağabeyi saraya gidip gelmekle uğraşmak istemediği için Kepaku köyünde kalıyordu.

Eh, sarayı keşfetmekle meşgul olduğu zamanlar dışında sıkıldığı doğruydu fakat çok geçmeden kendine o kadar da meşgul olmayan bir arkadaş buldu: Maripos! Hem yine bu yeni arkadaşının demesine göre, tüm bu işler bittikten sonra taç giyme merasimi olacak ve sonra çok eğlenceli vakit geçireceklerdi.

"Windara halkı asla sıkıcı değildir." demişti. "Sadece işle meşgul olduklarında hiç olmadıkları kadar sessizleşirler."

Taç giyme merasimi... Bunu düşünüyordu sürekli. Ağabeyi -onu yakalamayı başardığı bir aralıkta- gelecek haftalarda bunu yapacaklarını söylemişti. Ne zamandı acaba?...

...

"Sevgili Windara halkı, bildiğiniz üzere geçtiğimiz on yıl gezegenimizin en karmaşık yıllarından biriydi. Annem, saygıdeğer İmparatoriçe Kuputeri öldü, hain Reramos yönetimi ele geçirdi. Bildiğiniz ve şuan tekrarlamayı gerekli bulmadığım sebeplerden dolayı, ben de bir şey yapamadım. Ancak şimdi düşman gitti, gezegenimiz güvende ve ben verdiğiniz kayıpları geri getiremesem de, yokluğumdaki yılları telafi etmek adına ömrümün sonuna kadar yanında olacağıma dair söz veriyorum. Kabul ediyor musunuz?"

"Evet!!"

Beklenen gün gelmişti—taç giyme merasimi. Angin bunun basit bir şey olmadığını tahmin etmişti ama böylesine bir şey beklemiyordu. Ağabeyinin yaptığı muntazam konuşmaya bakılırsa, bu oldukça önemli bir ritüeldi.

"Âlâ. Bildiğiniz üzere, İmparator/İmparatoriçenin ölümünden önce belirlediği Veliaht Prens/Prenses, İmparator/İmparatoriçenin ölümünün üzerine otomatik olarak tahtın yeni sahibi olur. Ben, Majesteleri Kuputeri'nin belirlediği Veliaht Prensim ve sanırım hepiniz bundan memnunsunuzdur."

Kalabalık tekrar, "Evet!" diye tasdikledi.

"Pek güzel... Birkaç ay öncesine kadar veliaht olarak tahta geçmeye çok hazırdım ve geçmem gerektiğini düşünüyordum... Ancak son olaylardan sonra fikrimin değiştiğini, tahta çıkmayacağımı sizlere söylemek istiyorum."

Herkesten, sessiz ve ciddi Tauafn'dan bile büyük bir şaşkınlık nidası yükseldi. İfadesine bakılırsa Taufan Beliung'a fena halde çıkışmak istiyordu fakat halk önünde oldukları için, dik dik bakmakla yetindi.

"Bunun yerine..." Beliung gülümseyerek arkada duran kardeşlerinden birine yürüdü, onu öne doğru yönlendirdi ve elini tutup havaya kaldırdı. "Kardeşim Angin'i sizlere yeni Veliaht ve İmparatorunuz olarak takdim ediyorum!"

Bu sefer şaşkınlıkla birlikte, sevinçle tezahürat etti halk. Taufan ise iç çekti, anlaşılan ciddi ciddi seçilebileceğinden endişe duymuştu.

Angin ise şaşkın, etkilenmiş ve aynı zamanda korkmuş görünüyordu. Coşkuyla onun adını bağıran halkına bakarken birkaç adım geriledi ve kendisine nazikçe gülümseyen ağabeyine baktı. "Be-ben... İmparator olamam..." diye kekeledi.

Ağabeyi bir şey söylemek yerine, tekrar elini tuttu ve konuşmaya devam etmeden önce ona sevgi dolu bir bakış attı. Sonra şefkatli ve mağrur bir tonda devam etti.

"Angin, kuşkusuz hepimizden farklı biri; hem sarayda doğup, hem de Kraliyet ailesi tarafından büyütülmemiş ilk ve muhtemelen tek prens olacak. Yine de şunu belirtmek isterim: Angin bir İmparatorun sahip olması gereken tüm özelliklere sahip... Pekala, kararıma itirazı olan varsa, lütfen çekinmesin."

Ancak halktan hiç ses çıkmadı, hepsi Angin'i istiyorlardı.

"Öyleyse şimdi, huzurlarınızda Taufan Windara Kraliyet Tacını Angin'in başına yerleştirecek." diye sözlerini sonlandırdı Beliung ve bir kaide üzerindeki kadife yastığa konmuş olan tacı dikkatlice -ve tabii yastığıyla beraber- aldıktan sonra, tekrar Angin'in yanına yürüdü.

Bunun böyle olacağını yeni öğrendiği için mutsuz olan Taufan, fazla ciddi bir ifadeyle tacı almadan önce durup inceledi. Altın renkli, zarif görünümlü tacın tam ortasında, koyu mavi renkli bir taş vardı. Bir zamanlar annesine ait olan tacı dikkatle tuttu ve başını eğik tutan kardeşinin başına yerleştirdi.

Tekrar büyük bir alkış tufanı koptu ama Taufan aldırmadı. Bir dizinin üzerine çöktü ve ellerini kardeşinin omuzlarına koydu. "Hey Angin... Neden mutlu değilsin?" diye sordu sırıtmamak için kendini tutarak (yoksa büyük bir saygısızlık olurdu). "Bugün gülmelisin, ağlamamalısın."

"Ama ben... Neden sen olmadın ki?" diye sordu Angin beklentiyle ona bakarak.

"İstemiyorum ki—hem Veliaht prens bir karar verdiyse benim konuşma hakkım yoktur." dedi Taufan ve Angin'in çok nadiren gördüğü, samimi ve güven verici bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Çok fazla düşünme, ikimiz de yanında olacağız."

...

"Eeee, Windara'nın yeni yöneticisi olmak nasıl bir his?" diye sordu Taufan akşam sarayda yürüdükleri sırada.

"Çok kötü. Bunu böyle aniden yaptığı için abang Bel'e çok kızgınım." dedi Angin asık suratla. Halkın arasındayken olan heyecanı geçtiğinden beri çok mutsuzdu. "Ben Windara'yı yönetemem. Bir gezegen nasıl yönetilir bilmiyorum bile."

"Haklısın.... Ben de tacı yerleştireceğimi son anda söylediği için kızgınım ve bunu yüzüne söylediğimden de emin olacağım." dedi Taufan nefesini burnundan vererek. "Sanki bunu biliyormuş gibi, gecikti de gecikti mübarek."

"Neyse, en azından yanımda olacaksanız iyi." diye iç çekti Angin hafifçe gülümseyerek. "Yalnız olmak korkunç olurdu."

"Bu nesillerdir böyle." dedi Taufan—anlaşılan sonunda Windara Tarihi Atlası'nı bitirmişti. "Çünkü Windaralılar -ister soylu ister halktan olsun- birbirlerine çok düşkünlerdir. Onları ayıramazsın. Ayırsan bile yeniden birleşmesini bilirler—yıllar sürse bile."

"Tıpkı biz gibi." dedi Angin dalgınca.

Taufan arkasına dönüp baktı ve gülümsemeyerek kendilerine yaklaşan Beliung'u gördü. Gülümsedi—gülümsedi. On yıldan sonra, hiçbir sorun olmadan karşı karşıya kaldığı ağabeyine yürürken mırıldandı:

"Evet... Tıpkı bizim gibi, Angin."

Son.

Embéria Aéris, 20/08/2026.

¹: KSGR Jigoku no Kei'den alıntı yaptım, boş verin.

Sonunda bitti evet! Duygulandığınızı tahmin edebiliyorum. Gerçekten güzel bir son oldu, değil mi?

Burada bittiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Seri gibi değil ama eğer ilham gelirse, Fan Service yapacağım :D ne hakkında olduğu sürpriz olsun ama fazla önemli bir şey beklemeyin yani. Asıl hikaye burada sona eriyor...

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 11

OVERLAPPİNG STORMS- 37

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES