İN WHİTE- BÖLÜM 17

Bölüm 17: Pişmanlıktan Uzak Bir Gelecek İçin

Taufan'ın onunla tanıştığı gün güzel bir gündü. Kuşlar cıvıldıyor, güneş parlıyordu—yani, tamam, belki bu biraz abartılıydı ama yine de güzel bir gündü işte.

Taufan sevinçliydi, bunun bir nedeni de kim bilir ne zaman oturma odasına yığdığı açılmamış eşya yığınındaki her şeyin nihayet yerine yerleşmiş olmasıydı.

Uzaklara taşınmanın eksisi da buydu işte.

Muhtemelen daha önce hiç olmadığı kadar yorgun, bitkin ve aç olan Taufan, kendini yeni bir şeyle şımartmaya karar verdi. Aile desteğinin olmaması bütçesinin rastgele harcanamayacak kadar kısıtlı olduğu geliyordu ancak arada bir dışarıda yemekten zarar gelmezdi. Özellikle de son günlerde evde kahvaltıda aynı şeyi yiyip durduktan sonra, bir değişiklik hiç de fena olmazdı.

En yakındaki fırına yaptığı bir ziyaretin ardından Taufan, okula giderken önünden her geçtiğinde kendini bakmaktan alıkoyamadığı, dibinin düştüğü o lezzete nihayet kavuşmuştu.

Kâğıt ambalajı yırtarken, ufff sıcacıkkk, diye düşündü ve eş zamanlı olarak, o ağız sulandıran koku burnuna doldu.

Kendisine gittikçe yaklaşan ayak seslerini duymazdan gelerek, amma da güzeldir şimdi bu var ya, şöyle bir ısırık alsam, diye geçirdi içinden.

"Üzgünüm!" Eli bir anda boş kalmadan önce duyduğu tek şey buydu. Ekmeği kapan suçlu, rüzgâr gibi koşarak uzaklaşırken, arkasında küçük bir toz bulutuyla şaşkın Taufan dışında hiçbir şey bırakmadı. Yiyeceğin kokusu da yavaşça havaya karışıp kayboldu.

Ne?

Taufan gözlerini kırpıştırdı. "Hey! Buraya gel!"

Ona iyi bir tane çakacaktı, hatta gerekirse bir değil birkaç tane!

Taufan o sabah evden çıkarken patenlerini giymiş olmaktan fazlasıyla memnundu, aksi takdirde çocuğu kaybedebilirdi. Zayıf görünümlü çocuk, gerçekten zayıf bedeninden beklenmeyecek kadar hızlıydı. Üstelik sokaklardaki yolları ve köşeleri ezbere biliyor gibiydi. Üzerindeki eski püskü kıyafetleri ve tenindeki çizikleri görmese, Taufan profesyonel bir sporcuyla karşı karşıya olduğunu düşünecekti.

Tabii, zavallı küçük kurnaz hırsız, ne kadar hızlı koşarsa koşsun patenlerini geçemezdi. Kısa bir süre sonra Taufan ona yetişmeyi başardı. Uzanıp çocuğun omzunu kavradı—hafif ve kemikliydi, hiç de iyi beslenmediğinin açık bir işaretiydi bu. Eylemsizlik kanunundan faydalanarak çocuğu kendi yüzüne bakacak şekilde döndürdü ve kâğıt poşeti elinden geri kaptı.

Çocuk amansızca, var gücüyle ona karşı koydu. Kollarına tırnaklarını geçirdi, onu itmeye çalıştı ama yetersiz beslenmiş bir çocuk Taufan'a karşı ne yapabilirdi ki?

Poşeti çocuğun elinden geri alırken, "Bu benim." dedi Taufan.

Çocuk dişlerini sıktı; dağınık kâkülleri gözlerinin önüne düşse de Taufan onun gözlerindeki siniri ve çaresizliği görebiliyordu.

Bir süre birbirlerine baktılar, ardından çocuk omuzlarını düşürdü. Arkasını döndü ve sokağın karşı tarafına doğru uzaklaşmadan önce ona son bir küçümseme bakışı attı.

Taufan iç geçirdi.

Üzgünüm, diye düşündü, ama bunu sana veremem, bunun için fazla sıkışık durumdayım.

Elindeki ekmeğe baktı. Rüzgârda savrulduktan ve aralarındaki küçük çatışmada yaşadıklarından sonra birkaç dakika öncesine göre daha soğuktu ama sıcaklığı hâlâ duruyordu.

Taufan tekrar iç geçirdi.

"Şşş, beklesene bir."

Sonuç olarak okula ancak yarı tok gitmişti.


Ertesi sabah Taufan'ın istediğinden çok daha çabuk geldi.


Evden çıkmadan önce kahvaltısını yapmıştı ama yine aynı fırının yanından patenle geçerken ağzı sulanmaya başladı. Bu, neden başka bir yol yokmuş gibi illa bu sokağı seçtiğini sorgulamasına neden oldu.

Fırından, elinde içinden mis kokular yayılan bir poşet ve cebinde daha hafif bir cüzdanla çıkarken, eh, ne yapalım, insanız, diye düşündü.

Parasını çarçur etmemesi gerektiğini biliyordu ama böyle bir kokuya kim karşı koyabilirdi ki?

Kesinlikle Taufan değil, orası kesin de.

Bunu sadece dünkü yarım kalan ekmeğin bir telafisi olarak görmeye karar verdi. Vicdanının da cüzdanı kadar hafif olması için.

Hooop, tam ekmeği poşetten çıkarmış, ısırmaya hazırlandığı sırada elleri boş kaldı.

…Déja vu.

Taufan bu kez daha uyanık davrandı. Keskin bir dönüş yaptı ve hak ettiği -hak ettiğini düşündüğünü söylemek daha doğru olur- o ekmeği yemesine bir kez daha engel olan o çok tanıdık hırsızı yakalamak için hızlandı.

Şuna bak sen, zeka yakıyor, diye düşündü gözlerini kısarak, çocuğun bu kez öncekinden farklı bir yola saptığını fark etmişti tabii ki. Ne yazık ki yeterli değildi.

Hızlandı. Patenleriyle insanları, özellikle de inatçı, kırmızı gözlü birini kovalama konusundaki deneyimleri sayesinde kolaylıkla yetişti. Çocuğu yakasından yakaladı ve onu geriye doğru çekerek durmaya ve kendisine dönmeye zorladı.

"Bak yine karşılaştık." diye sırıttı. "Neden hep—ne, ha?!"

O daha sözünü bitiremeden çocuk dişlerini ekmeğe derinlemesine geçirmişti, sanki 'senden önce davrandım' dercesine zaferle parlıyordu gözleri.

Taufan hala yakasını tuttuğu çocuğu bırakıp ellerini silkelerken iç geçirdi. "İyi, tamam, yendin beni. Hiç olmazsa adını söyle bari de bileyim."

Çocuk hiç sohbet edecek havasında değil gibiydi, çünkü Taufan onu bırakır bırakmaz yerinden fırladı ve ekmeği mücevher gibi sıkı sıkı tutarak, ters yöne doğru koştu.

"Şuna bak, gençlik bitmiş bitmiş." diye başını salladı Taufan. "Yine kaptırdım, iyi mi?"


Bir dahakinde kaybetmeye hiç niyeti yoktu.

"Yakalandın!" Dersini almıştı—Taufan bu kez küçük arsız hırsızı yakaladığında, çocuğun aşağılayıcı ifadesine rağmen ekmeği güvenceye aldığından emin oldu. "Şimdi, neden beni hedef aldığını söyle. Alnımda 'bu kolay lokma' falan yazıyor da ben mi bilmiyorum?"

Yakaladığı bu pejmürde görünümlü çocuk sorularına cevap vermedi ama Taufan ekmeği ondan aldığı halde gözü hala ekmekteydi. Ondan kaçamayacağını anladığında, nefes nefese bir şeyler fısıldadı.

Taufan omzunu hafifçe sarsarak, "Daha yüksek sesle konuş." diye emretti.

Çocuk biraz isteksizce tekrarladı. "Beliung. Adım Beliung."

"Ne alaka yani—" Taufan gözlerini kırpıştırdı, sonra hayal kırıklığıyla çocuğa baktı. "Ciddi misin, bana adını söylemeye karar vermen bir gün mü sürdü?"

Çocuk, yani Beliung, bir kez daha onun sözlerini duymazdan geldi. Bunun yerine elini Taufan'ın diğer eline doğru uzattı. "Şimdi ver onu bana."

Taufan ona şaşkın bir bakış atınca tekrarladı. "Sana adımı söyledim, bu yüzden şimdi onu bana vermelisin."

"Ne saçmalıyorsun sen!?" diye haykırdı Taufan, sadece küçücük bir çocukla konuştuğu halde şakakları ağrımaya başlamıştı. Daha önce tuhaf insanlarla uğraşmamış değildi ama bu bir ilkti. Daha önce kendisinin bir menfaati olmadığı sürece söylenen her şeyi tamamen görmezden gelen birini görmemişti. İlk ve son kişi olmasını da umuyordu açıkçası, 'çekilmez' kelimesi bu çocuk için hafif kalırdı.

…Yine de, az sonra birlikte kaldırımda oturuyorlardı. Taufan'ın okul çantası bir kenara fırlatılmıştı, her ikisinin de ellerinde birer yarım ekmek vardı.

Taufan'ın iştahı Beliung'a kıyasla pek yoktu gerçi; kahvaltısını daha önce yapmıştı ve ekmeği sadece çocuğu çekmek için, yem olarak almıştı. Elinde ekmek, öylece oturdu. Patenlerinin tekerleklerini yere vurarak takırtılı sesler çıkarıyor ve iştahla ekmeğe yumulmuş çocuğu izliyordu.

Elindekini bitirdikten sonra Beliung Taufan'a, daha doğrusu onun elindeki ekmeğe döndü. Tek kelime etmedi ama o delici, beklenti dolu bakışı Taufan'ın mesajı alması için yeterliydi ve bu durum onu fazlasıyla sinirlendirmişti açıkçası.

"Al, aman." diye ofladı Taufan bezgin bir tavırla kendi porsiyonunu Beliung'a uzatırken. Çocuk hiç tereddüt etmeden ekmeği elinden kapınca, hoşnutsuzca inledi.

Çocuğun diğer yarımı da kaşla göz arasında yiyip bitirmesini izlerken, aklının bir köşesinde bir düşünce belirdi. Gerçekten yarı zamanlı bir iş bulmalıyım, ha.

"Evet, nerede kalmıştık... Hadi ama, şşşş!" Taufan, Beliung'u tişörtünün eteğinden tutarak onu geri çekmeyi başardı. "Konuşmanın ortasında çekip gitmeyi bırakamaz mısın sen?"

Beliung omuz silkerek, "Olmaz," dedi. Bu Taufan'ın onu zorla kaldırıma oturtturmasına neden oldu. "Tam olarak niçin beni hedef aldığını söyleyene kadar burada kalacağız!"

Çocuk başını iki yana salladı. "Seni hedef almıyorum. Neden böyle düşündün ki?"

Taufan hafifçe çocuğun kafasına vurdu ve alaycı bir şekilde güldü. "Her sabah buradan geçtiğimde bana saldırdığın için olabilir mi acaba, ha, ne dersin?"

Beliung cevap vermedi. Bunun yerine etrafına, biraz daha uzağa baktı ve Taufan da onun bakışlarını takip ettiğinde bir şey fark etti.

Camdan şüpheyle kendilerine bakan fırıncıdan, koşarak yanlarından geçerken çantasını göğsüne bastıran küçük kıza kadar herkes, herkes ona, onlara garip garip bakıyordu.

Tekrar kendisine bakan Beliung'a döndü. "Diyorsun ki, böyle düşünen tek ben değilim?"

Beliung sadece omuz silkti. "Hayatta kalmanın ufak bir bedeli."

Kısa bir duraklama oldu.

"Eğer var olmanın bedeli böyle iğrenç bakışlara maruz kalmaksa, o zaman ben sadece varlığımın bedelini ödüyorum demektir." diye mırıldandı çocuk, ama sesinin tonuna bakılırsa bunu yanlış bulduğu falan yoktu. "Yaşamak için... Her şeyimi veririm."

Taufan, yaşına rağmen böyle kararlı bir zihniyete sahip olduğu için çocuğu övse mi, yoksa bu tür deli saçması fikirlere inandığı için onu azarlasa mı bilemedi.

Neden sonra iç geçirdi. "Sanırım kendime yarı zamanlı bir iş bulsam iyi olur, sence de öyle değil mi?"

Beliung başını kaldırıp ona baktı.

"Neden bana öyle bakıyorsun?" diye sırıttı Taufan. "Seni büyüttüğüm falan yok, o yüzden fazla umutlanma. Henüz yetişkin bile sayılmam—endişelenmem gereken bir sürü başka şey var."

Çocuk tekrar ayağa kalkıp gitmeden önce ona bakmakla yetindi. Taufan arkasından seslenerek onu olduğu yerde durdurdu. "İşte bu yüzden, eğer karnını doyurmak istiyorsan elinden gelenin en iyisini yapmalısın, Beliung!"

Sırtı ona dönük olan Beliung, çok hafif de olsa başını sallayarak onayladı. Yine de bu, aralarında yazılı olmayan bir anlaşma kurulması için yeterliydi.


Bu her sabah yaşanmaya başladı. Taufan her defasında Beliung'u yakalıyor ve ekmeği geri alıyordu ama Beliung asla pes etmiyordu. Taufan'ın dile getirmemeyi seçtiği bir nedenden ötürü, kedi-fare kovalamacalarının sonunda her zaman küçük çocuğa yiyecek bir şeyler veriyordu. Taufan uzun zaman sonra ilk defa sadece tek başına olmadığı, yanında başka birinin de olduğu günleri hatırlamıştı. Belki de sessiz ve durgun Beliung'la bu kadar çabuk kaynaşmasının bir nedeni de buydu.

Taufan'ı asıl şaşırtansa, çocuğun ondan kurtulup elinde ekmekle kaçma konusunda gittikçe daha fazla yolunu bulma konusundaki yeteneğiydi. Zamanla Taufan onun hızına yetişmekte giderek daha fazla zorlanmaya başladı—eğer paten giymiyor olsaydı, muhtemelen yetersiz beslenen küçük bir çocuğa bile yetişemediği için o kadar utanırdı ki bir daha insan içine çıkamazdı.

Doğal olarak bu durum içindeki rekabet duygusunu körüklüyordu.

Artık mesele yemek olmaktan çıkmış, bunun yerine aralarında küçük bir oyuna, sessiz hafta sonlarında bile ikisinin atlamadığı bir şeye dönüşmüştü.


Belki de bu yüzden Taufan o gün ekmeğin yarısından fazlasını yediği halde Beliung hâlâ ortalarda görünmeyince, biraz endişelenmeye başladı. Sadece biraz.

Bunu kafasına taktığı için kendine kızdı—ya Beliung uyuyakaldıysa? Ya başka bir yerde işi varsa?

Ama anında kendi teorisini kendi çürüttü. Evsiz bir çocuğun ne işi olabilirdi ki?

"Ne yapayım, beni ilgilendirmez." diye şakaklarını ovuşturdu Taufan. Doğru, Beliung'un durumu onunla ilgili değildi ve Taufan aralarındaki ilişkiyi sadece zaman geçirmek için yapılan komik küçük atışmalar olarak tanımlıyordu. Fazla önemli bir şey değildi... O halde neden çocuk bir kez görünmedi diye stres yapsındı ki?

Taufan kendini rahatlattığı için artık çok daha iyi ve daha az suçlu hissederek kendi kendine başını salladı.

İşte bu yüzden sadece birkaç dakika sonra tanıdık bir silueti görebilmek için, kafasını sağa sola çevirerek, umutsuzca etrafa baktığına, sokaklarda koşturduğuna inanamadı.

Neden bu konu hakkında bu kadar telaşlanmıştı ki yine!?

Eh, fikrini değiştirmek için artık çok geçti.


"Beliung?" Taufan, bir köşede cansız yatan, şiddet izleri yüzünün ve vücudunun her yerine açıkça kazınmış olan figüre bakakaldı.

Bilinmeyen bir nedenden dolayı, Taufan kendini inanılmaz derecede öfkeli hissetti.

Acaba yemeğini çalmaya cüret ettiği için kendisi onu pataklayamadan birileri Beliung'a elini sürdüğü için miydi? Yoksa oyuncağı onun bilmediği biri tarafından, onun bilmediği bir yerde pestili çıkana kadar dövüldüğü için mi?

Fark etmezdi.

Bilinci kapalı çocuğu yaralarına dokunmamaya dikkat ederek sırtına aldı ve derin bir nefes aldı. "Biri neden bunu üstlendiğimi açıklasın..."


Beliung kendine geldiğinde, yeni kızartılmış omletin ve iyi pişmiş, sıcak ekmeğin üzerine sürülmüş tereyağının kokusunu aldı.

Sersemlemiş bir halde doğruldu, vücudunun sargılarla kaplı olduğunu, öyle ki bir uzvunu bile hareket ettirmenin zor olduğunu fark etti.

Beliung dürüstçe, "Bu işte berbatmışsın." dedi.

"Belki de bunun nedeni genellikle bu derece dövülmekten kurtulmamdır." dedi Taufan alaycı bir tonda ve omleti tavada ters çevirdi. "Tam olarak ne yaşandı bu arada?"

Taufan bunu profesyonellikle örtbas etse de, Beliung'un sokaklarda yaşayarak edindiği yılların deneyimi, alaycı sesinin altındaki endişeyi fark etmesini sağlamıştı.

"Bölge meseleleri." diye cevap verdi. "Bölgelerini çaldığımı söylediler, bu yüzden saldırdılar."

"Neden kaçmadın?" Taufan omleti bir tabağa koydu. "Eğer kaçmak isteseydin sana yetişebilmelerinin imkânı yoktu."

"Çünkü bölgelerini çaldım. Kaçmak, o ana kadar biriktirdiğim her şeyden vazgeçmek anlamına gelirdi."

Yaşamak için... her şeyimi veririm.

Taufan omleti tabağa düzgünce yerleştirmeye devam etmeden önce bir saniyeliğine duraksadı.

Yemeği Beliung'un oturduğu yerin yanındaki masaya getirirken, "Yaşına göre fazla mı olgunsun," diye düşündü. "Yoksa kendi iyiliğin için fazla mı safsın?"

Tabağı bırakınca göz açıp kapayıncaya kadar -tıpkı ilk tanıştıklarında olduğu gibi- Beliung tarafından kapıldı.

Ancak bu kez Taufan geri almaya çalışmadı. Sadece Beliung'un almasına izin verdi.

"Ye ye," diye omuz silkti. "Yaralı bir çocuğun evimde çok uzun süre kalmasını istemem."

Ancak şaşırtıcı bir şekilde, Beliung tabağı sessizce masaya bıraktı ve Taufan'a doğru itti. "Teşekkürler, ama bunu alamam."

"Bunun için savaşmadım." dedi çocuk, sesi boğuktu. "Bu, elimden gelenin en iyisini yapmadığım anlamına gelir. Kabul edemem."

Taufan bir an sessiz kaldı. Ardından Beliung'un dikkatli bakışları altında, tabağı kendine doğru çekti. Çatal-bıçağı eline aldı ve her lokmayı yavaşça çiğneyerek yemeye başladı.

Sonunda Beliung'un kabul ettiği tek şey bir bardak ılık su oldu, başka hiçbir şey değil.


Küçük oyunları devam etti. Bir gün, sonra bir gün daha; Beliung'un yaraları iyileştikten sonra yavaş yavaş eski rutinlerine geri döndüler.

Taufan çocuğu şımartmadı. Yemeği doğrudan ağzına götürmedi, ona kolaylık sağlamadı, sırf duygusal bir an yaşadılar diye adımlarını yavaşlatmadı ve Beliung'un bunu fazlasıyla takdir ettiğini hissedebiliyordu.

Kimse için sürpriz olmasa da çok uzun sayılamayacak bir süre sonunda, Taufan oraya buraya yaptığı birkaç sert dönüşün ardından çocuğun izini tamamen kaybetti ve kavşakta öylece kalakaldı.

Nefes nefese kendi kendine mırıldandı. "İyi iş çıkardık. Senin için çok kötü tabii, hâlâ avucumun içindesin."

Ertesi gün Taufan ortaya çıkmadı. Beliung'a hiçbir şey söylemedi, ona bir not bırakmadı, hiçbir şey.

Ama kahvaltı hazırladı.

Ve çok geçmeden penceresinin kenarından gizlice içeri bakan küçük çocuğa, gözlerinin ve vücudunun iyi beslenmenin bir göstergesi olarak nasıl güzelleştiğini görmezden gelerek seslendi. "İçeri gel. Yemek soğudu."


Aynı çocuk masanın karşısında oturuyor, sessizce gözlerini kırpıştırıyordu. Bakışları dikkatle kendisine bakan iki kişi arasında, birinden diğerine tembelce kayıyor fakat ifadesi okunamıyordu.

Nihayet, asırlar gibi gelen bir sürenin ardından, elindeki ılık su dolu bardağı nazikçe ahşap masaya geri bıraktı. Elini çekerken bardağın içindeki dokunulmamış sıvı zarifçe sallandı. Doğrudan ikisine bakarak konuştu. "Yardımıma ihtiyacınız var."

Bu bir soru değil, kırmızı gözlü çocuğun beklentiyle yutkunmasına neden olan bir beyandı bu. Ama konuştuğunda sesi fazlasıyla kararlıydı. "Öyle, bu yüzden senden bir ricamız var."

"Daha doğrusu, bir ateşkes." diye devam etti daha esmer tenli olan diğeri. "Birbirimizle uğraşmak bizi hiçbir yere götürmez, bu yüzden el sıkışıp geçici bir ittifak kurmaktan daha iyi ne olabilir?"

'Geçici ittifak' sözünü duyan çocuk, en başından bundan hiç hoşlanmadığını belirten bir ifadeyle dişlerini sıktı. Katı duruşu ve çatık kaşları sözlerinden daha fazlasını anlatıyordu. Doğrudan reddetmese de alaycı bir şekilde soludu. "Peki size yardım edeceğimi düşündüren nedir?"

Elini suya daldırdı ve masanın üzerine halkalar çizmeye başladı. "İkiniz de liderimi ve beni fena halde sinirlendirdiniz, gittiğimiz her yerde bizi takip ettiniz ve şimdi benim de ona ihanet etmemi, liderimin arkasından iş çevirmemi istiyorsunuz."

Bardağın içinde kalanları masanın üzerine döktüğünde halkalar kayboldu—su damlacıkları masa örtüsünü sırılsıklam etti ama onun umurunda değil gibiydi. "Neye bulaştığınızın farkında mısınız?"

Gempa dudak bükerek, "Taufan'a bizi koruduğunu söyleyebiliriz," dedi. "Elbette bize hemen inanması söz konusu bile değil ama bir şüphe tohumu, güveninin sarsılması için fazlasıyla yeterli olacaktır."

Beliung'un ifadesi karardı ama başka hiçbir sıkıntı belirtisi göstermedi.

Halilintar çenesini yukarı kaldırdı ve, "Ama ona hiçbir şey demeyeceğiz." diye araya girdi. Gülümsemesi fazlasıyla muzafferdi. "Ne de olsa adamımızın işini yapmasına hâlâ ihtiyacımız var."

"Ne zamandan beri ben—"

"Ta en başından, bize işareti verdiğinden beri." diye omuz silkti Halilintar. "Bence birbirimizle uğraşma faslını atlamalıyız. Hepimiz Taufan'ı öyle ya da böyle değiştirmek istiyoruz ve aynı amacı paylaşanlar için en akıllıca seçeneğin ne olduğu ortada."

Güldü, elini ona uzattı. Kendini tuhaf hissediyordu; olabileceğini hayal bile etmediği kadar kararlı, çok cesur, çok... harika hissediyordu.

Ama konuya geri döndü. "Ne diyorsun?"

Beliung önündeki ele baktı.

İnanç.

Evet, eksik olan şey buydu, kesinlikle buydu.

"Ekibe hoş geldin, Beliung."

Devam Edecek...

Bu bölüm tamamıyla yazar Eanomalie'ye aittir, evettt tamamını o yazdı! Beliung'u benim yazabileceğimi düşünmeyin haa

Eh tabi ben de bir şeyler değiştirdim yanii çok garip duruyordu bazı diyaloglar. Ama böyle. Önümüzdeki bölümlerde daha aktif çalıştığımı söyleyebilirim hehehe

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 37

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES