KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 11

Önemli not: hikayeyi tek seferde ve dikkatlice okumanız tavsiye edilir. Detayları ve duygu akışını kaçırmamanız için...

11: Az Çoktur, Yokun Yanında...

"Geliyorlar, Spiritel." dedi kahverengi saçları rüzgarda savrulan kız, duvar gibi bir ifadeyle.

"Gelebilirler." dedi ona yaklaşan mavi-neon yeşili saçlı genç adam soğukça gülümseyerek.

"Karşılaşacakları tek şey ölüm olsun."

...

"Beş milyon kere söyledin ve ben de sen iyi olmadığını kabul edene kadar iyi misin diye sormaya devam edeceğim. Sırf merakımızı tatmin etmek için. Bakalım ne zaman kabul edeceksin?" dedi kararlı bir ses. Bu Gempa'ydı, kuşkusuz.

Gempa ile Halilintar, ordudan biraz daha hızlı ilerliyorlardı. Aslında başta Halilintar yalnızdı fakat Gempa -ki o da bir binek edinmişti- ona yetişmişti.

Savaş öncesi motivasyon konuşması, diye düşündü Halilintar suratını asarak.

"Sana iyi olduğumu söylediysem iyiyimdir." dedi göz teması kurmaya tenezzül etmeden.

"Bunu yeterince deneyimledim ve cevabım hayır. Çoğunlukla gerçekten iyi olmuyorsun." dedi Gempa bezgince fakat devam ederken sesi yumuşadı. "Ne hissettiğini tahmin etmek çok kolay Hali—aynı şeyi hissediyoruz çünkü. Onu kurtaramadığın için üzülüyorsun ve savaş bitse bile bunun onu geri getirmeyeceğini biliyorsun... Biliyorum ve bu gerçekten çok acı verici. Ama şimdi, savaşa odaklanmalıyız. Galaksinin refahı için—"

"Galaksinin refahı! Umurumda mı sanıyorsun?!" diye çıkıştı Halilintar fakat gözlerinin dolmasına engel olamamıştı. Taufan onun yedizi, onun bir parçasıydı... Nasıl öylece unutabilirdi ki? Öldüğünü kabul edebilir miydi?

Omzunda Gempa'nın elini hissetti. Başını kaldırıp baktı. Gempa gülümsüyordu. "Hadi, düşünmeye biraz ara ver." dedi şefkatle. "Ben öyle yapıyorum. Savaştan sonra, onun için gerektiği kadar üzüleceğim -tabii kazanırsak- fakat şuan üzülürsem ne kendime, ne de başkalarına hayrım dokunmayacak."

"Haklısın..." demekle yetindi, şuan onunla tartışmaya girebilecek kadar güçlü hissetmiyordu. Acısı o kadar taze, o kadar canlıydı ki, unutmak çok güçtü. Bu halde savaşmayı istediği falan da yoktu, tek istediği yatağına gömülüp, yüreğindeki ateş sönene kadar gözyaşı dökmekti—tabii bunun da işe yarayacağı şüpheliydi. Taufan'ı unutamazdı.

Ancak gittikçe yaklaştıkları Scienza yönetim binası, her şeyi gölgede bırakarak yaklaşan büyük savaşın habercisiydi. Ya acısıyla herkesi de acıya sürükleyecekti, ya da acısını unutup, bu savaşı kazanmaya çalışacaktı. Seçimi ne olacaktı, hiçbir fikri yoktu.

Scienza yönetim binasının -ki bu esirlerin tutulduğu binaydı, bu büyüklükte başka bir bina yoktu zaten- etrafında da, bir karaltı görünüyordu. Anlaşılan savaş haberi düşmana tez elden ulaştırılmıştı.

Belinde asılı duran kılıcın kabzasını tuttu ve soğukça, düşman ordusunun gittikçe yaklaşan siluetine baktı. Onlar Taufan'ı öldürmüşlerdi, o da şimdi kardeşinin, ve onun gibi öldürülmüş tüm mazlumların intikamını alacaktı.

Ve kılıcını çekti. Aslında gücünü ilk defa saati olmadan kullanacağı için biraz korkuyordu da—sonuç olarak, element kullanıcılarının nasıl kontrolden çıktığına dair pek çok şey duymuştu.

Ne var ki, artık düşünmenin sırası değildi. Kızıl güç, çoktan kılıcı ve bedenini birbirine bağlamıştı.

İlk hamle, Scienza'dan geldi—zaten her türlü, Halilintar onlar saldırmadan saldırmayı düşünmüyordu. Scienza'nın ordusunun elinde ciddi silahlar yoktu, renkli, küçük tabancalardı sadece. Ne var ki hepsinin kulağında olan kulaklıktan duyulan Solar'ın sesi, tehlikeyi haber vermekteydi:

"Bu silahları biliyorum. Scienza'ya aitler ve çok tehlikeliler. Mermileri hem hızlı, hem ışınlanabiliyor, hem de iyi bir yapay zekaya sahip. Kişinin hamlesine göre ışınlanabiliyor. Dikkatli olun ekip."

Bunun kolay olmayacağı en başından belliydi, diye düşündü ve kılıcını daha sıkı kavradı ama gerilemedi. Yola çıkan ordu geri çekilemezdi.

Böylelikle başladı Hüzün ve Yıkım Savaşı. Mermiler olağanüstü olsa da, Gur'latanlıların refleksleri, kalkanları, mızrakları da az değildi. İki ordu arasında kıyasıya bir dövüş vardı. Gempa duvarlarıyla orduyu koruyor, golemlerini kullanarak Scienza ordusunu dağıtmaya çalışıyordu. Blaze ve Ais el ele vermiş, mermileri yakıyor/donduruyorlardı. Solar ise, menziline yeterince fazla düşman girdiğinde, hepsini Solar ışınlarıyla vuruyordu. Duri ise, Gur'latanlıların şifacılarıyla birlikte, gerideki şifa çadırlarında kalıyordu. Her ne kadar savaş iyi gitse de, yaralılar da vardı çünkü.

Halilintar, Komutan olarak en ön saftaydı ve Scienza'nın ön safları, onun kılıcının gazabını fazlasıyla tadıyordu. Ne var ki ne onun, ne de diğerlerinin fark etmediği bir şey vardı.

Voltra yavaş yavaş onu ele geçiriyordu.

Son olanlardan sonra güç hakimiyeti fazlasıyla zayıflamıştı, Voltra'nın öfke elementi olmasıysa, şuan daha da güçlü olabileceği anlamına geliyordu. Öyle de oldu. Halilintar ile Voltra'nın gazabı birleşirken, Halilintar daha da hırçınlaştı, kılıcını daha da sert savurdu. O an herhangi biri ona dokunsa -mermi bile olsa- küle dönerdi. Kendi bedeni bile zarar görüyordu fakat kontrolü ele geçiren gücü, tüm algısını bulanıklaştırmıştı. Görmeden, duymadan, yalnızca içgüdülerinin sesiyle hareket ediyordu.

Böylelikle farkında bile olmadan, önce bineği katledildi, sonra kendisini koruyan ve kontrolü en azından onun bedenine hapseden zırhı parçalandı. Sadece kılıcıyla ve onu korumaya yetmeyecek gri peleriniyle, ilerledi.

Bu böyle uzun süre sürdü—ta ki Halilintar bitkin düşene ve iyice kontrolden çıktığını fark edene dek.

Başım ağrıyor, diye düşündü başını tutarak. Bu savaş bitmeyecek mi artık?

Etrafa baktığında gördüğü şey onu şok etti. Birinci ve en önemlisi—bineği ve zırhı yoktu. Anlaşılan bineği ölmüş, zırhı ise belki savaş sırasında isabet eden bir mermi, belki de kontrolden çıkmış Yıldırım elementi tarafından parçalanmıştı. İkincisi, Scienza yenilmişti. Üçüncüsü, Guruhan ordusu da yenilmişti. Dördüncüsü...

Ağzından hiçbir ses çıkmadı fakat önce kılıcı elinden kayıp düştü, sonra kendisi sanki bir anda enerjisi çekilip alınmış gibi dizlerinin üzerine düştü. Sonra son bir güçle kalkıp gördüğü şeye atılacak oldu. Ne var ki ulaşamadan, büyük bir ışıma oldu—sonra kelimelerin tarif etmeye yetmeyeceği korkunç bir acı ve savruldu... Acı o kadar büyüktü ki, başını o kadar döndürüyordu ki, bu acıya neyin sebep olduğuna bakamadı ve bilincini kaybetti.

...

"Fazla umutlusun çocuk." dedi Noir, ona hazırladığı pek de iştah açıcı görünmeyen çorbayı -lapa mıydı yoksa- uzatırken.

"Hayır." dedi soğukça ve pek de lezzetli olmayan fakat açlığını bıçak gibi kesen çorbayı bir dikişte içtikten sonra, ekledi. "Yalnızca yapacağımı söylüyorum. Bir gün buradan kurtulacağım, senden de öyle."

"Bunu umut edebilirsin—elde ihtimalin olmasa da." dedi Noir yavaşça, birlikte dışarı, ormana çıkana kadar tekrar konuşmadı. Onun daha önce görmediği tuhaf bitkiler yetiştirdiği bölgeye gelince, eline kazma benzeri bir şey tutuşturdu. O her gün yaptığı gibi itiraz etmekle vakit kaybetmeden, çalışmaya başlarken, kadın neredeyse bilgece denebilecek, emin bir sesle, "Unutma ki, buradan kurtulmanın sana hiçbir faydası dokunmayacak." dedi. "Galaksi senin küçücük aklına sığdıramayacağın kötülüklerle dolu ve o kötülükler karşısında Dünya da, kılıçların da çerez kalır."

"Pek de esprilisin." diye homurdandı ve koluyla alnından süzülen terleri sildikten sonra, bakışlarını topraktan ayırmadan ekledi: "Umurumda değil, anlıyor musun? Umurumda değil."

"Sen umursamasan da bir şeyler olacak çocuk!" diye bağırdı Noir aniden, onu neyin sinirlendirdiği ise meçhuldü. Ani bir hareketle, bunu beklemediği için şaşkınlıkla kendisine bakan gence vurdu ve, "Bir işe yarayacağını sanıyorsun, aptal çocuk!" dedi. "Ben kötü olabilirim ama saf değilim! Sen ise iyi olduğunu iddia ettiğin halde, aptalsın. İyiler hem iyi, hem de zekidir! Aptallığının nelere sebep olabileceğini biliyor musun? Galaksiyi o sözde zekan ve kılıçlarınla mı kurtaracaksın?"

"Ben galaksiyi değil, kardeşlerimi korumak istiyorum zaten!" diye patladı ayağa fırlayarak. "Galaksinin canı cehenneme—kim demiş benim normalde gitmeyi bile başaramayacağım bir yeri korumak istediğimi?! Dünya'yı korusam yeter bana, gerisi umurumda değil! Haşa, Allah değilim ben, anlıyor musun?!"

Noir, "Bencil, aptal Dünya çocuğu." diye tısladı fakat başka bir şey demediği gibi, onu kınamadı da.

...

Halilintar inleyerek gözlerini araladı. Başı zonkluyordu, bacağında tuhaf bir uyuşuklukla birlikte alttan alta büyük bir acı var gibiydi. Zar zor başını birkaç milim çevirdiğinde, birinin kendisine baktığını gördü fakat hafif aralık, bulanık gören gözlerle kim olduğunu ayırt edebilmesi mümkün değildi.

"Lütfen dayan." dediğini duydu, bununla birlikte bir çift sıcak elin, elini tuttuğunu hissetti. Neden böyle dediğini anlayamadı—acaba bitkin olduğunu anlamış mıydı? "Lütfen dayan, lütfen dayan... Lü-lütfen, pes etme Hali... Pes et-etme..."

Neden... Ağlıyor? diye düşündü ve daha fazlasını düşünemeden, tekrar karanlığa çekildi bilinci.

Ne kadar sürdüğünü bilmediği, kabuslarla dolu huzursuz bir uykunun ardından, gözlerini açtığında ilk gördüğü şey mavi gökyüzü oldu. Nerede olduğunu hatırlayamadı, bu manzara ona Dünya'da, evde olduğunu düşündürdüğü için yüzüne kısa bir an huzurlu bir ifade yerleşti ve bu huzurlu an, olanlar zihnine akana kadar devam etti.

Savaş, kontrol kaybı, yenilgi... Ve Gempa'nın bedeni...

Öldüler mi? diye düşündü göğsü sıkışırken ve hızla doğrulmaya çalıştı. O an, yeni bir sorun ve acıyla karşılaştı.

Sol bacağının yarısı yoktu.

Öylece kalakaldı, bu durumdaki birinden beklenenin aksine, sükunetle karşıladı bu yeni haberi. Kardeşlerinin kaybından sonra, bacağının yarısı neydi ki? Kalbinden sonra bacağı gözyaşını hak ediyor muydu? Yüreğindeki ateş hala diriyken, ölse bile gam yemezdi ki... Gelgelelim, bu aynı zamanda bir daha asla koşamayacağı anlamına geliyordu. Bir daha koşamaz, bir daha kolay kolay kılıç kullanamazdı.

İşe yaramazdı... Birini kurtarabilecekse bile kurtaramazdı artık.

Daha bunun şokunu atlatamadan, sol yanında uzanan Duri'yi gördü. Yaşayan birini, bu acı dolu dünyada en azından yanında olabilecek birini görmenin sevinciyle kıpırtısız yatan kardeşine sarıldı fakat herhangi bir karşılık alamadı.

"Duri?..." diye fısıldadı, elinde olmadan sesi titredi. 'Ya öyleyse'ler zihninde uçuşurken, kardeşini sırt üstü çevirdi. Belki de uyuyordur, diye teskin etmeye çalıştı kendini fakat olanlardan sonra, kendi kendini ikna etmek imkansız hale gelmişti artık.

Maamafih, zaten karşılaştığı manzara tüm umutlarını suya düşürdü. Duri'nin yüzü olağan dışı soluktu, dudakları ise morarmıştı. Korkuyla kardeşinin ellerini tuttuğunda, buz gibi bir çağlayandan çıkan bir çakıl kadar soğuk olduklarını hissetti. Vücudunun geri kalanı da öyleydi... Daha önce bir cenazeye dokunmamıştı fakat anlatılanları duymuştu. O ihtimalden korkarak, kulağını Duri'nin göğsüne dayadı.

Karşılaştığı sessizlik acı vericiydi. Yalnızlığını açıkça beyan ediyordu...

Ve, Duri'nin buz gibi ellerinden birinde katlanmış bir kağıt vardı.

Her ne kadar kağıdın tek kelimesini bile okumak istemiyor olsa da, yavaşça kağıdı açtı ve göz gezdirmeye başladı.

Assalamualaikum Hali... Bu mektubu okuyorsan, muhtemelen hala yaşıyorsundur. Alhamdulillah! Senin iyileşmen için elimden geleni yaptım, yaşarsın gerçekten bahtiyar olacağım.

Ben... Ben sanırım yaşayamayacağım. Sakın gücümü tehlikeli derecede fazla kullanıp kendimi feda ettiğimi düşünme! Böyle bir şey yapmadım, sen de yeterince güçlüydün Hali ve pes etmedin... Çok... Güzeldi işte.

Neyse. Neden yaşamadığımı merak ediyorsundur—sen uyandığında muhtemelen ölmüş olacağımı düşünürsek... Eh, biz farkında olmadan düşman içimize sızmış—bir anda, nasıl olduğunu dahi anlayamadan herkes zehirlendi ve ölmeye başladılar. Babam Scienza'nın bunu yapmaya muktedir olduğunu söyledi.

Evet, babam da buradaydı. O zehirlenmedi fakat kendisinin de sonradan öğrendiği üzere, vücuduna birden fazla çip yerleştirilmiş. Konumunu takip edebilmek ve Scienza'ya ihanet etmesi durumunda onu yok etmek için... Zehirlenenlere yardım ederken birden yere yığıldı... Ben, bu... Çok üzücüydü Hali. Babam... Bunu ağlamadan yazamam, bu yüzden yazmayacağım. Sen zaten anlarsın, değil mi Hali?

Savaş... Savaş alanını da kontrol ettim, bunu merak edeceğini tahmin ettim. Ha, bu arada, zehirlendiğimi fark etmeden önce kontrol ettim. O zaman daha iyiydim... Ve, bunu söylemek istemiyorum, sana daha güzel haberler vermek isterdim ama... Gittiler Hali. Özür dilerim. Yanında olmak istiyorum, gerçekten, lütfen kötü düşünme, seninle seve seve kalırdım... Ama bunu yazarken bile midem bulanıyor, ateş türlü halüsinasyonlar görmeme neden oluyor.

Eğer uyanırsan... Uyanırsan... Umarım yaşıyor olurum ama... Sanırım olamayacağım. Gerçekten özür dilerim ama elimde değil.

Seni sevdiğimizi ve senden ASLA nefret etmediğimizi bilmeni istiyorum. Bildiğini biliyorum zaten ama Aze... O sadece... Gerçekten çok üzgündü. Senden nefret etmiyor. Lütfen, sakın senden nefret ettiğimizi düşünme. Bu çok kırıcı olurdu, Hali.

Ve yaşarsan... Bizim için üzülme. Hayatta kalan olarak, acı çeken sen olacaksın, her ne kadar kulağa fazla sert gelse de bu doğru... Bu yüzden, üzülme kardeşim.

Kendine iyi bak ve Allah'a emanet ol Halilintar, kardeşim. Tok Aba'yı görebilirsen selamımı ilet ve hellalik istediğimi söyle—gülme! Hali yaaaa, gerçekten gülüyor musun? Ben ciddiyim!

Neyse.

Diğer dünyada da beraber olabilme duasıyla, Duri bin Leo.

Not: Dalga geçme Hali yaa, çocukluk ettiğimi söyleyeceğini biliyorum!! 

-D.b.L


Kağıt, Halilintar'ın titreyen ellerinden kayıp yere düştü. Halilintar ise, Duri'nin buz gibi ellerini tutarak, "Dalga geçmedim, gülmedim..." diye fısıldadı. Hıçkırıklarına engel olamadı, başını Duri'nin hareketsiz göğsüne koydu ve kardeşinin ellerini bırakmadan, omuzları sarsıla sarsıla hıçkırmaya devam etti...

Kaybettiği şey bir beden değildi. Kaybettiği şey, 15 yıldır beraber yaşadığı, şuan da yanında olmasını isteyeceği, tanıdığı en iyimser, en iyi kalpli insanlardan biriydi. Bu acısında yanında olsa, yalnızca yanında olsa ne güzel olurdu... Gelin, görün ki, o da göçmüştü bu dünyadan.

Bunları düşünürken, öylece durdu. Duri'nin bedeni gittikçe soğuyordu, Halilintar'ın da öyle. Bilmese de, fazlasıyla kan kaybetmişti ve şuan bilincinin açık olması bile bir mucizeydi.

Scienzalı bir ekip geldiklerinde ve tamamen yıkılmış, teslim olmuş, zayıf Halilintar'ı bulduklarında, o pozisyonunu neredeyse hiç değiştirmemişti.

"Ooo, bir taşla iki kuş... Seni gökte ararken kardeşinin yanında bulduk. Ne hoş bir sürpriz." Bu, Blister'dan başkası değildi. "Scienza yönetimi senin için harika şeyler planlıyor... Ölümüne bayılacağın şeyler."

Halilintar cevap vermedi, başını kaldırıp bakmadı da. Ellerini bağladıklarında onlara direnmedi; aynı şekilde emici ışınla fazla büyük olmayan, uzay gemisine benzeyen araca çekildiğinde de karşı koymaya çalışmadı. Tamamen donuk, ruhsuz görünüyordu. Neredeyse robot gibiydi—bir türlü bastıramadığı ve Blister'ın da dikkatinden kaçmayan hıçkırıkları dışında.

"Sana, kiminle savaşmaya çalıştığını söylemiştim." dedi Blister, tuhaf bir şekilde kendini aklamaya çalışıyormuş gibi. "Eğer seni kurtarmaya çalışırlarsa kardeşlerini öldüreceğimi de söylemiştim. Ve söylediğimi de yaptım."

Halilintar cevap vermedi yine, fakat daha da büzüldü, artık kimseyle hiçbir şekilde iletişim kurmak istemiyordu. Hele düşmanıyla asla.

"Scienza'ya meydan okumak hayatının hatası olur, bunu her zaman hatırla." dedi Blister, onu yalnız bırakmadan önce. "Ne kadar büyük bir ordu toplarsan topla, Scienza o orduyu yok etmekle kalmaz, herkesi tek tek parça parça eder—aynen böyle." Küçümseyerek, sakat bacağını işaret etti.

Ve, Halilintar'ı acısıyla, yalnızlığıyla baş başa bıraktı.

Devam Edecek...

Şuana kadar yazdığım en başarılı angstlardan birini okumuş olabilirsiniz—eğer ağladıysanız. Eh, Duri'nin mektubunda biraz mizah yaptım ama sanırım bu yalnızca sizi daha da üzdü. Neyse. Çok azar yiyeceğim gibime geliyor ama umurumda değil, çok keyifliydi, keşke ağlayabilseydim ama bağışıklık kazandım, ağlayamıyorum.

'Canı cehenneme' tabirini ilk defa kullandım. Genelikle böyle şeyleri tercih etmem ama burada Halilintar'ın gerçekten tükenmiş olduğunu seziyorum. Merak edenler için—aslında o bir rüyaydı fakat Halilintar'ın anılarıyla da fazlasıyla bağlantılıydı. Aslında, anı olarak da düşünebilirsiniz isterseniz. Size kalmış.

Duri'nin mektubu lisan-ı Osmaniyeye çok benzedi XD neden öyle oldu bilmiyorum ama şahsen çok güzel olduğunu düşünüyorum. 'Bununla birlikte' yazmak yerine direkt 'maamafih' yazıyorum ve geçiyorum. Abi harika yaaaaaaa

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 37

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES