KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 12

 12: İnsanı Hayatta Tutan, Sevgi ve İnançtır

"6 yıl sonra...?"

"Hali... Ağlıyor musun?"

"Seni...—ğız."

...

"Ne garip rüyaydı?..." diye esnedi Soviazza Snobile, gerinirken. "O kimin sesiydi ki?..."

Fazla üzerinde durmadan, kalktı ve yatağını toparladıktan sonra, kendi yatağında oturan Jen'in yanına gitti.

"Günaydın Jen!" dedi neşeyle, kızın karşısına oturarak. "Bugün çok şey görünüyorsun... Mutsuz... Neden böyle... üzgünsün?"

Jen cevap vermedi.

"Biliyor musun? Son zamanlarda sık sık garip rüyalar görüp duruyorum." diye devam etti Soviazza, kaşlarını çatarak. "Nedenini bilmiyorum ama... İçinde o var gibi."

"O kim?" diye sordu Jen, daha fazla kayıtsız kalamayarak.

"O işte... Biliyorsun... Şu kaçak, Halilintar..." dedi Soviazza sıkkın bir tavırla, ondan bahsetmek konusunda fazlasıyla isteksizdi. "Neden ve nasıl rüyama girdiği konusunda bir fikrim yok ama hiç hoş değil. Ondan uzak durmak istedikçe ters tepiyor sanki."

Onun Halilintar hakkındaki izlenimlerini ilk defa duyan Jen'in dudaklarından istemsizce, "Ondan uzaklaşamayacaksın zaten." sözleri döküldü. Sonra daha önce Halilintar'la ne kararlaştırdıklarını hatırlayarak, telaşla sustu.

"Peh, kim demiş?" diye homurdandı Soviazza, anlaşılan onun sözlerini pek de ciddiye almamıştı. "Spiritel -ki Blister'dı o- geçen gün onu yakaladığını, yakın zamanda tüm düşmanlarımızdan kurtulmuş olacağımızı ve huzura kavuşacağımızı söyledi."

Huzur ha... Jen acıyarak, bunu her şeyden bihaber anlatan kıza baktı. Tek umudum bu acı gerçeği asla öğrenmemesi...

Bu sırada içeri Blister girdi. O sahte, güya güven veren gülümsemesiyle Soviazza'ya baktı. "Soviazza Snobile... Gel. Gidiyoruz."

"Tamam." dedi kız sözünü ikiletmeden.

Her ne kadar ona karşı itaatkar olsa da, aslında Soviazza da ne zaman ona yaklaşsa içini tuhaf bir his kaplıyor, sanki ona yaklaşmamasını söylüyordu. Yine de bu hisse aldırdığı yoktu tabii.

Birlikte Scienza yönetim binasında çıktılar ve mahkemelerin yapıldığı amfiteatra gittiler. Soviazza Blister'ın peşinden hakimlerin bulunduğu yere çıkarken, tam da bu sırada ortaya sürüklenen sanığı görme fırsatı buldu.

"Halilintar mı?..." Gerçi doğru, Spiritel henüz öldüğüyle ilgili bir şey dememişti. O da herhangi bir yorum yapmadı ve yerine oturup bekledi.

Halk toplandıktan sonra, savcı gibi bir rolü olan adam Halilintar'ın suçlarını ve Scienza'da çıkardığı karışıklıkları bir bir açıklamaya başladı. Soviazza her ne kadar sinirlenmek istese de, bir türlü başaramadı. Tam tersine, bu kanunsuz, asi gencin yaptıklarıyla gurur duyuyor gibi hissediyordu ve bu kafa karıştırıcıydı.

Suçlamaları yapan adam sözlerini sonlandırırken, "Benim önerim, Halilintar'ın ivedilikle infaz edilmesidir." dedi.

"Bu haksızlık, Halilintar bu söylediklerinizi sizin yüzünüzden yaptı!" diye bağırdı bir kız sesi. "Onu götürmeseydiniz kardeşleri gelmeyecekti! Kardeşini öldürmeseydiniz o size saldırmayacaktı! Hem öldürmeseniz bile, ne yapsın, ne yapsın?... Siz zaten onun ruhunu öldürdünüz!"

"Bu kim?" diye sordu Soviazza birdenbire suçluluk duygusuna kapılırken. İçi Halilintar'a karşı acımayla dolarak, tek bir söz, tek bir savunma sözcüğü söylemeden, ortadaki platformda öylece duran gence baktı. Gri pelerini saklıyor olmasa, sol bacağının yarını kaybetmiş olduğunu bile görürdü.

Saçmalık, diye düşündü. Halilintar buraya zarar vermeye çalışıyor, bunu hak etti. Yine de kendini ikna edemiyordu.

"Bu Halilintar'ın ablası." dedi Blister buz gibi bir gülümsemeyle. "Boş yere nefesini tüketiyor. Bilmiyor ki, hiç suçu olmasaydı bile, Halilintar bu mahkemeden suçsuz ayrılamayacaktı..."

Soviazza kafa karışıklığı ve biraz korkuyla ona baktı. Kural böyle değildi, suçlu bulunursa mahkeme oylamayı başlatır ve çoğunluk infazını isterse ölürdü... Ancak sesini çıkaramadı.

Kendisine savunma hakkı verildiğinde Halilintar'ın tek söylediği şey, "Beni diri diri yaksanız bile, size yalvaracak değilim." oldu. Sonra da ilk ve son defa başını kaldırıp jürilerin bulunduğu balkona baktı. Kameralar yakın çekimde olduğundan, toplanan kalabalık onun keskin kırmızı gözlerini gördüler ve bu cansız, donuk bakışlardan korkarak ürperdiler.

Daha sonra Emily şahit sıfatıyla kalktı -bunu Blister istemişti- ve Halilintar'ın yaptıklarını tek tek onayladı. Ne var ki bunu pek istekle yaptığı söylenemezdi.

Bunların ardından oylama yapıldığında, büyük bir çoğunluk Halilintar'ın ölümünü istedi.

Soviazza içi acıyarak, hıçkırıkları amfiteatrda yankılanan kıza baktı, sonunda kalabalığın arasından onu seçebilmişti. Her ne kadar Halilintar'ı sevmese de, bu kadarının gerçekten fazla olduğunu düşünmüştü o da.

"Karar verilmiştir. Yarın gece, Halilintar infaz edilecektir." dedi yargıç fakat nasıl infaz edileceği belirtilmemişti.

Yönetim binasına yürüdükleri süreçte Blister ağzını açıp tek kelime etmedi. Yüzünde tuhaf, muzaffer ama korkutucu bir gülümseme vardı... Soviazza da sessizdi, Halilintar'ın nasıl infaz edileceğini düşünüyordu. İçten içe ona ve ablasına acıdığı için kendine kızsa da, nafileydi.

"Sana bir hediye vermek istiyorum, Soviazza Snobile." dedi Blister aniden, ona ait olan odaya girdikleri sırada. "Bize çok yardımın dokundu, bunun bir karşılığı olmalı."

Soviazza ilgisizce ona baktı, onun elinde bir çift kolye tuttuğunu gördü. Bir yıldırım amblemiyle ve mini bir Halilintar kolyesi...

Tanıdık... Tanıdık... Tanıdık. Tanıdık. Tanıdık. Tanıdık, tanıdık, tanıdık...

Emily sanki kafasının içinde küçük işçiler varmış da çekiçlerini kafasına vuruyorlarmış gibi hissederek, başını tuttu. Neden, neden bu kolyeler bu kadar tanıdıktı?... Neden, neden Halilintar'daki kırmızı şimşek vardı? Neden Halilintar'ın mini hali o zincirin ucundaydı?

"Hatırlamadın mı? İlginç." dedi Blister onun kafa karışıklığını zevk içerisinde izlerken. Teknolojik ama steril görünen odasındaki beyaz, boş masanın üzerindeki siyah tuşa bastı ve bir hologramla holografik klavye açıldı. Hızla bir şeyler yazarken, yüzündeki soğuk sırıtış hiç kaybolmadı. "Belki de şunlar hatırlamana yardımcı olur, ne dersin ha?..."

Soviazza şiddetlenen baş ağrısı yüzünden bir yandan başını tutarak sessizce inlerken, holografik ekranda açılan şeye baktı. Gözleri gittikçe irileşerek, unutulmuş eski benliğine ait anıları izledi. Halilintar'la sahilde sözleştikleri an, çarşıda vakit geçirdikleri zamanlar, hatta ve hatta geçmişini anlattığı gün... Ve Scienza'ya geldikten sonraki anıları....

Blister elini omzuna koyduğunda, yıldırım çarpmış gibi irkildi ve hızla uzaklaştı. Ağzını açtı fakat hiçbir şey söyleyemedi, şok yüreğinin ta derinine işlemiş, çenesini adeta kilitlemişti.

"Hadi ama Snobile, bu kolyeler sana çok yakışacak." dedi Blister zehirli bir gülüşle ve kolyeleri ürkmüş bir hayvan gibi, olduğu yerde büzülen Soviazza Snobile'ın boynuna geçirdi.

"Bak, Hali, bunu sana yaptım! Aynı bize benzemişler, değil mi? Bu senin ve bunu da—"

"Hali..." diye hıçkırdı Soviazza, sonunda kendine seçtiği isim olan Emily'i ve Emily'de saklı olan kimliğini hatırlayarak ve böylelikle dili çözülmüş oldu.

"Onu sevmediğini sanıyordum, Snobile." dedi Blister fakat alay ettiği açıktı. Hıçkırarak boynunda asılı duran kolyeleri göğsüne bastıran kızın saçlarını okşadı, sanki ona şefkat gösteriyormuş gibi; sırıtışı daha da soğuktu şimdi. "Yine de sana teşekkür etmeliyim, sevgili Snobile. Yardımların sayesinde başarılı olduk... Yoksa kıyımların mı demeliyim?"

Bu söz kırgın, korkmuş ve yıkılmış Emily'nin kalbine bir ok gibi saplandı ve nefesini kesti. Gerçek bir ok saplanmış olsa, ancak böyle bir etkisi olabilirdi. Başını kaldırıp sırıtan Blister'a acı dolu bir bakış attı ve—

Sonunda beyni daha fazla acıyı kaldıramayarak, şalteri indirdi.

....

Kabuslarla dolu, uzun sayılabilecek bir baygınlıktan sonra, uyandığında yatağındaydı. Nefes nefese doğruldu, olanlar oldukça net bir şekilde hala zihnindeydi. Nefesleri düzensizleşirken, yüzünü ellerine gömdü. Hıçkırıklara boğulmak, göğsündeki ateşi gözyaşlarıyla söndürmek istiyordu fakat suçluluğu o kadar büyüktü ki, gözyaşı bile dökemiyordu.

Affedilmeyecek bir hata yapmıştı, biliyordu. Taufan'ın ölümüne sebep olmuştu, Halilintar'ın, Gempa'nın, Blaze'in, Ais'in, Duri'nin, Solar'ın ölümlerinin sorumlusu oydu...

"En Sevdiğim Kişi..."

"Halilintar beni affetmeyecek, affetmeyecek..." diye mırıldandı acı içerisinde. Sonra ani bir kararla doğruldu. Affedecekti belki de... Gidip onu bulmalıydı.

Yatakhanedekilerin hepsi uykudaydı fakat uyanık olsalar bile, Emily onları umursamazdı. Odadan çıktı ve sessiz olmaya, dikkat çekmemeye çalışarak, zindanların bulunduğu yere gitti. Bereket versin asansörü kullanma izni vardı, yoksa binanın en üstündeki zindan bölümüne ulaşmasının imkanı yoktu.

Sessiz fakat hızlı bir şekilde Halilintar'ın bulunduğu bölümü aramaya koyuldu. Zindan bölümünün duvarları tamamen camdandı ve ancak dışarıdan gelen ışıkla aydınlanıyordu, bu yüzden zaten koyu renk giysileri olan ve pelerin giyen Halilintar'ı bulmakta zorlandı.

Sonunda bulduğunda o ana kadar ona itaat eden bacakları aniden isyan etti ve dizlerinin üzerine çöktü. Nefes nefese, "Hali..." diye fısıldadı. Ağzından başka hiçbir şey çıkmadı, çıkamadı.

Herhangi bir tepki alamadı.

Uyuyor mu acaba, diye düşünürken, "Hali?" diye seslendi tekrar. Uzun zamandır bu seslenişi duymayan Halilintar'ın içinden neler geçtiğini bilmiyordu tabii...

Yine karşılık alamayınca, "Neden cevap vermiyorsun bilmiyorum ama..." diye mırıldandı. "Ama Hali, seni kurtarmak istiyorum. Bunun için gelmedim ama seni kurtaracağım, evet."

Ancak anahtarları aramaya başlayamadan, Halilintar'ın soğuk sesi onu durdurdu: "Gerek yok, burada gayet iyiyim."

"A-ama, Ha-Hali, buradan kurtulabilirsin...." diye yineledi Emily çaresizce. Suçluluk dolu iç sesi, onu bu hale getiren sendin, diye bağırıyor, içi içini yiyordu. "Bu-burası iyi değil ki..." diye devam etti sesi titreyerek. "Öldürecekler. Onlar da seni istemiyor."

"Kaçamam, Emily, kaçamam. Bunu en iyi senin bileceğini sanıyordum." dedi Halilintar az öncekinin aksine duyguyla, acıyla dolu bir sesle ve Emily aniden acı gerçeği fark etti. Hayır, Scienza'dan kurtulamayacak olması değildi, fakat koşamayacak, hatta desteksiz yürüyemeyecek olmasıydı...

"Kaçabilsem bile, ne anlamı var, söylesene Emily?" diye devam etti Halilintar, yine tekdüze bir sesle. Karanlık olduğundan ve pelerinin kapüşonu yüzünü örttüğünden, yüz ifadesini görmek mümkün değildi. "Hepsi öldü, hepsi. İnsanı hayatta tutan şey sevgi ve inançtır Emily, bunu bilmiyor olabilirsin ama doğru. Ve beni sevecek ya da... Benim seveceğim kimse kalmadı."

Emily korkarak, "Ben, ben varım..." diye ikna etmeye çalıştı. "Ve, ve Dünya'da da Tok Aba var, hala seni sevecek çok kişi var Hali... Lütfen, dinle..."

"Olabilir, fakat ulaşamayacağım kadar uzakta olduktan sonra, bana hiçbir faydası dokunmayacak." dedi Halilintar, onun kendisini sevilen kişiler arasını koymadığını sezen Emily'nin kalbi kırıldı. Şu anda ona umut verebilecek sayılı insanlardan biri olmasına rağmen, yaptıkları yüzünden Halilintar'la arasındaki bağ yok olmuştu. Yaptıkları yüzünden, Halilintar'ın ruhu ölmüştü. Birkaç ay, belki de daha uzun bir süre öncesinde her şeye rağmen arada gülen, ifadesiz gözlerle espri yapan Halilintar'la, şuan değil gülmek, ağzını bıçak açmayan Halilintar'ın aynı kişi olduğunu söylemek güçtü.

Bunu ben yaptım, diye düşündü çaresizlik ve acı içerisinde ona bakarken. Ağlamak istiyordu fakat gözyaşları akmamakta kararlıydı. "Haklısın, özür dilerim..." diye mırıldandı. "Hepsi benim suçum... Keşke beni kurtarmasaydın, beni hiç sevmeseydin..."

"Keşke hiç tanışmasaydık."

Halilintar'dan hiçbir karşılık alamadı. Kalbindeki ağırlık artarken, boynunda asılı duran kolyeleri çıkarıp uzattı. "Al." dedi onunla göz göze gelmekten çekinerek başını eğerken. "Bunlar senin sanırım."

Uzun süre bir hareket olmayınca, elini geri çekti, utancı ve üzüntüsü daha da artmıştı.

"Onlar senin." dedi Halilintar yavaşça. "Şimdi... Git."

"Beni affedecek misin?" diye sordu Emily umutsuz fakat yine bir cevap alamadı. Utançtan ve suçluluktan yüzü alev alev yanarak, kolyeleri göğsüne bastırdı ve olabildiğince hızlı bir şekilde oradan ayrıldı. Odasına geri döndü ve affedilmemenin acısıyla yatağına girdi. Tabii ki sabaha gözünü bile kırpamadı ve Halilintar'ın ruhsuz sesi zihninde yankılanıp durdu. Utancı hiçbir şeyi değiştirmiyordu ama yine de yüzünü alev alev yakıyordu.

Jen uyandıktan kısa bir süre sonra onun bu halini fark etmiş gibiydi. Yavaşça yaklaştı ve elini omzuna koydu. "Hey... Neyin var?" Halilintar'ın gidişinden sonra, ilk defa yumuşaktı sesi.

Emily cevap vermedi, ne diyebilirdi ki? 'istemeden altı kişiyi öldürmüşüm ve yeni fark ettim' mi diyecekti? Ne gülünç bir palavra olurdu bu!

Bir sessizlik oldu, sonra Jen iç çekti ve, "Anlıyorum." dedi. "Her şey için çok geç olduğunu düşünüyorsun... Eh, doğru, çok şey için artık geç ama özür dilemek için geç değil. Hem Emily, sen suçsuzdun. Hafızanı kaybetmiştin. Seni kullandılar."

"Neden hatırlamama yardım etmediniz?..." diye sordu Emily kırgın ve kederli, kısık bir sesle. "O kolyeleri görseydim... Hali bana anlatsaydı hatırlardım... Tüm bunlar olmazdı..."

Jen mutsuz kızı kucakladı ve şefkatli bir abla gibi saçlarını okşarken, "Bizi dinlemezdin ki, Halilintar'a neler neler söylüyordun bir bilsen!" diye takıldı fakat sonra yine yumuşak bir sesle devam etti. "Halilintar böyle istedi. Eğer hatırlarsa daha da çok acı çekecek, bırakalım ne zaman olursa o zaman hatırlasın dedi. Kolyeleri senden alan da o olmalı."

"Ama neden Jen, neden yaptınız? Ben acı çekmeyeyim diye altı kişi öldü, yedincisi de yarın ölecek... Böylesi daha mı iyi oldu?" diye sordu Emily acı içerisinde fakat yine de ağlayamamıştı. Sesi bir fısıltıya dönüştü. "Ben Halilintar olmadan ne yapacağım, kime gideceğim, kime güveneceğim?... Jen, o benim annem, babam, kardeşimdi, o da giderse benim kimsem kalmayacak, eski günlerdeki gibi..."

"Bir yolu bulunur, eminim..." diye fısıldadı Jen, onu yatıştırmaya çalışarak fakat Emily başını iki yana sallayarak, "Halilintar beni affetmedi..." dedi, sesi titremişti. "Bir yolsam bile, bunun acısı hep duracak... Anlamıyorsun, anlayamazsın Jen... Keşke ben de onunla beraber öldürülseydim, en azından hak ettiğimi buldum diye rahatlardım..."

"Böyle deme, kendine haksızlık ediyorsun." dedi Jen kıza daha sıkı sarılarak, ona öylesine acıyordu ki... "Onun da haklı sebepleri var. Çok şey yaşadı... Merak etme, senden gerçekten nefret ettiğini sanmıyorum, sadece çok üzgün... Bu geceye kadar gidip tekrar onunla konuşmayı denemelisin, bu sefer iyi davranacağını sanıyorum."

"Yanına gidemem, o utancı kaldıramam..." dedi Emily acı içinde ve bir daha konuşmadı. Yemek vakitlerinde verilen yemeklerden ağzına tek lokma sürmedi. Bilmediği şey, Halilintar'ın da aynı şekilde yemeyi reddettiği ve kendisini düşündüğüydü.

İnfaz saati yaklaşıyordu.

Halilintar'ın zihnini meşgul eden tek şey, Iman ve Emily'di. Iman'a ne olduğunu bilmiyordu... Emily ise apayrı bir dilemmaydı. Kızı affetmek istemekle beraber, artık yorulmuştu. Hissetmekten, düşünmekten, çabalamaktan yorulmuştu.

Kızın kendisini sevdiğini ve ona aşırı düşkün olduğunu biliyordu. O da Emily'i seviyordu ve kendisinden sonra ona ne olacağı sorusu zihnine sızdıkça içi sızlıyordu ama ne anlamı vardı ki?... Daha kendini bile kurtaramıyorken, Emily'i nasıl kurtarabilirdi? Kurtarsa bile, o çehreyi gördükçe, aklına kaybettiklerinin gelmesine nasıl engel olabilirdi? Hem sevdiklerini kaybettikten sonra, nasıl birine sevgiyle bağlanmayı göze alabilirdi ki?

En iyisi sonunu hiç ertelemeden, dürüstçe kabul etmekti.

İnfaz saati yaklaşıyordu.

Huzursuz bir şekilde, bulunduğu hücrenin cam duvarından, Scienza'nın güneş altında parlayan şehir görüntüsüne baktı. Amfiteatr görünüyordu... Uzaktan anlayamadığı bir şeyler taşınıyordu, acaba gözleri de mi bozulmuştu?

İnfaz saati yaklaşıyordu.

Tekrar sırtını şehre dönerken, eliyle göğsünü yokladı. Duri'nin mektubunu göğsünde saklıyordu, bir şeyle beraber... O mektubu ve diğer şeyi düşmanın almasına katiyen izin vermeyecekti. Alay konusu olmak istemediğinden değil, o da bir sebepti tabii ama o mektup, o diğer şey düşmanın kirli ellerinin dokunamayacağı kadar değerli, hatta göremeyeceği kadar özeldi. Son anına kadar da onunla kalacaktı. Ne olursa olsun.

İnfaz saati yaklaşıyordu.

Derin bir nefes alırken, huzura benzer bir şey hissetti. Ölmeden önce böyle mi hissediyordu insanlar? Bu gece öleceğini bilmesine rağmen, yüreği kuş gibi hafifti. Ne acıyan bacağı, ne de yemek yemeyi reddettiği için kendini çok şiddetli bir şekilde gösteren açlığı onu rahatsız ediyordu.

İnfaz saati yaklaşıyordu.

Halilintar gülümsedi, infaz o kadar da kötü görünmüyordu aslında, değil mi?

Devam Edecek...

Ben size diyim, Hali kafayı sıyırdı iyice XD Bunu bekliyor muydunuz bilmiyorum ama başından beri planım buydu hehehehe yani sanırım, hatırlamıyorum. Ama daha durunnn  bitmedi, şaşırmaya devammm

İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 37

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES