OVERLAPPİNG STORMS- SIDE STORY 1
Birçok angsttan sonra şimdi biraz tatlı şeyler okuyacaksınız :)
1: Güneş Doğar Bir Yerin Üzerine...
Windara'da güzel bir gündü. Her zamanki gibi rüzgarlı fakat yine de her açıdan hoştu.
Savaş kazanılalı ve Windara'ya yerleşeli tamı tamına bir yıl olmuştu. Beliung ve Taufan pek değişmemişlerdi—yani, Beliung'un Müslüman olmaya karar vermesi hariçti tabii.
Yaklaşık altı ay ya da daha yakın bir süre önce, Beliung, "Neden sabahları kalkıp şeyi yapıyorsunuz... Adı neydi, ha, namaz?" diye sormuştu. Uzunca bir süre onları gözlemlemiş ve oruç tuttuklarına da şahit olduktan sonra, sonunda sormuştu.
"Biz Müslümanız, bu yüzden bunları yapıyoruz." diye açıklamıştı Taufan omuz silkerek fakat bu Beliung'u tatmin eden bir cevap değildi. Onunla baş edemeyeceğini anlayan Taufan onu, bunu daha iyi açıklayacak birine götürmeye karar verdi. Söz gelimi, bir imam veya şeyh olabilirdi.
Bunun için, Dünya'ya yolculuk ettiler.
Zaten İslam'a sıcak bakmakta olan Beliung, bir-iki saatlik bir konuşmanın ardından ikna olmuş ve kardeşleri de dahil olmak üzere birkaç insanın şahitliğinde, Müslüman olmuştu.
Bunun dışında, Angin de değişmeye başlamıştı. Sessizleşmiş, ciddileşmişti. Gerçi bunun sebebi gittikçe artan sorumlulukları da olabilirdi tabii ama büyümenin de etkisi vardı. Hala ona kıyasla oldukça dokunsal olduğu söylenebilirdi fakat belirli yerlerde. Başkalarıyla birlikteyken fazla dokunsal görünmemeye yeminli gibiydi.
Sanki gittikçe daha çok bana benziyor, diye düşündü Taufan. Elbette farklılıkları da vardı fakat ona baktıkça... Kendi ilk gençliğini görüyordu. İnatçı, ciddi durduğunda daha güçlü görüneceğini düşünen fakat ciddi durmaktan yorgun düşen Taufan'ı...
Her neyse, sonuçta o günler geride kalmıştı.
Hiç değişmemekle birlikte, son zamanlarda Beliung'da bir tuhaflık vardı... Bir yerlere gidip geliyor, görüşmeler yapıyor, mektuplar alıyordu. Gizemli bir havası vardı. Ne olduğunu sorduğunda imalı kaş göz işaretleri yapıyor, "Yakında göreceksiniz." deyip geçiyordu.
Elbette her şey tümüyle gizli değildi. Genellikle kutlamaların yapıldığı ve misafirlerin ağırlandığı taht odası, günden güne güzelleştiriliyordu. Masalar yerleştiriliyor, masaların üzerine saten örtüler örtülüyor, sütunlara tüllerden dekorasyon yapılıyor, neredeyse gerçekler kadar etkileyici güzellikteki yapay çiçeklerle kapının iki kanadı da süsleniyordu. Her şeyiyle Windara'nın zarafetini temsil ediyordu.
Taufan bunun Beliung'un yaklaşan doğum günüyle alakalı olmadığını tahmin ediyordu. Doğum günü kutlamak gibi bir gelenekleri yoktu, sadece Dünya'ya geldiği gün aynı zamanda doğum gününe denk geldiği için, eskiden yılın muhasebe ve istişaresini yapmak için o gün toplanırlardı.
Beliung'un gizemli havasına iyice gizem katan başka şeyler de oldu. Ona ve Angin'e fazlasıyla hoş ve zarif kıyafetler vermişti—özel günler için, öyle demişti. Söylentilere göreyse gecenin bir vakti bir uzay gemisi sarayın önüne iniş yapmıştı fakat içinden kimin çıktığı meçhuldü.
Birkaç gün sonra, Windaralılara bir davet ve saraydaki bu davete icabet edebilmeleri için uzay araçları gönderildi. Taufan ve Angin bu davetiyeleri görmemişlerdi, yoksa Beliung'un ne yaptığını kesinkes anlarlardı.
Nitekim, sonunda bir sabah kalktıklarında bizzat Beliung tarafından karşılandılar ve ağabeyleri ivedilikle o zarif kıyafetleri giyip, hazırlanıp hemen taht salonuna gelmelerini söyledi. Beliung'un kendisi de, daha önce olmadığı kadar güzel giyinmişti. Windara'nın geleneksel kıyafetini tanıyan Taufan oldukça şaşırsa da, Angin'e hiçbir şey demedi.
Hazırlanmayı bitirip taht salonuna geldiklerinde, Beliung konuşma yapmakta olduğunu gördüler. Beliung konuşmasını sakin ama heyecanını ele veren kocaman bir tebessümle bitirdikten sonra, elini birden salonun giriş kapısına uzattı ve gözler o yöne çevrilirken, kapının iki kanadı ardına kadar açıldı.
Bu, siyahlara bürünmüş, hiçbir yeri görünmeyen biriydi.
"Bu geçen gece gördüğümüz kişi." diye fısıldadı bir muhafız, yanındaki arkadaşına.
Siyahlı siluet yavaş adımlarla ilerledi ve Beliung'un önünde durdu. Herkes nefesini tutmuş, heyecanla ne olduğunu bekliyor; ne olduğunu anlayan Taufan ise gözlerinin dolmasını engellemeye çalışıyordu.
Bir anda, siluet eğilip üzerindeki siyah kıyafetin ucunu tuttu ve tek bir hareketle üzerinden attı. Ne görsünler, bu koyu mavi saçlı, güzeller güzeli bir kızdı. Windaralı olmadığı açıkça belliydi fakat güzel olduğu kesindi. İçinde güzel, krem renkte bir elbise vardı, kolları bol olmakla birlikte, beyaz renkte parmaksız eldivenler giymişti. Bu elbisenin üzerine Windara tarzı, mavi üzerine altın sarısı işlemeli bir pelerin, altına ise elbisenin üzerine ise pelerine benzer bir tarzda üst etek giymişti.
Herkesin heyecanlı bakışları altında, Beliung'un hala havada duran elini iki eliyle tuttu ve sessiz, saygı dolu bir şekilde öptü. Beliung ise gülümsemeye devam ederek, o ana kadar kenarda bir kaidenin üzerinde duran ve pek dikkat çekmeyen safir işlemeli altın tacı alarak, kızın başına yerleştirdi.
Daha sonra, kız hala elini geri çekmediği halde yanına geçerken, halkına döndü ve mutluluktan resmen gözleri parlarken, resmi tonunu korumaya çalışarak kızı, Cyria'yı tanıtmaya koyuldu.
Halk da Beliung'un bu coşkusu karşısında iyice coştu ve büyük bir alkış ve tezahürat sesleri yükseldi.
"Gözlerime inanamıyorum, abang Bel evlendi mi yani?" diye sordu Angin kafa karışıklığı içerisinde.
"Öyle görünüyor." dedi Taufan, kaşları düşünceli bir şekilde çatılmıştı. "İşin tuhaf kısmı... Neyse, boş ver, bunu bilmene gerek yok."
Angin şaşkınlıkla ona baksa da, bir şey sormadı.
Bu yeni olay Windara halkı tarafından çok hoş karşılanmıştı. Cyria tek tek misafirlerle tanışırken, hepsi onun ne kadar hoş, tam Windara'ya layık olduğunu söylüyordu. Bu, dışarıdan gelip kraliyet ailesine dahil olan biri için fazlasıyla büyük bir iltifattı.
Tüm bu davet ve cümbüş sona erdiğinde, Beliung kızı, eşini kardeşleriyle tanıştırdı. Anlaşılan böylesine önemli bir şeyi üstünkörü yapıp geçmek istememişti (ya da gelenekten sebep öyle yapmıştı, açık konuşmak gerekirse Taufan Windara Tarih Atlasındaki evlilikle ilgili tüm bölümleri görmezden gelmişti).
"Bunlar da benim kardeşlerim, Taufan ve Angin." dedi Beliung sakin bir tebessümle fakat Taufan onun mutluluğunu gözlerinden okuyabiliyordu. Neden bu kadar mutlu olduğu konusunda bir fikri yoktu, yine de ağabeyini mutlu görmek güzeldi.
"Sizinle tanışmak büyük bir onur, Majesteleri." dedi Cyria Taufan’a hitaben, başını eğerek.
"Sizinle de öyle, Windara'ya hoş geldiniz." dedi Taufan ciddiyetle.
"Ve sizinle tanıştığıma memnun oldum, Majesteleri." dedi Cyria Angin'e doğru, hafifçe başını eğerek.
Angin de hafifçe gülümseyerek, "Krallığımıza hoş geldiniz." demekle yetindi.
Her ne kadar Cyria daha alt konumdaymış gibi davransa da, aslında gezegenin -geçici de olsa- yöneticisinin eşi olarak rütbesi onlarla eşit sayılırdı. Yaş olarak büyüktü belki fakat boyu ve güzelliği bunu perdeliyordu. Fazlasıyla asil, fazlasıyla saygılıydı.
Taufan bir an Beliung'la göz göze gelme fırsatı bulduğunda, hızlı bir 'konuşalım' bakışı attı. Mesajı alan ağabeyi Angin'e döndü. "Hey Angin, Cyria'ya sarayı gezdirmeye ne dersin? Sonra da odasına götürürsün, yeni odaların yapıldığı yerde, zaten hemen anlarsın."
Bereket versin Angin kabul etti, Cyria da bu fikirden hoşlanmış gibiydi.
Böylelikle iki kardeş yalnız kaldı.
"Ne hakkında konuşmak istiyorsun Taufan?" diye sordu Beliung kardeşine dönerek.
"Cyria tabii ki." dedi Taufan ve kaşlarını çatarak devam etti. "Onun bir suikastçı olduğunu söylememiş miydin? Suikastçı! Senin aklın yerinde mi, hepimizi ölüme mi sürüklemek istiyorsun?! Hem o kızı nasıl hapisten çıkarıp da getirdin?"
"Basit sorular." dedi Beliung ve güldü. "Evet, Cyria bir suikastçıydı fakat zalim değildi. Windara'yı seviyordu, ayrıca suikastçı olmasının nedeni heyecanlı bir şeyler yapmak istemesiydi. Hapisten nasıl çıktığına gelince... Cezasının bitmesine biraz daha vardı fakat ben ona kefil oldum, 8 yıl boyunca onunla beraber kaldığımız için değişimini görebiliyorum. Yani, böylelikle çıkmasını sağlayabildim. Sanırım mektupları zaten gördün."
"Mektupları gördüm, evet ama bir kere olsun açıp baktığım olmadı." dedi Taufan çenesini kaldırarak, onun kendisini mektupları okumakla itham ettiğini sanmıştı. "Öyle ya da böyle, Cyria buraya uygun sayılmaz. Nereden geldiği belirsiz, serseri ruhlu kızın biri. Suikastçı olduğunu saymıyorum bile..."
"İnsanları hızlı yargılamak gibi kötü bir alışkanlığın var." diye iç çekti Beliung. "Evet, Cyria öyle. Fakat o korkunç TAPOPS hapishanelerinde tehlikelere karşı beni uyaran ve hatta bizzat koruyan da oydu. Ağladığımda gözlerimi silen de oydu... İnanıyorum ki o hoş ve saygıdeğer biri, Taufan."
"Sen ve senin iyimser hayallerin." diye gözlerini devirdi Taufan. "Olaya fazlasıyla yumuşak bakıyorsun çünkü onu seviyorsun. Her şeyini görmezden gelebilmenin sebebi de bu."
"Belki öyle, belki de değil. Ama unutma ki, tecrübe olarak senden beş yıl daha ilerideyim kardeşim." dedi Beliung manalı bir gülümsemeyle ve konuşma burada sona erdi.
Beliung'un evliliğinden sonra hayat normal akışına döndü. Taufan ara sıra ağabeyinin Cyria'ya nasıl davrandığını gözlemleme fırsatı buluyordu ve onun gerçekten sevdiğini her seferinde görebiliyordu. Bu yüzden bir yerden sonra, kızın geçmişi hakkında yorum yapmayı bıraktı. Madem ağabeyi onu seviyordu, madem güveniyordu, o zaman ona söz hakkı düşmezdi.
...
Bundan sonraki ilk müjdeli olay, Cyria'nın üç prensten gördüğü İslam'a girmeye karar vermesiydi. Bunu da, hamileliği ve yeni bir hayatın doğuşu takip etti.
O zaman Taufan gerçekten de nostaljik hissetti, Beliung'un, bir zamanlar kendisiyle oynayan ağabeyinin bir kızı olmuştu. Kızı! Yok yok, kesinlikle çok yaşlanmıştı.
İşin güzel kısmı, Beliung eskisi gibi her şeyi üzerine alıp suçluluğa sürüklenmiyor gibiydi. Belki de Cyria onu sakinleştiren ve geride tutan kişiydi, kim bilebilir? Ama bu Windaralılardaki o pembe, ters üçgen şeklindeki lekeleri yanaklarında taşıyan bu mavi saçlı bebek, onu gerçekten bambaşka bir boyuta taşımıştı.
Ağabeyiyle dalga geçmek istiyordu fakat bunun için fazla büyük olduğu gerekçesiyle kendini tutuyordu. Hem zaten, ağabeyine gülüyor olsa da, kendisi de bebeğe karşı kayıtsız kalabilmiş değildi. Eh, Angin'le yaşadıklarından dolayı, onun için bebek eşittir travma olsa da, bu bebekle kendisi ilgilenmeyecek olduğu için rahattı.
Böylelikle bir iki yıl daha, göz açıp kapayıncaya dek geçti.
"Ne düşünüyorsun Taufan?"
"Bir şey değil..." dedi oldukça cansız bir sesle.
"Dalgın görünüyorsun." dedi ona soruyu soran Beliung hafif bir tebessümle. "Bir şey düşündüğünü sanıyorum, doğru değil mi? Uçurumun kenarını düşünmek için kullandığını biliyorum artık."
"Tamam, of, tamam! Yeter." diye söylendi Taufan sinirlenerek. "Bir şey düşünüyorum fakat kimseyle paylaşmayı düşünmüyorum."
"Senin paylaşmana gerek yok, yüzün seni yeterince ele veriyor." dedi Beliung düşünceli bir tonda ve iç geçirdi. "Aklında, ne olduğunu bilmediğim bir şey var. Ben miyim yoksa?"
Beliung'un eski yarası yağmurlu geçen bir hafta sırasında sebepsiz yere ağrımaya başlamıştı. Normalde yağmurlu havalarda zaten bunu yaşadığı ve son zamanlarda biraz ağır çalıştığı için bunun normal olduğunu düşünmüşlerdi. Gelgelelim, yağmur geçtikten sonra bile Beliung'un durumu iyileşmeyip, tam aksine daha da kötüleşerek yatağa düşünce kuşkulanmışlardı.
Daha önce onu tedavi etmiş olan TAPOPS hekimi, onu muayene etmiş ve yaranın içinde bir enfeksiyon olduğunu, sebebini bulmak için yaranın en azından enfeksiyon bulunan kısmını tekrar açmaları gerektiğini söylemişti.
Zor bir dönemdi, Beliung'un morali fazlasıyla bozulmuş, 2 yaşındaki kızlarıyla ilgilenen ve bir yenisine hamile olan Cyria da fazlasıyla tedirgin olmuştu. Ne var ki Taufan'ı düşüncelere boğan şey bu değildi.
"Evlenmek istediğimi söylesem...?" dedi onun vereceği tepkiden biraz çekinerek. Alay ederse fazlasıyla sinirlenirdi açıkçası.
"Evlenmek mi?" diye tekrarladı Beliung şaşkınlıkla, sanki Taufan ona uzayda nefes almayı deneyeceğini söylemiş gibi. "Sen mi? Kiminle, yani, kimi sevdiğini gerçekten merak ediyorum. Şaka yapmıyorsan tabii... Yapmıyorsun değil mi?"
"Hayır." dedi bıkkınca iç çekerek. "Yaya... Tanıyorsundur."
"Yaya... Onbaşı..." diye mırıldandı Beliung düşünceli düşünceli. "Dünyalı... Dünyalı biriyle mi evlenmek istiyorsun?"
"Evet, beğenemedin mi? Senin Cyria'ndan—"
"Hayır, beğenmesine beğendim, onbaşı Yaya çok iyi bir kızdır. Ancak Dünyalı..." dedi Beliung ve yanına çöküp, oturdu. Elini omzuna koydu ve kendisine bakan kardeşini şefkatli ama acıma dolu bakışlarla süzdü. "Windaralılar uzun ömre sahiptir kardeşim. Dünyalı Yaya nasıl o kadar uzun süre yaşayacak?"
Yüzünü ellerine gömen Taufan, cevap vermedi. Kafasını meşgul eden şeylerden biriydi bu işte.
"Kızın ömrünü uzatabilmesi mümkün değil. Senin ise onunla beraber ölmen söz konusu bile değil." dedi Beliung iç çekerek. Bir yandan omzunu ovuşturuyordu. "Onu gerçekten sevdiğinden emin misin? Olmayan bir sevgi için bu ağır yükü yüklenmeye değmez."
"Bilmiyorum, bazen... Of, unut gitsin..." diye mırıldandı Taufan ve sessizliğe gömüldü.
Beliung feraset dolu bakışlarla onu süzdü. Neredeyse 30 yaşına gelmişti, pek çok şey yaşamıştı—en azından Taufan'a kıyasla. Kardeşinin içinde bulunduğu sıkıntılı ruh halini uzun süredir zaten farkındaydı. Sadece onun kendiliğinden dile dökmesini beklemişti. Zamanı gelmeden baskı yaparsa kardeşi kabuğuna çekilebilirdi.
Eğer ona soracak olsaydı, Beliung Taufan'ın Yaya'yı sevdiğini söylerdi. Her ne kadar Taufan'ın kendisi bile bu kadar emin olmasa da, Beliung işaretleri görmüştü. Kardeşinin Yaya'yı nasıl olup da sevdiğini bilmiyordu gerçi, uzun bir süre de bilemeyecekti.
Bu konu orada kaldı, Taufan'ın sıkıntısı günden güne daha çok artıyordu. İyice sessizleşmiş, içine kapanmıştı.
Beliung ise düşüncelere dalmış, bu sorunu nasıl çözebileceğini düşünüyordu.
Devam Edecek...
Hehehehe güzeldi di mi? Beliung da ne tatlı olur baba haliyle di miiii
İletişim: mercan.tasarim11@gmail.com ya da emberia.aeris11@gmali.com
Yorumlar
Yorum Gönder