KORUNAKLI BİR SOKAK MI, YOKSA TEHLİKELİ BİR YUVA MI? - 13

Önemli uyarı: Rahatsız edici, belki biraz canice içerik. Yazı benim, seçim sizin, okuyacaklara iyi okumalar.

13: Ashes Blowing In The Wınd/Rüzgarda Savrulan Küller... Ve Yere Bağlı Çiçekler.

Günün geri kalanı Emily için zehir gibi geçti. Saatin gittikçe yaklaştığını fark ettikçe, suçluluğu artıyor, onu boğuyordu. Zindandaki Halilintar'ın o huzurlu ifadesini görseydi bile, iyi hissedeceği şüpheliydi. Kaybına sebep olduğu altı kişiye, bir de yedincisinin eklenmesi onu perişan ediyordu.

Her yemek vakti onu bilim insanlarının yemekhanesine götüren Blister, öğle yemeğinde neşesizliğini ve iştahsızlığını fark etti ve, "Ne o, hediyeni beğenmedin mi, Snobile?" diye sordu. "Sana verdiğimden beri suratın asık."

Emily cevap vermedi fakat başını iyice eğdi, bir anda varlıkları gündeme gelen kolyeler, ona zindandaki ruhsuz, yaşayan ölüyü ve yaklaşmakta olan infaz saatini anımsatmıştı.

"Elinde sevgili Haliciğini hatırlatan bir şeyin var, bu seni sevindirmiyor mu?" diye devam etti Blister, ses tonu alaylıydı. Scienza'daki tüm bilim insanları böyleydi gerçi; otopsi odası kadar soğuk, hastane odaları kadar steril, matematik kitapları kadar ciddi ve istatikseldiler. Analizler ve alay dışında kullandıkları bir dil yoktu, duygular çözümleyemedikleri ve mantığa sığdıramadıkları -dolayısıyla nefret ettikleri- tek şeydi.

Nitekim Emily onun alaylarına cevap vermedi. Sadece masasından kalktı ve hiçbir şey söylemeden yemekhaneden ayrıldı.

Yatakhanesine geri döndüğünde, Jen'in heyecanlı ve tedirgin bir ruh hali içerisinde buldu. Kız onu omuzlarından tutarak sarsarken, "Bizi de, bizi de infazı izlemeye götüreceklermiş!" diye fısıldadı. "Düşünebiliyor musun?"

"İbret alın ve kaçmaya çalışmayın diye." dedi Emily duygusuz bir sesle. "Gelmeyeceğim."

"Gelmeyecek misin?! Saçmalama, tabii ki geleceksin!" dedi Jen biraz hayret, biraz da öfkeyle. "Halilintar'ı son anında da yalnız mı bırakacaksın? Seni orada görmek isteyeceğini biliyoruz ve sen gelmeyeceğini mi söylüyorsun, Emily Soviazza Snobile?!"

"O iki ismi kullanma Jen, nefret ediyorum onlardan." dedi Emily, sesi hala kayıtsız ve duygusuzdu. "Ve evet, gelmeyeceğim. O utancı kaldırabileceğimi sanmıyorum Jen. Suçluluk duymadan film izler gibi Hali'nin ölümünü izlemek imkansız. Senin için kolay tabii, sen hiçbir şeye sebep olmadın... Hayır, gelmeyeceğim."

Emily'nin fikri tüm akşam boyunca sabit kaldı—hatta gece çöküp de, yatakhanelerinin penceresinden amfiteatra götürülen Halilintar'ın siluetini gördüğünde bile.

Beni orada istemediğinden çok eminim, benden nefret ediyor, benden nefret ediyor ve bu o kadar üzücü ki, ben de ondan nefret etmeye başladım sanırım, diye düşündü Emily üzüntüyle camdan dışarıyı izlerken. Ne var ki bu nefret değil, Halilintar'ın kendisini affetmediği için ondan çekinmesine neden olan utançtı.

Ve sonunda vakit gelmişti.

Saat gecenin iki buçuğuydu, infazı izleyeceklerinden habersiz olan bazı denekler uyuyordu. Jen ve Emily ise uyanıktı. Emily yatakhanenin bir duvar uzunluğundaki penceresine yaslanmış, şehrin ışıklı görüntüsünü seyrediyordu, Jen de onu izliyordu.

"Ya bizi götürmeyeceklerse aslında?" diye sordu Emily'e fakat kızı konuşturma çabası, kızın sessiz kalmasıyla boşa çıktı.

Kısa bir süre sonra,  bir grup muhafız yatakhaneye girdi ve uyuyan denekleri uyandırdılar. Herkesi binadan çıkardılar ve amfiteatra gidecek araca bindirdiler. Emily de bu gruba dahildi, çünkü herkesi götüreceklerine dair kesin bir talimat almış olan muhafızlar acımasızca onu gitmeye zorlamışlardı. Kız cam kenarından ayrılmayınca da, mühim derecede hırpalamışlardı. Canı yanan Emily ağlamış, çırpınmış fakat sonunda gitmek zorunda kalmıştı.

"İyi misin?" diye sordu Jen yoldayken, Emily'nin saçı başı dağılmış, yüzünde ve kollarında taze morluklar oluşmuştu fakat kız hala ifadesiz, kayıtsızdı, sanki ruhu göçüp gitmişti. Ancak Jen öyle olmadığını biliyordu, çünkü kız can acısından dolayı çok kısa bir süre olsa da, ağlamıştı. Yine de Halilintar'ın infazını tehlikeli bir sakinlikle karşılaması Jen'i korkutmuyor değildi.

Amfiteatra geldiklerinde, kendilerine ayrılmış olan koltuklara oturdular. Ne yazık ki bu koltuklar en öndeydi ve suçluların çıkarıldığı platform çok yakındı. O ana kadar hiç tepki vermeyen Emily, koltuklara yürüdükleri sırada aniden uyanmış gibi, nefes nefese çığlık atmaya başladı, sonra da geri gitmeye, amfiteatrdan çıkmaya çalıştı. Ne var ki, muhafızlar sanki hususi emir almış gibi, Emily'i göz hizasından tutuyorlardı ve daha ilk hareketinde ona müdahale etmekte gecikmediler. Gözünün yaşına bakmadan onu koltuklara oturmaya zorladılar ve kız teslim oluncaya dek onu bırakmadılar.

Emily en sonunda Jen'in kollarına sığındı ve yüzünü kızın göğsüne sakladı. Dışarıya bakmayı reddediyordu. Jen onun yatışmasını umarak saçlarını okşarken, etrafta olup bitenleri anlatmaya koyuldu. "Iman da burada. Halilintar'ın ablası diye duymuştum. O da yakındaki bir koltukta oturuyor... Sanırım buraya zorla getirilmiş, ağlıyor. Haklı sanırım, kardeş çok büyük bir şey olmalı, hele altı tanesini kaybetmek kim bilir nasıl bir—ah, Emily, Emily, Emily!"

Emily'nin bir şey yaptığı yoktu. Jen'in bu derece heyecanla fısıldamasına neden olan şey, sonunda amfiteatrın girişinde beliren muhafızlar grubuydu. Tabii onlarla birlikte...

Emily bir anlık refleksle dönüp baktı fakat baktığına pişman oldu. Halilintar'dı bu. Annesi, babası, kardeşi yerine koyduğu genç. Gerçekten sevdiği ilk kişi. Fakat Halilintar adı parçalanmıştı artık—onun tanıdığı Halilintar asık suratlı fakat gizlice gülümseyen, dudağı bile seğirmeden soğuk espriler yapan, bazı sebeplerden dolayı tüm his ve düşüncelerini içine gömen fakat yapılan iyiliklere, hissedilen duygulara kayıtsız kalmayan, yiğit bir gençti.

 Gece karanlığı görmeyi güçleştirse de, amfiteatrdaki sarı renkli, etrafı mum gibi loş bir şekilde aydınlatan lambalar sayesinde Halilintar'ı uzaktann seçmek mümkündü. Ne yazık ki, 'sürüklenmek' dışında şu anki Halilintar'ın durumunu tanımlayabilecek bir kelime yoktu. Gencin yüzü solmuş, kıyafetleri-pelerini solmuş, ruhu solmuştu. Halilintar gitmiş, yalnızca adı kalmıştı ve en başta tüm bunların sorumlusu olduğunu bilen Emily bundan acı duyuyordu.

Bu sırada Iman onun yanına gitmiş, konuşmaya başlamıştı.

"Emily, lütfen. Direnmeyi bırak ve Hali'yle konuş." dedi Jen nazik bir sesle, kızı ikna etmeye çalışarak. "Seni affettiğini onun ağzından duy. Yoksa ileride çok pişman olacaksın..."

Dakikalar geçiyor, Halilintar ve Iman az ileride fazlasıyla duygusal bir şekilde vedalaşıyorlardı. Emily ise kararsızlık içerisinde kıvranıyordu. Halilintar'la konuşmak istemiyordu, istemiyordu işte... Bir daha görmezden gelinmek istemiyordu. Bir daha aşağılanmış bir şekilde yanından ayrılmak istemiyordu. Onun ölümünü, affedilmemenin acısıyla izlemek istemiyordu—onun ölümünü izlemek istemiyordu...

Ama içinden bir ses de fısıldıyordu: "Ya affederse ve... Ya hala seviyorsa?"

"Emily, acele et! Halilintar sana bakıyor." diye fısıldadı Jen ve buna eş zamanlı olarak, Emily hızla onu bırakıp Halilintar'a doğru koştu. Tek ayağı üzerinde zar zor dengede duran gence sarılışı öyle yürek burkucu bir manzaraydı ki...

Halilintar kıza tutunarak zar zor ayakta kalırken, anlayıştan çok daha fazlasını anlatan bir gülümsemeyle sonunda gözyaşları serbest kalan Emily'nin saçlarını okşadı. Böylelikle hiç böyle bir his tatmamış olan Emily'e ilk ve son kez bir ağabey, hatta belki de baba şefkati vermişti aslında.

"Özür dilerim... Özür dilerim Hali..." diye hıçkırdı Emily, hıçkırıkları arasında ne söylediğini anlamak güçtü fakat Halilintar anlamıştı. Gülümsemesi acıma gibi bir ifadeye dönüştü.

Emily onun yüzüne bakmaya cesaret edemeyerek diz çöktü, kaybedilen şeylerin somut temsilcisi olan sakat bacağına sarıldı ve alnını yasladı. "Benim yüzümden oldu, benim yüzümden olduğunu biliyorum... Haklısın Hali... Benim yüzümden öleceksin... En başından beni ölüme terk etmeliydin—"

"Emily—"

"Suçlu olduğumu biliyorum..." diye devam etti Emily kısık bir sesle, hıçkırıklar arasında konuşmaya ara vermiyor, veremiyordu. "Özrüm kabahatimden büyük, biliyorum ama Hali, ben..."

"Emily, ben—"

"Eğer beni affetmezsen yaşayamam!" diye haykırdı Emily tekrar onun sözünü keserek. "Sevebileceğim tek sen kaldın ve senin de benden nefret ederek öldüğünü bilirsem ben de acımdan ölürüm... Hali sen benim en sevdiğim kişisin!"

"Ben seni affetmediğimi söylemedim ki." dedi Halilintar nazikçe, sonunda sözünü tamamlamayı başarabilmişti. Dikkatlice o da yere çöktü ve Emily'e baktı, hüzünle birlikte pek çok şeyle parlıyordu biri siyah, biri kırmızı olan iki gözü...

Emily gözlerinin farklı renklerde olduğunu fark etmişti fakat o sormaya kalmadan, Halilintar'ın kendisi kısaca açıklamaya koyuldu. "Savaştan haberin vardır, belki de yoktur bilmiyorum. O sırada oldu, biliyorsun, fazla güç kullanmanın sıkıntıları işte... Noir'in zehrinin tekrar nüksetmesine neden olabiliyor." Hafifçe güldü. "Biraz nostaljik bir bilgi."

Emily hala ağlıyordu.

"Sanırım bana inanmıyorsun, eh, normal. Deli gibi görünüyor olmalıyım." diye iç çekti Halilintar fakat bundan utanç duyuyormuş gibi bir hali yoktu. Neden sonra samimi bir sesle, "Dinle, seni affetmemek için bir nedenim yok. Sen masumdun ve buna bizzat ben şahidim." diye devam etti. O kadar şefkatli, o kadar şefkatliydi ki Emily daha da fazla ağladı. "Tamam, yeter, ağlama. Asıl özür dilemesi gereken benim. Dün sana birazzz... Eee... Evet, biraz kaba davranmış olabilirim."

Emily, "A-ama hak etmiştim zaten..." diyecek oldu, açıkçası Halilintar'ın ona nazik davranması, ona hakaret etmesinden daha çok acı veriyordu şuan.

Ancak genç başını iki yana salladı, hala mütebessimdi. "Senin kandırıldığına direkt şahit olduğumu söylemedim mi? Yaptıkların için seni suçlamıyorum. Sadece, dün henüz düşüncelerimi toplamamıştım, bu yüzden sana nasıl davranmam gerektiği konusunda kafam karışıktı."

"A-ama, Hali, sen de gidince bize..." diye başladı Emily fakat devamını getiremedi, hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı.

"Diğerlerinden emin değilim... Ama sanırım senin ne yapabileceğini biliyorum." dedi Halilintar, Emily onun sesinin titrediğini duyunnca bir kez daha başını kaldırdı ve gülümsediği halde gözyaşlarının usul usul yanaklarından aşağı süzüldüğünü gördü. Görüntü içini parçaladı, Halilintar'ın ağladığını hiç bu kadar yakından görmemişti.

"Emily, ağlama, dinle. Jherzok gezegenine gitmelisin. Ochobot'a gizlice haber gönder, o senin için Dünya'ya bir ışınlanma tüneli açar (hatta ablam da seninle gelebilir), oradan da Jherzok'a geçersin. Zaten biz öldüğümüze göre, Scienza'nın sizinle bir işi kalmadı." Sesinden alay ve tiksinti seziliyordu.

"Sorun o değil, o değil..." dedi Emily, hiç de rahatlamış görünmüyordu. "Sevecek ve sevebilecek kimsesi kalmayan kişi yaşayamaz demiştin hani... Benim de kimsem kalmayacak, ben nasıl yaşayacağım?"

Bu, Emily'nin sonradan pişmanlıkla hatırlayacağı, düşüncesizce bir şikayetti. Halilintar konuşma boyunca ilk defa sarsılmış göründü, bir gözyaşı daha yanağından aşağı süzüldü. "Haklısın..." dedi hıçkırığını zoraki bir gülüşle örtbas ederek. "Ama Jherzok'da birilerini bulacağını tahmin ediyorum.... Sadece, oraya git işte."

Onun da hıçkırıklarını bastıramadığını gören Emily, konuyu uzatmadı. Zaten muhafızlar da sabırsızlanmaya başlamıştı artık.

"Seni hala seven birileri var..." dedi sessizce. Sonra çekinerek, titrek bir sesle, "Ölmekten korkuyor musun?" diye sordu. İçten bir soruydu bu.

"Ölmekten mi? Niye korkacakmışım?" dedi Halilintar hafifçe gülerek, gerçekten hoşuna gitmişti belli ki. "Biliyor musun Em, baştan aşağı bilinmezlikle dolu 'daha başıma neler gelecek' kaygısından ziyade, sonu başı her şeyi belli olan ölüm bana daha hoş görünüyor."

Emily onun muhafızlara baktığını gördü, onlara verilen süre bitmek üzere—

Üzerine bir şeyin dolandığını hissedince irkildi ve Halilintar'a döndü. Bir anlığına yatışan gözyaşları tekrar görüşünü bulanıklaştırdı.

"Gitme vakti geliyor." dedi Halilintar, onun şaşırdığını anlamamış gibi yaparak, geri çekilirken. "Konuşacak çok şey var ama vakit yok, değil mi? Kötü oldu, hepsini konuşup ölseydim en azından içim rahat olurdu."

Gayet esprili ve rahat konuşuyor olmasına karşın, Emily gülmüyordu. "N-neden bana veriyorsun bunu?..." diye sordu zar zor, Halilintar'ın omuzlarına sarmış olduğu gri pelerinini kavrayarak.

"Bana lazım olmayacak." dedi Halilintar, kolsuz siyah tişörtüyle, gece rüzgarı onu fazlasıyla üşütüyor olmasına rağmen. "Hey, yeter bu kadar ağladığın. Bana ait şeyleri yanında tutmak isteyeceğini sanıyordum..."

Emily hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken, bir şey söylemedi.

"Eh, veda vaktı geldi... Güle güle Emily ve..." Halilintar sırıttı. Emily'nin korku dolu bakışları altında, genellikle muhafızların yaptığı gibi, yumruğunu göğsüne koydu ve sırıtışı anlamlı, hüzünlü, acı verici bir tebessüme dönüştü. "Yıldırımları gördüğünüzde gülümseyin ve sizi seven birini hatırlayın, yalnız olmadığınızı hatırlayın, Majesteleri."

Zamanlama mükemmeldi, çünkü Emily şoktan kurtulup bir şey söyleyebilene kadar, muhafızlar Halilintar'ı geri çekmişlerdi.

"HALİ!" Emily transtan hızla çıktı ve ileri atılıp, Halilintar'ı kollarını sıkı sıkı tutmuş olan muhafızlardan kurtarmaya çalıştı. Bir yandan genci çekmeye çalışıyor, bir yandan da, "Bırakın onu, bırakın!" diye bağırıyordu. "Halilintar'ın size ne zararı dokundu?! Onu öldüremezsiniz! Öldüremezsiniz işte!"

Ne var ki, muhafızlardan birinin kendisini sertçe ittirmesi üzerine, yere savruldu. Muhafız çelik grisi gözleri gölgeler içinde parlarken, "Emir, emirdir." dedi. "Burada kuralları sorgulayamazsınız."

"Hayır, hayır hayır hayır... Götürmeyin, onu götürmeyin..." diye fısıldadı Emily çaresizce, son bir güçle Halilintar'a doğru atılacak oldu. Madem o ölüyordu, o zamana onu öldürmenin cezasını da onunla ölerek ödemeliydi. Ölmeliydi, ölmeliydi, eğer Halilintar ölüyorsa o da—

Bir çift kolun kendisini nazikçe ama sıkıca tuttuğunu ve geri çektiğini hissetti. Baktığında Iman'ı gördü. Kız iyi durumda sayılmazdı, gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu. Belki de ilk defa, yüzünün Halilintar'a aşırı benzediğini fark eden Emily tekrar çırpınmaya başladı, ne var ki Iman ondan güçlüydü.

"Emily, canım, gitmesine engel olamayız..." diye fısıldadı kız çılgınca çırpınarak hıçkırırken, saçlarını okşayarak. "Haklısın, üzgünsün ve gitsin istemiyorsun. Ben de istemiyorum. Ama yapabileceğimiz bir şey yok."

"A-ama... Abla... O benim ailemdi..." diye fısıldadı Emily, çırpınmaktan bitkin düştüğü için durduğunda. "O da giderse... Emily nereye ait olacak?"

Iman cevap vermedi ve onu sıkı sıkı tuttu.

Bu sırada, ortadaki platform bir kutu gibi açılmış, dışarı ateş fışkırmıştı.

"Onu yakacaklar mı?" diye fısıldadı Iman dehşet içerisinde, ateş sözünü duyan Emily, gözlerini sıkı sıkı yumdu.

Halilintar ise, korkmuş gibi görünmüyordu. Mecburen muhafızlardan destek alıyor olsa da, duruşu dik, yüz ifadesi mağrurdu şimdi. Emily ve Iman'a görünen Halilintar tekrar içine çekilmiş, normalleşmiş buz gibi ifadesini takınmıştı.

Platformun basamağına çıkarıldığında, muhafızlar geri çekildi. Halilintar önündeki, yüzünü yalayan alevlere baktı, onu ter içerisinde bırakıyorlardı. Bu sırada Blister'ın sesini duydu, adam arkasında duruyordu. "Sonunda buradayız Halilintar, senin sonunu getirmek için." Sesi garip bir şekilde alaycı değildi.

"Düşmanlarımı öldüremediğim için fazlasıyla üzgünüm ama öleceğim için? Hayır, durumumdan gayet memnunum." dedi Halilintar kayıtsızca. "Hayatta kalmak zor olacaktı zaten, sevgi olmayacaktı çünkü."

Blister o anda bir şeyler daha söyledi fakat sesi alevlerin çıtırtısına karıştığı için, kimse ne dediğini duyamadı. Halilintar şaşkınlıkla Blister'a döndü fakat mavi-neon yeşili saçlı genç adam daha fazla beklemeden onu ittirdi ve—

Emily çığlık atarak platforma atıldı. "Bırak beni, bırak beni, Hali ölecek, çok sıcak orası..." diye çırpındı, kendisini bırakması için Iman'a vurdu, kollarını tırmaladı fakat Iman ne yaparsa yapsın, onu bırakmadı.

Ana ekranda son defa Halilintar'ın yüzü göründü. Alevlerin içinde, hareketlerinden anlaşıldığı kadarıyla öksürüyordu. Bir ara gözü kameralardan birine çarpmış olacak ki, yüz ifadesi göründü. Biri siyah, biri kırmızı olan gözleri nefretle parlayan bu genci kimse unutmayacaktı, zira daha önce hiç ateşle infaz gerçekleşmemişti ve normal bir insan parmağı yanınca bile çığlık attığı halde, soba odunu gibi cayır cayır yanan Halilintar'ın ah bile dememesi muazzam bir etki oluşturmuştu. Daha önce ölümünü istemiş olanlar bile şimdi pişmanlık hissediyordu.

Son görünümünden sonra, Halilintar kayboldu. Belki de son nefesini vermişti bile, kim bilebilirdi ki?

Ortalığı iğrenç, geniz yakıcı bir is kokusu kaplamıştı. Bitmişti. Halilintar, Galaksi Koruyucularının lideri, yedizlerin ilki, rüzgarda savrulacak bir avuç kül olmanın yolundaydı şimdi...

Ne yazık ki o Yıldırıma,
Havaya karıştı.
Kaldı yaban topraklarda.
Yoktu ona sahip çıkacak,
Onu kucağına alacak.
Ölmüştü hepsi sahiplerinin.

Yazık o Voltra'ya,
Yastaydı o şimdi.

Devam Edecek...

Eh, fazla üzücü değildi bence, ya da ben alıştım bilmiyorum. Hehe.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OVERLAPPİNG STORMS- 37

OVERLAPPİNG STORMS- 11

THE DANGERS OF PLAYİNG TOO MANY VİDEO GAMES